SOK! SEYH SAIT MILLETVEKILI CIKTI! CHP YE 6 OK SONRADANMI GELDI?

http://www.angelfire.com/rnb/atadiyar/ata32.html  http://www.angelfire.com/rnb/atadiyar/ata32a.html  http://www.angelfire.com/rnb/atadiyar/ata32aa.html den alinmistir.

ATATÜRK DÖNEMİ (1922-1938)

- MUSTAFA KEMAL'in OLAYLARI öyle bir AÇIKLIK ve AYDINLIK İÇİNDE GÖRÜŞÜ, öyle bir İNCEDEN İNCEYE TAHLİLDEN GEÇİRİŞİ vardı ki, çevresindekiler bunların doğuracağı SONUÇLARI ÖNCEDEN SEÇER gibi olurdu... (Yakup K. Karaosmanoğlu'nun değerlendirmesi)

MUSTAFA KEMAL, İtilaf Devletleri halklarının DÜNYA SAVAŞI yorgunluk ve bıkkınlığından sonra ANADOLU'da uzun ve kanlı bir mücadeleye girmek istemiyeceğini, bu devletlerin kendi aralarında MENFAAT çatışmalarına girecekleri ve kısa zamanda TÜRKİYE karşısında yalnız YUNANİSTAN'ın kalacağını çok doğru olarak görmüştür.

- 17 Ekim 1922'de Sadrazam Tevfik Paşa'nın Ankara'ya çektiği telgraf saltanatın sonunu getirdi... Tevfik Paşa"muzafferiyet Ankara ve İstanbul arasındaki ikiliği kaldırmış, vahdet-i milliyemizi temin etmiştir" diyordu... Yani, padişah yerinde, hükümet onun yanında, size de itaat düşer!

MUSTAFA KEMAL Paşa cevabında "Tevfik Paşa ve arkadaşlarının DEVLET siyasetini karıştırmaktan çekinmemelerinin büyük mesuliyetler doğuracağını" söyledi.

Tevfik Paşa yılmadı, bu sefer Büyük Millet Meclisi'ne başvurdu... İşin uzamaya tahammülü kalmamıştı. 28 Ekim günü MUSTAFA KEMAL Rauf Bey'i çağırarak, "Saltanatı lağvedeceğiz" dedi... Yani ATATÜRK'ü saltanatı kaldırmaya İstanbul hükümeti zorladı.

Rıza Nur "Saltanat'ın kaldırılması için teklifi kendisinin hazırladığını, MUSTAFA KEMAL'in başlangıçta tereddüt ettiğini, bu yüzden imzasının aşağılarda olduğunu" söyler.

- Böylece 1.11.1922'de SALTANAT ilga edildi, HİLAFET saltanattan ayrıldı... (1) Abdülmecid halife oldu.

VAHDETTİN bir gemiyle önce Malta'ya, sonra HİCAZ'a gitti. Şerif Hüseyin bir müddet sonra VAHDETTİN'i kovdu... Bu, yüzlerce yıldır ülkesini idare etmiş, ve düşmana karşı savunmuş bir ailenin temsilcisine işlenmiş büyük saygısızlıktı... Arap işte böyle nankördür!..

Ancak Hüseyin, OSMANLI'ya ihanetin bedelini çok pahalı ödedi... İngilizler'in desteklediği Vehhabi Suudlar tarafından tahttan indirildi (1924), Yemen'e kaçmak zorunda kaldı.

"Hain" diye tanıtılan VAHDETTİN, gittiği güne kadar işgal altındaki İstanbul'da OSMANLI HAZİNESİ'ni korumuş; giderken de çalıp götürmeye yeltenmemiştir!.. Yurt dışında düştüğü mali sıkıntıda, kendisine ATATÜRK destek olmuştur.

İzmir'deki konuşmalarında (31.1.1923) "MİLLET HAKİMİYETİ'ne karşı çıkan mürtecilerin MİLLET tarafından parçalanması gerektiğini" söyledi... "Millet için can vermek"ten söz etti.(Söylev ve Demeçler 2, sf. 146) Konya'da (20.3.23) "Kendi başıma kalsam, yine tepeler ve yine öldürürüm," dedi.

27.1.1923 tarihinde yaptığı konuşmada ise "kurdukları idari sistemin en iyi olduğunu, başka ülkelerdeki sistemlerin hep eksiği olduğunu, ilerde onları bizi örnek alacağını" belirtti.

- Nihayet CUMHURİYET'in ilanına dair teklif 29.10.1923 günü ittifakla kabul edildi... MUSTAFA KEMAL ilk cumhurbaşkanı oldu.

Yani, SALTANAT'ın kaldırılmasıyla CUMHURİYET'in ilanı arasında tam bir yıl boşluk vardır!.. Bu dönemde TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ HÜKÜMETİ tabiri kullanılır.

- 1924 yılı Bütçe Kanunu hazırlanırken başına "Makam-ı Mualla-yı Hilafet", "Şehzade-yi Civanbaht", "Sultan-ı Aleytüşşan" ünvanları ile erkek ve kadın eski hanedan mensuplarına bağlanan ödenek ve aylıkların konmuş, Cumhurbaşkanlığı bütçesi bunların altına sıkışmıştı!.. Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) bunu Meclis'te ifade etmiş, ancak sağdan soldan bağrışmalar, saldırır gibi davranışlar, devam etmesine imkan bırakmamıştı.

İşin en garip tarafı, bu hadisenin üzerinden 15-20 gün geçmemişti ki, aynı Meclis HİLAFET'in kaldırılmasına, ve HANEDAN mensuplarının sınır dışı edilmesine karar vermişti!

Öyle ki, MUSTAFA KEMAL PAŞA'nın "Hanedan mensubu yaşlı kadınların muaf tutulması" lehinde yaptığı müdahaleye "Olmaz, ne çıkarsa kadınların başının altından çıkar," diye karşı koymuşlardı!

Aslında SALTANAT'ın ilgası ve Cumhuriyet'in ilanından hemen sonra, Hindistan'daki İsmailiye mezhebinin şeyhi Ağa Han ve Emir Ali, İsmet Paşa'ya bir mektup yazıp, "halifenin siyasi durumunun korunmasını" istemişlerdi.

Türk dostluğu ile tanınmış Fransız yazar Claude Farrere de "HİLÂFET'i kaldırırsanız, bütün İSLAM âleminde prestijinizi kaybedersiniz," diye yazıyordu.

- Aynı dönemde Refet Paşa Halife Abdülmecit'in ayaklarını öpüyor. Rauf Bey, Kâzım Karabekir Paşa, Nurettin Paşa, Vehip Paşa Halife'ye canlarıyla başlarıyla merbut bulunuyorlardı.

