TURBAN NEREDEN GELDI?
Bugün ‘türban’ dediğimiz ve gece-gündüz tartışır olduğumuz
omuzlara kadar inen başörtüsü modelinin ilk defa nerede ortaya çıktığını acaba
hiç merak ettiniz mi?
İslami terminolojideki ismi ‘hicab’ olan bu modeli 1970’li yılların başında
Lübnan’da yaşayan üst düzeyde İranlı bir din adamı, Hüccetülislam Musa Sadr,
Güney Lübnanlı Şii kadınları bölgeye hakim olan Filistinli gerillaların
tacizinden koruyabilmek için yaratmıştı.
1979’daki İran Devrimi’nin de benimsemesiyle model bütün İslam dünyasına
yayıldı, bir ideoloji ve kimlik alameti halini aldı ve bu arada biz de ithal
ediverdik. Kimsenin ne giydiğine karışmak hiç adetim değildir ama türbana içim
bir türlü ısınamıyor, zira bana hiç de estetik gelmiyor ve örtünme konusunda
asırlar boyunca kendi modasını kendisi yaratıp zarif bir çizgi yaratmış olan
Türk kadınının Lübnan’dan örtünme modeli ithal etmeye ihtiyaç hissetmesinin
sebebini bir türlü anlayamıyorum.
Önce, bir hususu açıkça ifade edeyim:
Artık dur-durak bilmez hale gelen türban inatlaşmasından bıkanlar arasındayım.
‘Canı isteyen başını örtsün ama bunu siyasi vasıta háline getirmesinler’ demek
istiyorum ama işin içine bugünün türbanı girince bir türlü diyemiyorum.
Diyemememin sebebi ideolojik değil, sadece ve sadece estetik! Zira başı tamamen
örttükten sonra omuzlara inen, sırttan bele doğru genişçe bir üçgen halinde
dökülen ve adına şimdilerde ‘türban’ dediğimiz bu örtü bana hiç mi hiç estetik
gelmiyor. Üstelik bizim değil, ithal...
Bu örtünme biçiminin ilk defa nerede göründüğünü, İslam dünyasına nasıl
yayıldığını ve hangi yolla bize kadar geldiğini acaba hiç merak ettiniz mi?
‘Türban’ sözü, 18. asrın sonlarında Fransa’da, Osmanlı İmparatorluğu’nun Paris
elçisi Moralı Esseyid Ali Efendi’nin sarığının verdiği ilhamla ortaya çıktı.
Paris sosyetesine mensup hanımlar 1790’ların sonunda Ali Efendi’nin sarığına
benzer şapkalar takmaya, saçlarını kıymetli kumaşlarla sarmaya başlamışlardı ve
bu yeni moda ‘türban’ adını aldı. Sarıkta kullanılan, bugün ‘tülbent’ dediğimiz
ve Farsça aslı ‘dülbend’ olan kelime Fransızca’da ‘turban’a dönmüştü!
Örtünmenin İslami terminolojideki karşılığı ise, ‘hicab’ sözüydü ve her çeşit
başörtüsünün genel karşılığı, Arapça’da ‘bakışlardan gizlenmek’ ve ‘saklanmak’
demek olan ‘hecebe’ kökünden gelen ‘hicab’ kelimesiydi.
Bugünün ‘türban’ dediğimiz ve omuzlara kadar inen başörtüsü, ilk defa 1970’lerin
başında, Lübnan’da ortaya çıktı. Modelin yaratıcısı, üst düzeyde bir din
adamıydı: Lübnanlı Şiiler’in lideri olan Hüccetülislam Musa Sadr... Ama koskoca
Hüccetülislam’ın moda yaratmayı düşünecek háli yoktu ve model herhangi bir dini
düşünceyle değil güvenlik maksadıyla ve Şii kadınların tehlikeden korunmaları
için ortaya çıkmıştı!
Taciz tehditleri ile doğdu;Şiiler, Lübnan’ın güneyinde çoğunluktaydılar ama
bölge 70’li yılların başından itibaren Filistinli gerillaların kontrolü altına
girmişti. Kral Hüseyin’in Ürdün’den kovduğu gerillalar, sivil Filistinlilerle
beraber Güney Lübnan’a yerleşmiş vaziyetteydiler. Askeri bakımdan zayıf olan
Lübnan hükümeti, topraklarındaki siláhlı milislere karşı birşey yapamıyordu ve
ülkenin güneyi Filistinliler’in kontrolündeydi.