Şükrü Hoca bir risale yazmış. "Hilâfet aynı hükümettir" diyordu. Şükrü Efendi'ye göre Abdülmecid Efendi Çin-Hint-Efgan-İran- Irak-Suriye-Filistin-Hicaz-Yemen-Mısır-Trablus-Tunus-Cezayir-Fas-Sudan- Malezya-Endonezya-Somali-Sovyetler-Balkanlar.. hülasa dünyanın her tarafındaki MÜSLÜMANLAR'ın ve İSLAM memleketlerinin umurunda tasarruf sahibi olmak icap ederdi. (2)

Bu hayal hiç bir zaman hakikat olamamıştı... Emeviler'in Endülüs'te, Şiiler'in Mağrip'te, Fatımilerin Mısır'da, Abbasiler'in Bağdat'ta birer hilafet ve saltanat kurdukları (hem de aynı dönemde), ümmet fikrinin pek kuvvetli olduğu o sıralarda bile birleşemedikleri meydanda... Biz İngiliz, Fransız bayrakları altında vuruşan İSLAM kardeşlerimizle boğuştuk. MAKAM-I HİLÂFET ilan ettiği CİHAD-I MUKADDES'e rağmen, bizi İSLAM kardeşlerimizin fiili taarruzundan koruyamadı... Zaten ecnebilerin HİLÂFET'e taarruz etmemeleri, insanı şiddetle şüphelendiriyordu.

- Hüseyin Cahit Yalçın "HİLÂFET bizden giderse TÜRKİYE'nin ÂLEM-İ İSLAM içinde hiç bir kıymeti kalmaz," diyor, İstanbul'un başşehir yapılmasını isteyen yazılar yazıyordu...

Hüseyin Cahit dünya yüzündeki TÜRKLER'i birleştirmek için ANADOLU çocuklarını Kafkasya dağlarında katlettirenlerin elebaşlarındandır. O fikirle bir imparatorluk kaybettik... Ama acaba HİLÂFET konusunda haklı mıydı?

Halife Abdülmecid'in davranışları da yeni devlet tarafından kabul edilecek nitelikte değildi. Komutanları çağırarak görüşüyor, yabancı elçiliklere görevliler yolluyordu.

3.3.1924'de yapılan görüşmelerde Urfa Meb'usu Şeyh Sait Efendi, "Cumhuriyet'in görevlerinden biri de İslam'ın kurallarını korumaktır... İslam'da idarenin iki kuralı MEŞVERET ve İTAAT'ten ibarettir" dedi. 1. Madde "HİLÂFET; HÜKÜMET ve CUMHURİYET mânâ ve mevhumunda esasen mündemiç olduğundan HİLÂFET MAKAMI mülgadır," şeklinde çıktı... Yani HALİFELİK KOLTUĞU kalkmış oldu, HİLÂFET'in MÂNÂ ve MEVHUMU doğrudan T.B.M.MECLİSİ'nin hükmi şahsiyetine devredildi.

MUSTAFA KEMAL'in düşüncesi HİLÂFET'in TÜRK MİLLETİ'ne "bütün müslümanları koruma ve idare etme" sorumluluğu yüklediği şeklinde idi. Artık milletin sırtından bu yükü kaldırmak istiyordu... Ne varki, İSLAM'ı korumak ve yüceltmek İLAHÎ GÖREV olarak TÜRK MİLLETİ'ne KUR'AN ve HADİSLER'le verilmişti. HİLÂFET'ten önce de vardı, sonra da olacaktı. Kimsenin o görevi kaldırmaya gücü yetmezdi!.

Yasaların fıkıh'a uygunluğu 1921 anayasasının gereği idi... (Madde 7) 1924 anayasasında DEVLET'in dini İSLAM'dı... (Madde 2) T.B.M.MECLİSİ şer'i hükümleri yerine getirirdi. (Madde 26)

Nihayet "Ankara'nın Başkent olduğu" kanunu (13.10.23) ve "hilafetin kaldırıldığı" kanun çıkarıldı... (3.3.1924) (3) Aynı zamanda SER'İYYE ve EVKAF Vekaletleri de kaldırıldı. Vakıflar uzun süre başı boş kaldı... Saraylar, köşkler kapatıldı.

Halifeliğin kaldırılması için "İngilizler'den 2 milyon lira para alındığı" iddiasını halifeliği kaybeden Abdülmecid çıkarmış, Rıza Nur ile İsmet'e iftira atmıştır... Aslında Rıza Nur'a Lozan görüşmeleri sırasında böyle bir para teklif edilmiş idi. Ama MUSTAFA KEMAL, hatta çevresindekiler buna tenezzül edecek tiynette değildi.

Ancak İstanbul Hahambaşısı Haim Naum'un İsmet Paşa'ya Lord Curzon'dan "Hilâfet kaldırılmadığı takdirde barışın mümkün olmadığı" şeklinde bir mesaj getirdiği söylenir, ve tavır değişikliğinde bunun büyük önemi olduğu belirtirilir.

Halife'den sonra 29.1.1925'de Rum Patriği 6. Konstantin de mübadele gerekçesiyle yurt dışına çıkarılarak ORTODOKS EKÜMENİZMİ'ne son verildi!.. Young'a göre bu suretle İstanbul Hıristiyan enternasyonalizminin başkenti (Constantinople) olmaktan çıkarılıyordu!

Şeyh Said, "Hilâfet'e son verilmesi, Kürt-Türk birliğinin temelindeki İslam'a bir saldırıydı. Dolayısiyle şimdi Kürtler kendi geleceklerini serbestçe belirleme hakkına sahip oluyorlar" diyerek isyan etti.

Hindistan ve Rusya müslümanları kararı olumlu bulmadılar, ki bunlar dünya müslümanlarının hemen yarısı idi... Araplar aldırış etmediler. Mekke Şerifi Hüseyin kendini halife ilan ettiyse de, Peygamber torunu olmasına rağmen kimse kabul etmedi.

- Lozan'da azınlık ve yabancıların imtiyazlı statülerinin devamı istenmişti... 2. döneminde din ayırımı yapılmaksızın bütün yurttaşlara tek yasa uygulaması kabul edildi.

20.4.1924'de ilk TEŞKİLÂT-I ESASİYE KANUNU tadil edildi... Yeni anayasa liberal görüşler taşıyordu... Ancak uygulama farklı olmuştur.

- GAZİ'nin fedaisi TOPAL OSMAN, milletvekili Ali Şükrü'yü öldürdü. (1924)

Topal Osman Pontus çetelerini, Koçgiri isyanını bastırmıştır... Rumlar'ın Giresun'a savaştan önce yaptıkları anıtı dinamitle yıktırmıştır... Topallığı savaşta aldığı bir yaradan dolayıdır. MUSTAFA KEMAL'e hayrandı. Bir kaç yüz adamı ile onu korurdu. Milletvekili Ali Şükrü'yü de ona muhalefet ediyor diye vurdu... Sonra Muhafız Bölüğü komutanı İsmail Hakkı Tekçe'nin askerleri ile girdiği çatışmada öldürüldü..