İşin askeri yönünden başka bir de sosyal boyutu vardı ve Şii Lübnanlılar ile
Filistinli gerillalar arasında her an bir gerilim yaşanıyor, gittikçe artan
ekonomik sıkıntılara Şii kadınların gerillalar tarafından taciz edilmeleri gibi
günlük rahatsızlıklar da ekleniyordu.
Yaratıcılığını Hüccetülislam Musa Sadr’ın yaptığı bugünün türbanı işte bu gibi
rahatsızlıklardan, özellikle de Şiiler’in sık sık uğradıkları tacizlerden doğdu
ve kısa bir müddet sonra çarşafa bürünmemiş olan hemen bütün Şii kadınlar bir
örnek giyinir oldular.
Musa Sadr, Şah dönemi İran’ının en büyük gazetesi ‘Kayhan’ın başında bulunan ve
İran’ın en güçlü gazetecisi olan Emir Tahiri’ye 1975 yılında Beyrut’ta verdiği
demeçte modeli bizzat hazırladığını anlattıktan sonra ‘İlhamımı Batı dünyasının
kilise resimlerinden ve Lübnan’daki Katolik rahibelerin kulladıkları
başörtülerden aldım’ diyecekti. Sadr’a göre Lübnanlı Şii kadınlar bu yeni
örtünme biçimi sayesinde diğer dinlerden ve mezheplerden olan hemcinslerinden
apayrı bir görünüm kazanırlarken tacize ve tecavüze uğrama ihtimalleri de en aza
inmişti, zira yeni oluşmaya başlamış olan siláhlı Şii hareketinin de koruması
altına girmişlerdi.
Hicab, Lübnan’dan ilk olarak İran’a ihraç edildi ve Şah’ın gidişini hazırlayan
olayların başladığı 1977 sonbaharında Tahran’da yönetim aleyhinde yapılan
gösterilerde ortaya çıktı. Şah karşıtı kadınların bir kısmı hicaba
bürünmüşlerdi. Sürgünde yaşayan ve 1979’da Şah’ın devrilmesiyle sürgünden dönen
İmam Humeyni’yi Tahran’ın Mehrábád havaalanında karşılayan yüzbinlerce İranlı
kadının arasında da artık binlerce hicablı kadın vardı.
Kimlik alameti oldu ve şaştık!;Yeni tip başörtüsü, İslam Devrimi’nden sonra önce
İran’da, hemen ardından da bütün İslam dünyasında bir kimlik alámeti halini
aldı. Dr. Ali Şeriati ile beraber İran Devrimi’nin fikri temellerini ortaya
koyan Ayetullah Murtaza Mutahhari, Şah karşıtı ayaklanmalar sırasında
yayınladığı ‘Hicab-ı İslami’, yani ‘İslami Örtünme’ isimli kitabında ‘Müslüman
kadının niçin kapanması gerektiği’ konusunu ele alacak, Kur’an’ın ‘Nur’ ve
‘Ahzab’ surelerinde emredilen örtünme biçiminin omuzlara kadar uzanan başörtüsü
olduğunu yazacaktı.
Ayetullah Mutahhari’nin dini kimliğini belirlediği hicab, İran’da 1981’de
yayınlanan ‘Kadınlar İçin İslami Giyim Yönetmeliği’ne girdi. Yönetmelikte
çarşafın ve bu tür başörtüsünün İslam’a en uygun örtünme biçimi olduğu
söyleniyordu ama İranlı kadınlar başörtüsü seçiminde serbest bırakıldılar.
Çarşafa bürünmek yahut yüzü kapatmak mecburiyeti getirilmedi, sadece yüzlerin
açıkta kalacak şekilde kapanması emredildi. Şehirli kadınlar genellikle çenenin
altından düğümlenen normal başörtüsünü tercih ederlerken devrim yolunda çaba
gösteren kadınlar şimdi ‘türban’ dediğimiz örtünme biçimine uydular, kırsal
kesim ise eskiden olduğu gibi çarşaflı kaldı. İran’da bugün bizde bilinenin
aksine çarşaf yahut omuzları kapatan türban mecburiyeti hiçbir zaman konmadı.
Günümüzün türbanı işte böyle doğdu ve İran Devrimi sırasında kazandığı
popülarite zamanla ideoloji sembolü ve siyasi kimlik vasıtası olarak bütün İslam
dünyasına yayıldı ve bize kadar geldi. Modelin ortaya nasıl çıktığını Musa
Sadr’dan bizzat dinlemiş olan İranlı gazeteci Emir Tahiri’nin ‘New York Post’
Gazetesi’nde 2003’ün 15 Ağustos’unda çıkan yazısını ise farketmedik bile...
Türkçe’de bugün ‘türban’ dediğimiz ‘hicab’ın macerası, işte kısaca böyle...
Yukarıda da söyledim, kimin başına ne örttüğü beni artık hiç mi hiç
ilgilendirmiyor ama Lübnan malı hicaba da içim bir türlü ısınamıyor, zira
estetik hoşluğu yok!
Örtünme konusunda asırlar boyunca kendi modasını kendisi yaratmış ve yaşmak,
ferace, kadın fesi, felek tabancası, hotoz, maşlah, tandırbaş, yemeni, kundak
yemeni, salma yemeni yahut tepelik gibi çeşit çeşit modellerle zarif bir çizgi
yakalamış olan Türk kadınının Lübnan’dan örtünme modeli ithal etmeye ihtiyaç
hissetmesinin sebebini bir türlü anlayamıyorum.
Türbanın mucidi Musa Sadr’ı Kaddafi ortadan kaldırmıştı;Omuzları kapatan ve
adına şimdi ‘türban’ dediğimiz başörtüsü biçiminin yaratıcı olan Seyyid Musa
es-Sadr, İranlı idi. İran’ın dini ilimler merkezi olan Kum şehrinde, 1928’in 15
Mayıs günü dünyaya geldi. Kum’da ve Tahran’da dini eğitim aldı, ‘Mekteb-i İslam’
adında bir dergi çıkarttı ve bir müddet Kum’daki medreselerde hocalık edip
‘Hüccetülislam’ derecesine yükseldi.
Musa Sadr, Seyyid Abdülhüseyin Şerefeddin’in 1960 yılında ölümüyle dini otorite
boşluğuna düşen Güney Lübnanlı Şiiler’i toparlamak maksadıyla Lübnan’ın Sur
şehrine yerleşti ve kısa sürede bölgenin en güçlü dini lideri oldu. 1969’da
kurulan ‘Yüksek Şii Konseyi’nin başkanlığına gelmesiyle ‘imam’ unvanını aldı, bu
arada çok sayıda vakıf ve okul kurdu, 1971’de İsrail’e karşı mücadele etmek
maksadıyla Müslüman ve Hristiyan din adamlarından meydana gelen bir diğer dini
konseyi hayata geçirdi.
1974 ilkbaharında kurduğu ve ‘Mahrum Bırakılmışlar, Ezilmişler Hareketi’ diye
tercüme edebileceğimiz ‘Hareketu’l-Mahrumin’ isimli örgüt, Musa Sadr’ın en güçlü
eseriydi. Örgüt, Lübnanlı Şiiler’in sosyal alanda refaha ulaşması için çaba
gösterecekti ancak ülkede iç savaşın patlaması üzerine etkisiz kalınca Musa Sadr
bu defa da siláhlı bir diğer grubu organize etti. ‘AMAL’ isimli bu örgüt
Şiiler’in hem siyasi hem de askeri gücü olacak ve 1990’lı yıllara kadar adından
sıkça bahsettirecekti.
Aslen İranlı olmasına rağmen Lübnan’ın siyasi hayatında son derece etkili olan
Musa Sadr, 1978 Ağustos’unda, Güney Lübnan’daki Filistinli mülteciler konusunda
temaslarda bulunmak maksadıyla Libya’ya gitti ama bu, onun son siyasi faaliyeti
oldu ve Sadr’dan bir daha haber alınamadı. Libyalılar İmam’ın Muammer Kaddafi
ile görüştükten sonra Roma’ya giden bir uçağa bindiğini iddia ettiler, İtalya
ise Sadr’ın uçakta bulunmadığını açıkladı ve dini lider kayboldu!
Ailesi, özellikle de kızkardeşi, Sadr’ın Libya’da bir zindanda tutulduğunu ve
halen hayatta olduğunu iddia ederken, Şii dünyası Musa Sadr ile kayıp 12. İmam
Mehdi arasında bir benzerlik kuruyor ve İmam Musa Sadr’ın da günün birinde Mehdi
gibi yeniden ortaya çıkacağına inanıyor.
Murat BARDAKÇI