Milletvekili Arnavut Haydar, Meclis'e bir önerge vererek Topal Osman'ın asılmasını istedi... Bu adam MUSTAFA KEMAL'in muhaliflerindendi. Şimdi onun fedaisinden intikam alıyordu... Kabul edildi. Topal Osman'ın cesedi mezardan çıkarılıp asıldı!...(4)

Sonunda cenazesini eski Giresun kaymakamı ve dostu Nizamettin Bey alıp Giresun'a götürdü.

Ziya Hurşit ve muhalif milletvekilleri Ali Şükrü'ye büyük bir cenaze töreni yapıp GAZİ'ye gözdağı vermek istediler... Ziya Hurşit te sonradan İzmir suikastine katıldığı için asıldı.

- Cumhuriyet'in ilk yıllarında önde Meclis vardı. Arkada ise üç siyasi teşekkülün çekiştiği görülüyordu: Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti, M.M.Grubu ve İttihat ve Terakki...

1. grubun başında Yakup Kadri vardı, 2.nin başında Velit Ebüzziya, 3.nün başında Kara Kemal...

Müdafaa-yı Hukuk, MİLLİ MÜCADELE'nin siyasi kadrosunu teşkil etmekte ve T.B.M.Meclisi'nde bir parti niteliği taşımaktaydı. Bu teşekkül yalnızca düşman işgali altındaki bölgeleri kapsamak imkanını bulamamıştı... Bundan dolayıdır ki, MUSTAFA KEMAL PAŞA'nın müsaadeleriyle gizli bir Müdafaa-yı Hukuk Teşkilatı kurmak vazifesi Yakup Kadri'ye verilmişti... Bu teşebbüs, İngiliz siyasi polisine rağmen büyük bir başarı kazanmıştı.

Bu teşkilat Milli İstihbarat vazifesi gören ve Kurtuluş Savaşı'nda büyük hizmetleri geçen M.M. Grubu'nun tepkisi ile karşılaşmıştı.

Bu çekişmeden İttihat ve Terakki şebekesi yararlanmaktaydı. Mütareke devri boyunca her biri bir köşeye çekilmiş veya Malta'ya sürülmüş bu eski ve tecrübeli politikacılar şimdi birer birer ortaya çıkmışlar, köşe başlarını tutmaya başlamışlardı... Şefleri Kara Kemal'in sözde "İş Bürosu" olan Sirkeci'deki bir apartman dairesini İttihat ve Terakki merkezi haline sokmuşlardı. Yayın organları da Hüseyin Cahit Yalçın'ın Tanin gazetesi idi.

Hüseyin Cahit Bey, ayrıca "Eğer alacaklı devletlerin taleplerini yerine getirmezsek, bundan böyle onlardan hiç bir malî yardım bekliyemeyiz... Kendi yağımızla kavrulmak gibi acıklı bir duruma düşeriz," diyordu. (5)

Refet Paşa'nın zaferden sonra İstanbul'a gelişi, Dr. Adnan Adıvar'ın T.B.M.Meclisi hükümeti adına şehrin idaresini ele alışı milli duyguları uyandırmıştı ama, nifak unsurlarını ortadan kaldırmamıştı... Adnan Bey İttihatçılar'a yakındı.

MUSTAFA KEMAL üçünü (Kara Kemal, Velid Ebüzziya, Yakup Kadri) İzmit'e çağırdı. Temsil ettikleri siyasi teşekküller hakkında sorular sordu... Sonra üçüne de bundan sonraki hizmetlerinin Müdafaa-yı Hukuk bayrağı altında olabileceğini söyledi... Yakup Kadri ve Kara Kemal hemen kabul etti. V. Ebüzziya önüne bakmakla yetindi. Somurtkanlığı, ancak ordu kumandanı Nureddin Paşa ile görüştükten sonra dağıldı. Aralarında bir zihniyet benzerliği olduğu ortada idi.

- 1923'te İstanbul seçimlerini Müdafaa-yı Hukuk adayları kazandı. Bunlardan en az oyu da İttihatçıların el üstünde tuttukları İsmail Canbulat aldı.

Grup İzmir'de zorlandı... Bu havalide Redd-i İlhak Cemiyeti'nden başka siyasi bir kuruluş yoktu. Bu cemiyettekiler Sivas ve Erzurum Kongrelerinde ortaya konulan prensiplere yeteri kadar ilgi göstermemişlerdi.

İçlerinde iyi niyetli kimseler olduğu gibi artniyetliler de vardı... Nitekim işgal Bursa ve Uşak'a kadar yayılınca bunların bir kısmı Ankara'ya geldikleri halde, bir kısmı ortadan kaybolmuştu... Bunlar ancak zaferden sonra ortaya çıkacaklar ve zaferde payları varmış gibi caka satıp dolaşmaya başlıyacaklardı.

İşte bu sebepten kadrolaşma büyük bir ihtiyaç haline gelmişti. MUSTAFA KEMAL, "HALKÇILIK esası dahilinde" bir fırka kurdu... Müdafaa-yı Hukuk grubu bu fırka içinde yer aldı. (9.9.1923) MUSTAFA KEMAL, HALK FIRKASI'nın temelini teşkil eden 9 UMDE'yi tesbit etti.

Bu 9 UMDE şunlardır:

1- HAKİMİYET MİLLETİNDİR!

2- MİLLİ HAYAT'a ve MUKADDERAT'a T.B.M.MECLİSİ egemendir.

3- KANUNLAR'da, TEŞKİLAT'ta, İDARE'de, EĞİTİM'de, İKTİSAT'ta MİLLİ HAKİMİYET esastır!

4- SALTANAT diriltilemez.

5- MAHKEMELER, MUHAKEME ŞEKLİ ve KANUNLAR düzeltilecektir.

6- MİSAK-I SA'Y için teşebbüse KÖYLÜLER yararına başlanacaktır... AŞAR kaldırılacak, MİLLİ BANKALAR güçlendirilecek, DEMİRYOLLARI arttırılacaktır.

7- TEVHİD-İ TEDRİSAT sağlanacaktır.

8- ASKERLİK süresi kısaltılacaktır.

9- ŞEREFLİ bir BARIŞ'ın temeli; MALÎ, İKTİSADÎ ve İDARÎ İSTİKLÂL-İ TAM'dır!

MUSTAFA KEMAL, CUMHURİYET'in ilanından hemen sonra REİS-İ CUMHUR seçilince, parti başkanlığını FİİLEN İsmet'e bıraktı... (19.11.1923) Parti'nin "fahri" başkanlığı ile avunduğunu şöyle ifade etmiştir:

"Başvekilimiz muhterem İsmet Paşa Hazretlerinin FİİLEN idare ve RİYASET ettiği Halk fırkası'nın Reis-i Umumiliği, benim için medar-ı iftihardır". (16.9.1924)

İsmet Paşa 50 yıl bu partinin başında kalarak KANUNİ'nin saltanat rekorunu kırdı!... 6 OK onun uydurması, ve 9 UMDE'yi dejenere etmesidir!..

Parti kurulurken, Yakup kadri, "İyi ama paşam, bu partinin doktrini yok," demiş, MUSTAFA KEMAL: "Elbette yok çocuğum. Eğer doktrine bağlarsak, İNKİLÂB'ı dondururuz," cevabını vermişti!..(Tek adam, Cilt 3, sf. 86) CHP'yi donuk, hantal bir hale getiren İsmet'tir.

Rauf Orbay İsmet Paşa'nın LOZAN dönüşünde GAZİ'yi ve MECLİS'i avucunun içine alışını şöyle anlatır:

- " İsmet Paşa kendisini 'Avrupa politika âlemini ve dünya ahvalini herkesten iyi anlamış ve bilmiş bir politika adamı' olarak tanıtmak becerikliliğini, MUSTAFA KEMAL PAŞA da dahil olmak üzere herkese kabul ettirmişti!"

- "Bunu böyle kabul edişimiz, bizim GAFLET'imiz olmuştur!.. Zira MUSTAFA KEMAL PAŞA da, ben de, KARABEKİR ve ALİ FUAT PAŞALAR da, diğer bir çok arkadaşlar da yıllardanberi çeşitli vazifelerle gidip gelerek, dillerini bildiğimiz, matbuatını ve neşriyatını da yakından takip ettiğimiz dış alemin ve bilhassa Avrupa politikasının hiç te yabancısı olmadığımız halde; şimdi ömründe İLK defa gittiği Avrupa'da bir kaç haftacık kalan İsmet Paşa'ya " dünya ahvalini herkesten iyi bilen bir dış politika uzmanı" gözü ile bakmak gafletine nasıl düştüğümüzü anlamıyorum!!."

- "Büyük Millet Meclisi'ndeki EKONOMİ-POLİTİK tahsillerini Avrupa'da yapmış, bu sahada İHTİSAS sahibi olmuş, muntazaman dünya ahvalini takip eden genç mebuslar bile, Lozan'dan dönen İsmet Paşa'yı dinlerken, ağzından çıkan her sözü mahz-ı keramet telakki edecek derecede tesiri altında kalmışlardı!"

- İsmet kudretli ve değerli birini görürse, hemen onu tepelemeye kalkardı!.. İşin kolayını da bilirdi. Rakibini MUSTAFA KEMAL'e şahsi düşmanmış gibi gösterir, onu aldatırdı!.. Bu suretle MUSTAFA KEMAL'in çevresindeki değerli insanların uzaklaşmasına sebep olmuş, ve tek kalmayı başarmıştır.

Bu durumdan tedirgin olan Kazım Karabekir, Ali Fuat, Refet paşalar arasında, Rauf Bey başbakanlıktan çekildikten sonra bir tertip düşünülmüştür.... Muvaffak olabilmek için de orduyu ele almak lüzumlu görülmüştür.

Bu sırada MUSTAFA KEMAL generallerin ya ordudan ya da meclisten istifaları üzerinde duruyordu.

Paşalar önce mebusluktan istifa ettiler. İsteklerine uygun olarak Kazım Karabekir 1. Ordu müfettişliğine, Ali Fuat paşa 2. Ordu müfettişliğine tayin edildi. 3. Ordu müfettişi Cevat Paşa ile kolordu kumandanı Cafer Tayyar da bu tertibe dahildi... Bir yıl sonra orduyu elde ettiklerine inanınca, askerlikten istifa odip tekrar Meclis'e döndüler.

- Ali Fuat Paşa Konya'dan döndükten sonra MUSTAFA KEMAL ile görüşmek istemiş, fakat bir türlü emeline nail olamamıştı... Biri Devlet Başkanı, diğeri Ordu Müfettişi; o zamanın Ankara'sı gibi avuçiçi kadar bir kasabada bir araya gelemiyor!.. Bu mümkün değildi.

O günlerde Meclis'te dolaşan söylentiler bunun İsmet Paşa'nın bir tertibi olduğu yönünde idi... Çünkü Ali Fuat Paşa, MUSTAFA KEMAL ile diğer paşaların arasını bulmaya azmetmişti!

Bu kişilerin muhalefeti doğrudan GAZİ'ye değildi. Hepsinin emeli de GAZİ ile anlaşmaktı.

Böyle bir şey İsmet Paşa'nın işine gelir miydi?..GAZİ eski silah arkadaşları ile bir araya gelince o "vazgeçilmez adam" vasfını kaybetmez miydi?..İşte böyle bir kuruntu içinde İsmet Paşa, MUSTAFA KEMAL ile Ali Fuat Paşa'nın buluşup uzlaşmalarını önliyecek her türlü tedbiri almıştır!.. Adı geçen paşaların bir çoğu, ATATÜRK öldüğünde dahi ona "küs" idiler.

- Büyük Millet Meclisi, Fransız İhtilali erkanının birbirini bertaraf etmeye çalıştığı "Convention"ı hatırlatır olmuştu.

Refet Bey ve arkadaşları "Saltanatçı, Hilafetçi, Cumhuriyet Düşmanı" olarak suçlandıklarında, hepsi "Reddederim!" diye bağırıyordu. Şu halde dava ne idi?... Onların davası MUSTAFA KEMAL PAŞA'nın sadece İsmet Paşa'ya bağlanıp kalmaması, eski silah arkadaşları ile birleşmesi idi!..

Sonunda Ali Fuat Cebesoy'un, Rauf Bey, Refet Paşa, ve Kazım Karabekir Paşa ile birlikte Halk Fırkası'ndan istifa ettiklerini ve Cumhuriyetçi Terakkiperver Fırka"yı kurdular.

- Bu arada hasta olduğunu öne süren İsmet Paşa, başbakanlıktan istifasını verdi!.. Yerine Fethi (Okyar) Bey geldi. Ancak Şeyh Sait Vakası denilen büyük silahlı gericilik hareketi, Fethi Bey hükümetini gafil avladı. (11.2.1925) (6)

Fethi Bey o geniş ve yığın halindeki ayaklanmayı, Doğu'da sık görülen dağ eşkiyalıklarından biri telakki etmişti... Bir kaç kıta jandarma ile bastırılacağını zannediyordu. Milletvekillerinin büyük kısmı da bu kanaatte idi...(7)

İsmet Paşa'ya göre isyan ordunun müdahalesini zaruri kılacak kadar vahimdi... Şeyh Sait çeteleri Şemdinan'a gelip dayandılar. 14 vilayet isyancıların eline geçti. Yani durum sadece ciddi değil, tehlikeli idi. Çünkü arkasında İngilizler vardı.

Buna rağmen Terakkiperver erkanı ile Halk Partisi hizipçileri isyanın ordu kuvvetiyle bastırılmasına şiddetle karşı çıktılar... Aralarında Kazım Karabekir gibi paşaların bulunduğu bu grup, "kardeş kanı dökülmesinden, iç savaştan" söz ediyorlardı. İktidar kanadı da çok ağır ithamlarla saldırıyordu. Aslında ATATÜRK'ün sonradan Nutuk'ta belirttiği gibi, Şeyh Sait isyanında muhalif gruptan bir çok kişinin parmağı vardı, bunlar vesikalarla ortaya çıkmıştı...(8)

MUSTAFA KEMAL'in hem isyan, hem de muhalefetle uğraşması mümkün değildi. Takrir-i Sükun kanunu çıktı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı. GAZİ-Karabekir sürtüşmesi böylece derinleşti. Kel Ali, Kılıç Ali yeniden kurulan İstiklal Mahkemeleri'nde epey idam cezası verdiler.

İşte İsmet Paşa böyle bir hengame sonucu, bir elinde Şark'taki ayaklanmayı ordu ile bastırma, diğer elinde de Takrir-i Sükun Kanunu, tekrar iktidara gelmişti. Uzun süre de başta kaldı, ta 1937'nin sonlarına kadar!...

- MUSTAFA KEMAL, DOĞU ve GÜNEYDOĞU MESELESİ'ne büyük ehemmiyet veriyordu... Bölgede 30.000'i mavzer olmak üzere 160.000 silah toplanmıştı!.. Buradakiler fakirdi de, bunca silahı alacak parayı, mermiyi nereden buluyorlardı?.. Bu soru, şimdinin de en önemli sorusudur.

Bunun için isyan bastırılır bastırılmaz çıkarılan 1505 ve 1515 sayılı kanunlar çıkarıldı... Bölgedeki arazi istimlak edilecek, sonra TÜRK veya TÜRK KÜLTÜRÜ'ne bağlı göçmenlere tahsis edilecekti.

Ayrıca isyana sebep olan 500 kadar ağa ve aşiret reisi de batıya göç ettirildi. Bu kişiler Ermeniler'den kalan toprakların ve evlerin üzerine de oturmuşlardı... Topraklar ellerinden alınıp otoriteleri kaldırılınca, gerekli hukuki ve sosyal zemin hazırlanmış oldu. Artık o bölgenin her bakımdan TÜRKLEŞMESİ için hiç bir engel malmamıştı.

Ancak MUSTAFA KEMAL'in kafasında uğraşması gereken pek çok konu vardı... Bu meselenin teferruatı ile ilgilenemedi. Başbakan olan Bitlisli İsmet te, Rumeli göçmenleri ile ilgilenmedi... Doğuya gidenlere tapu verilmedi... Batıya göç ettirilen ağalara 1934 yılında geri dönme izni verildi... Bunlar Medeni Kanun'un 639. maddesini çarpıtarak Ermeni topraklarını şahsi mülkleri haline getirdiler!.. 2510 sayılı kanunla da dağıtılmamış topraklarını geri aldılar. Büyük ümitler ile doğuya yerleştirilmiş olan Rumelili göçmenler Bursa yöresine kaydı. (9)

Cumhuriyet döneminde de azgın BATICILIK yapıldı... O kadar ki, takvimimizi, ağırlık, uzunluk ölçülerimizi bile değiştirdik, tek BATI'ya benziyelim diye... Bununla da yetinilmedi. Kıyafetimizi, tatilimizi, saatimizi, nikah, cenaze, yemek sistemimizi, hukuk sistemimizi, devlet idaremizi, hatta "LÂİKLİK"le dinimizi bile değiştirdik. (10)

ATATÜRK DÖNEMİ - 2

MUSTAFA KEMAL:

" Kan ile yapılan inkılâblar daha muhkem olur. Kansız inkılâb ebedileştirilemez... Fakat biz lüzumu kadar kan döktük. Memleketimizde bir çok isyanlar vukua geldi, ve bunların hepsi tenkil edildi... Şayan-ı temennidir ki, bu dökülen kanlar kâfi gelsin, ve badema kan dökülmesin!" demişti. (22.1.1923)

Ancak burada bahis konusu olan "kan" düşmanla savaş dönemine aittir... Kanın gerçekten orada durması gerekirdi. "Şapka", "Türkçe" EZAN gibi konuların isyanlara sebep olması, yeniden gereksiz yere kan akması dönemin talihsizliklerindendir.

Çünkü ATATÜRK İNKILÂBÇILIĞI aslında TÜRK İNKILÂBI'dır!.. Ve aslında TEK'tir!.. Bütün diğer uygulamalar bu TEK hedefe ulaşmak için yapılmıştır ve TEFERRUAT'tır!..

Bu hususu ATATÜRK şöyle ifade eder:

"TÜRK İNKILÂBI nedir?..Bu İNKILÂB geniş bir değişimi ifade etmektedir!..MİLLET'in, VARLIĞI'nı DEVAM ettirmek için, fertleri arasında düşündüğü MÜŞTEREK BAĞ, asırlardan beri gelen şekli ve mahiyeti değiştirmiş; yani MİLLET, dini, mezhebi bağlılık yerine TÜRK MİLLİYETİ BAĞIYLA FERTLERİNİ TOPLAMIŞTIR!.."

Yani TÜRKİYE CUMHURİYETİ ve yeni TÜRK DEVLETİ sadece ve sadece TÜRK MİLLETİ'ne dayanır!.. TÜRK MİLLETİ'nin hemen tümü MÜSLÜMAN olmasına rağmen, MÜSLÜMAN olmayıp ta kendini TÜRK sayan herkes bu DEVLET'i kuranlardandır!.. Aksine, MÜSLÜMAN olup ta kendini TÜRK saymıyanların ne bu DEVLET'te, ne de CUMHURİYET'te söz hakkı yoktur!.. İşte GERÇEK ATATÜRK İNKİLÂBI budur, ve adı TÜRK İNKILÂBI'dır!..

Şimdi ortalıkta dolaşıp ta, "atatürk ilkeleri, atatürk devrimleri" diye ortalığı tozu dumana katanlara bir bakınız!.. Hepsi MEZHEPÇİLİK, KÜRTÇÜLÜK, LAZLIK, ÇERKEZLİK peşindedir!.. Hepsi DİN'i, veya kendi çarpık LÂİKLİK anlayışını siyasete âlet eder!.. Bu yüzden de "İNKİLÂB" olarak gösterilen ATATÜRK DÖNEMİ uygulamalarının temelindeki gerçek TÜRK İNKILÂBI unutulup gitmiştir!.. MİLLET'i, DEVLET'i her bakımdan "TÜRK"leştirmek, VATAN'ı gerçek bir TÜRKİYE, yani TÜRKLER'İN YURDU yapmak gerekirdi, 80 yıldır yapamadık!!!

Bundan sonra sıralayacağımız, ve POLİTİKACI ve SÖZDE AYDINLAR'ın bir kısmına sıkı sıkı sarılıp ta, bir kısmını tamamen göz ardı ettikleri ATATÜRK DÖNEMİ UYGULAMALARI'nı, bu gözle değerlendirmek ve hepsinin bu TEK TEMEL İNKILÂB'la bağlantısını kurmak gerekir!..

1924'de Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkartılıp bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlandı... Ancak sayıları 70'ı bulan yabancı okulların büyük kısmının kapatılması, kalanların denetime alınması için, Bursa Olayı'nı beklemek gerekti.(Bakınız: ATATÜRK DÖNEMİ - AÇIKLAMALAR-3, 11)

1924'de Musiki Muallim Mektebi kuruldu. Arkeolojik kazılar, müze ve arşiv kurma, restorasyon çalışmaları başladı... Konya Eski Eserler Müzesi 1928'da açıldı.(12)

17.2.1925'de ÂŞAR kaldırıldı. Böylece Devlet vergi gelirlerinin dörtte birinden vazgeçmiş oldu. (13)

25.2.1925'de "DİN'İN POLİTİKAYA ÂLET EDİLMEMESİ" konusunda bir kanun çıkarıldı.

26.2.1925'da Fransız Tütün Rejisi kaldırıldı... Fransızlar'a bağlı olarak çalışan kolcu teşkilatı kaldırıldı. Böylece TÜRK tütününü Fransız'a vermek istemeyen "kaçakçılar" ile kolcular arasındaki çatışmalar sona erdi... Her yıl yüzlerce gencin ölmesi önlenmiş oldu.

25.11.1925'de Şapka kanunu çıkarıldı... Bu da Sivas'ta, Rize'de, Trabzon'da, Erzurum'da yeni isyanlara sebep oldu. (14)

30.11.1925'de tekke ve zaviyeler kapatıldı... Cübbe, sarık yasaklandı. Şeyh, derviş, mürit, türbedar gibi ünvanlar kaldırıldı.(15)

26.12.1925'de miladi takvim ve BATI saat sistemi kabul edildi.

17.2.1926'da MEDENİ KANUN İsviçre kanunlarından tercüme edilerek kabul edildi. (Bakınız: ATATÜRK DÖNEMİ - AÇIKLAMALAR-4, 16)

Yine aynı günlerde Ticaret Kanunu Fransa, Almanya ve Belçika'dan alındı... İtalyan kanunlarından kopya edilen "Türk" Ceza Kanunu yürürlüğe girdi... Hukuk Mahkemeleri Usulü Kanunu Neuchatel Kanunu'ndan aşırıldı... Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ve Deniz Ticareti Hukuku Kanunu Almanya'dan alındı... (1929) İş İdaresi Hukuku Kanunu da İsviçre'den devşirilince hukuk sistemimiz her bakımdan BATI hukukuna benzedi...(1929) Halbuki İtalyan Ceza Kanunu 1889 tarihli idi!.. Ötekiler de ondan hallice değillerdi... Yani biz hâlâ o kanunlarla idare edilmekteyiz. (17) Üstüne üstlük son zamanlarda yapılan değişiklikler de bizi gerçek ADALET'ten gittikçe daha uzaklaştırıyor!.. Suçluya hak tanıyıp mağduru eziyor!

Bülent Tanör Kuruluş konferanslarında "Neden yarı sömürge TANZİMAT DÖNEMİ Batı kanunlarını KISMEN aldı da, BAĞIMSIZ CUMHURİYET döneminde TOPTAN alındı?" sorusunu soruyor... Haklı olarak... Mesela MECELLE tamamen Türk anlayışına göre hazırlanmış, İslâmî esaslara dayanan bize has bir hukuk sistemi idi. (1869) Ve AHLÂKÎ ESASLAR'ı öne çıkarırdı, yani MENFAAT esasını öne çıkaran BATI hukuk sisteminin tam aksine!.. MUSTAFA KEMAL aslında İsmet Paşa'ya MECELLE'yi vermiş, ve gerekli değişikliklerin yapılarak kanunlaşmasını istemişti. Ancak İsmet Paşa İsviçre'nin Hıristiyanlık temeline dayanan kanunlarını aldı, sözümona bize adapte etti, ve MECLİS'te kitabı havaya kaldırıp "Kabul edenler??... Etmeyenler??... Kabul edilmiştir!" şeklinde üzerinde görüşme yapmadan oya sundu.

Medeni Kanun ile MÜLKİYET kavramı temelinden değiştirildi... Mülkiyet ferdî ve masun hale getirildi. Bu yolla kapitalist dönüşümün yolu açılmış oldu ki, bizce son derece hatalı, suça, soyguna, yağmaya açık bir durum yaratıldı... Gelir dağılımı bozuldu.

GAZİ bu köklü "reformlar"ın Takrir-i Sükun kanunu sayesinde gerçekleştirildiğini açıkça ifade etmiştir... Yani halkın çoğunluğunun kolay "evet" diyeceği, yenilir yutulur şeyler değildi!..

Cumhuriyet öncesinde Şer'iye, Nizamiye, Ticaret, Cemaat, Konsolosluk mahkemeleri vardı... Lozan'dan sonra 3 gayrımüslim cemaat kendi cemaat hukuklarını uygulamaktan vazgeçtiklerini Ankara hükümetine bildirdiler... Buna rağmen, niye böyle köklü bir değişikliğe gidildi??? Biz bunu ATATÜRK'e değil, İsmet Paşa'nın LOZAN'dan sonra büründüğü BATICI kisveye bağlıyoruz.

14.4.1928'de Anayasa'dan "DEVLET'in dini İSLAM'dır" hükmü çıkartıldı... Mebusların yeminlerindeki VALLAHİ ifadeleri kaldırıldı... (19) "Lâik" BATI ülkeleri ise hâlâ İNCİL üzerine yemine devam ederler!.. Yapılan bir değişiklikle Meclis'in DİN işleri ile ilgilenmesi önlendi... 1945 yılında Anayasa dili baştan başa sadeleştirildi.

24.5.1928'de rakamlar değişti.(20)

1928'de Yeni TÜRK Alfabesi kabul edildi.(21)

3.2.1928'de ilk TÜRKÇE hutbe okundu. (Bakınız: ATATÜRK DÖNEMİ - AÇIKLAMALAR-5, 22)

Kemal Tahir bu konuda şu gerçekçi yorumu yapar:

-" Tevfik Rüştü. "BATILILAR devrimler tutmadı sanırlarsa, mahvoluruz," diyormuş. Tevfik Rüştü'ye göre devrimler bizim için değil, BATILILAR için yapılmış!.."

- "Ne demektir "Köylü bizim efendimiz"?... Köylü kim, koca GAZİ PAŞA kim?..."

- Bu lâf "Vatan-Millet yolunda zorlanmaktayım!" anlamınadır!.. "Köylü takımına efendi dedikse, gerisini anlamalı!" demektir!.. Bunca padişah gelip geçmiştir OSMANOĞULLARI'ndan... Bak bakalım, böyle okkalı lâf var mı?.."

Kemal Tahir bu sözleri ile GAZİ'nin baskılardan bunaldığını, çevresine söz geçiremediğini anlatmak istemektedir!..

Haziran 1926'da GAZİ HAZRETLERİ'ne İzmir'de bir suikast planı ortaya çıkarıldı... (18) (Kemal Tahir KURT KANUNU adlı eserinde bu olayın ve dönemin çok güzel bir değerlendirmesini yapar.)

- Ekim 1929'da dünyada iktisadi buhran başladı.

- 1929'da Terkos suyu yabancılar tarafından İSTANBUL'a getirildi, arıtıldı.

- Ağrı'da isyan çıktı.

- 1930 Serbest Fırka'nın kuruldu ve üç ayda kapatıldı.

ATATÜRK hiç bir zaman istediği nitelikte adam bulamamıştır... Çoğu zaman aynı kişilere tekrar tekrar muhtaç olmuştur. Bu kişilerin başında Bitlisli İsmet ile Fethi Okyar gelir... Şeyh Sait isyanında vurdumduymazlığından dolayı görevden aldığı Fethi Okyar'a, bu sefer parti kurdurur. İsmet'in dalaverelerinden kurtulmak için!..

Kemal Tahir, Serbest Fırka'nın kuruluşunu İsmet'in tavrına bir tedbir olarak görür ve olayı şöyle anlatır:

- İsmet Paşa'ya kalsa, Cumhurbaşkanı kısmı sarayında oturmak gerektir. Ancak GAZİ PAŞA, şöförü Dadal'a "Yolculuk var" dedi. Yaver'le Şükrü Kaya ekibini atlatıp Çankaya'dan indiler.

Bözöyük Salih Bey, Ali Kılıç Bey, Zühtü Recep Bey, Abbas Cevat Bey, bunlara da telefon edildi. Bunlar demirbaşlardı... Bilecik Mebusu İbrahim Bey'in köşkünün yolunu tuttular.

- "Senin İsmet Paşa'na bir oyun oynayacağız ki, gör bakalım tedbiri nasıl şaşacak " dedi GAZİ PAŞA...Hasılı Serbest Fırka'nın temeli bir Ağustos günü Yalova'da atıldı.

Bir muhalefet partisi açılıyor, Serbest Fırka adıyla. Açan Paris elçimiz Fethi Bey!..

İktidarda olan Cumhuriyet Halk Fırkası'nın lideri GAZİ Hazretleri.. Başvekil İsmet Paşa da onun vekili. Fethi Bey'in kendi teşebbüsüyle böyle bir işe girmesi imkânsız!.

GAZİ Hazretleri parti kurmaya Fethi Bey'i razı edince, meseleyi İsmet Paşa'ya açmışlar, "Hay Hay " demiş. "Açıklamayı birlikte yapacağız, hazırlık yapalım," demiş.

Öyleyse neden gizli tutuldu GAZİ'nin Büyükdere'ye gelip Necmettin Molla'nın evinde 7-8 gün kalıp Fethi Bey'le görüştüğü?...

Fethi Bey'le İsmet Paşa'nın arası biraz açık ta ondan!.. Sebep Osmanlı borçlarının altınla ödenmesi...

- Fethi Bey "İlle altınla ödeyelim" diye direnmekte... Delirmiş mi?.. Dünyanın iktisat buhranıyla yanıp kavrulduğu sıra!.. En zengin devletler dünya savaşındaki borçlarını ödemezken!...

- Cumhuriyet hükümetinin payına düşen OSMANLI borçlarının nasıl ödeneceği Lozan'da en çetin meselelerden biriydi. Uyuşulamadı. Barıştan sonra alacaklılarla konuşmanın sürdürülmesi kararlaştırıldı. Çünkü İsmet Paşa, altınla ödemeye karşıydı. "Kağıt para veririm," diyordu. (1924)

- Konuşmalar Paris Büyükelçisi Fethi (Okyar) Bey'e bırakıldı. 1928'de bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmaya göre alacaklılar borçtan indirme yaptılar. Buna karşılık biz de altınla ödemeyi kabul ettik.

- Anlaşma imzalandığı zaman "hizmet"i beğenilerek alacaklılarca Fethi Bey'e 10.000 lira "mükafat" verildi!..(1.45TL.=l dolar)

- Bir taksit ödedik... Fakat 2. taksidin ödeme vakti yaklaşırken iktisadi buhran başladı. (1929) Taksidi altınla ödesek, paramızın değeri düşecekti. Altın 8 bonknottan 10 banknota çıktı. Bunun üzerine İsmet Paşa hükümetin borçların altınla ödenmesinin imkansızlığına karar verdi.

- Fethi Bey alacaklılara verdiği sözün tutulmamasını onur meselesi yapmış olacak ki, o yaz izne gelince hükümet kararını eleştirdi.

- GAZİ PAŞA Hazretleri bir akşam, çekişmeye değinmeden, 1928 anlaşmasının uygulanmamasından sıkıldığını açıkça söyledi.(23)

- İsmet Paşa'dan söz etmeden, "Hiç yoktan mesele çıkarttılar. Cenuptaki demiryolu konusunda çıkan meselede Fransızlar'a karşı ben kendim ortaya çıkmaya mecbur oldum. Bu işte de beni Fransızlar'la İngilizler'e karşı çıkmaya mecbur edecekler," dedi.(24)

- "Fikrinden vazgeç" denilmiyor, "Halktan sakla" deniyor!..

- En zengin devletlerin borçlarını ödemiyeceklerini söyledikleri bir dönemde.. İktisat buhranı dünyayı altüst ederken...Her gün yüzlerce banka, yüzlerce şirket iflas ediyor. Fabrikalar, madenler işçilerini dışarı atarak kapılarını kapatıyorlar!..

- Dünya iş çevrelerinde dolandırıcılıklar, kendilerini öldürmeler gündelik olaylar haline geldi. Borsalar panik içinde!... En güçlü paralar, en güvenilir hisse senetleri paçavralara döndü. Dünyaya hükmeder görünen en yaman para güçlerinin güçsüzlüğü, en sağlam kuruluşların temel çürüklüğü meydana çıkmış!. (25)

- Buna karşılık her yıl 700.000 altın borç ödeyeceğiz...Hem de CUMHURİYET'in değil, OSMANLI İmparatorluğu'nun!... Sanki ANADOLU Savaşında biz yenilmişiz gibi!..

- Daha rezilliği, bir büyükelçinin aldığı 10.000 lira bahşiş yüzünden. "Altınla ödetirim," diye söz vermiş olmalı ki, sözünü tutamadığı için onuru kırılmış olmalı... Parti açacak, hükümetin gırtlağına sarılacak... Nasıl iştir bu?..

- Bütün mahareti GAZİ'nin en ufak heveslerine bile sessiz sedasız itaat etmek olan İsmet Paşa, sinirlerine hakim olarak "Hay hay" dedi, oturdu.

- Bu hürriyet Takrir-i Sükun kanunundan, İstiklal Mahkemeleri'nden 4 yıl sonra getirilmek isteniyordu. Baskı, devrimlerden çok dalaverecilere, vurgunculara yaramıştı..."

- Falih Rıfkı milletvekilliğinin 1. yılındaki bir olayı anlatır:

- " Yakup Kadri ile Meclis'e gelmiştik. Bir kaç milletvekili bize bir kanun teklifi imzalatmak istediler:. "Hidemat-ı vataniyesine mükafeten MUSTAFA KEMAL PAŞA Hazretlerine l milyon lira ihda edilmiştir..." Muzaffer kumandanları parayla mükafatlandırmak İngilizler'in adeti değil miydi?...

- Beynimizden vurulmuştuk. KUVVA-YI MİLLİYE devrinde İngiliz entelijansı, hareketin başından ayrılmak şartıyla, MUSTAFA KEMAL'e büyük bir para ve İTALYA'da bir villa vaad etmişti!.. Bu da öyle bir şeydi. İnkilapların ilk günlerinde suikastlerin en alçakcası idi!.

- GAZİ'yi reislik odasında bulduk. Hamdullah Suphi heyecanlı sözlerle hepimizin ızdırabını anlattı. GAZİ, teklifi getirtip yırttırdı!"

Kemal Tahir şöyle devam ediyor:

- " İttihat ve Terakki döneminin nüfuz kazançlarına, veya Kuvva-yı Milliye'nin çetecilik günlerindeki yağmaya hasret çekenler, GAZİ'nin yanında ve Meclis'te idi. Milletvekilliği de "boğaz tokluğuna yetmez" maaşlı bir vazife idi. (26)

- GAZİ varlıksız bir aile çocuğu olarak hayli sıkıntılı bir öğrenci ve subay hayatı geçirmişti. Aylığı hiç bir zaman masrafına yetmezdi. Biraz rahat bir hayata, büyük kumandan rütbelerinde ulaşmıştı. Bununla beraber fikirlerini ve politikasını satmamıştı!..

- Yeni devrin ilk skandallarından biri, Ermeni kaçırma hadisesiydi. Mallarını ele geçirmek isteyen iki Ermeni'nin gizlice İstanbul'a sokulmasına, GAZİ'nin bir kaç eski arkadaşı karışmıştı.

- Bir ara GAZİ'nin sevmediği bir eski subay Ankara sokaklarında görünmüştü. Komisyonculuk için dolaştığı öğrenilince, bazıları "Davanın zahmetini biz çekeceğiz, parayı onlar mı kazanacak?" diye söylenmişlerdi.

- İlk aferizm fesadı, Ankara'ya iş takip etmeye gelenleri haraca kesmekle başlamıştı... Adam ya bakanlara söz geçirenlerle ortak olacak, ya da kazancını kaybedecekti. TÜRK olmıyanlar da bir Ankaralı'yı kendilerine maske edinmek zorunda idiler. (27)

- Çek sefiri bir gün Hakimiyet-i Milliye gazetesi sahibine gelmiş, şöyle demişti: "Bizim Skoda firmasının temsilcisi Sabur Sami Bey, siyasi nüfuzu olmadığı için işleri yürütemiyor. Siz GAZİ'nin gazetesinin başındasınız. Mümessilliğimizi kabul eder misiniz?"

- Milli Savunma Bakanlığı'nın bir eksiltmesine katılan iki firmanın temsilcisinin de, aynı milletvekili olduğu görülmüştü!..

- İş Bankası'nı kuranlar dürüst kimselerdi. Fakat bankayı yürütebilmek, uzun müddet devlet otoritesini kullanmaya bağlı kalmıştı. Bir kaç defa bankayı ağır ziyanlardan kurtarmak için, onu çıkmaz işlere sokmuş olanları kazandırmak gerekmişti.

- Bu kurtarılanlardan biri, ki subay emeklisi olarak Meclis'e girdiğinde on parasızdı, bir demiryolu mukavelesinden l.028.000 lira komisyon almış, tümüyle İş Bankası'ndaki hesabını ancak kapatabilmişti. (28)

- Dünyanın hiç bir yerinde reassürans işi imtiyaz altında değildir. Bu işi sigorta kumpanya müdürü İstanbullu levantenlerden biri icat etti. sonra bir gün Banka İdare Meclisi reisi Siirt milletvekili Mahmut Bey'in odasına gelip, "Bu zatıalinizin, bu falanca beyin," diyerek zarflar bıraktı... Zarflar hisse senedi dolu idi!.. (29)

- Başvekil İsmet Paşa şöyle diyordu: "Bir iş ki, devlet yapar, bunu anlıyorum...Bir iş ki, hususi teşebbüs yapar, bunu da anlıyorum...Fakat Devlet'in nüfuzunu kullanarak şahıslar veya bankaların yapmasını anlıyamıyorum. Ben devletçilikten anlarım, dolapçılıktan anlamam!" (30)

Biri anlatıyor:

- Cumhurbaşkanlığı için Çankaya'da yeni ev yapılıyordu. Ben kestkördüm. İhaleler de kestörlükten yapılırdı. Bir gün köşkün devamlı adamlarından biri geldi, "Sıhhi tesisleri filana ihale et," dedi..."Nasıl yapabilirim? İhale zarfları kapalı," dedim. "Sana yolunu gösterirler," diye cevap verdi. Gösterecek olan da daire müdürüymüş!

- İhale en ucuzu verene yapıldı, ama kestörler bu zatın GAZİ'ye şikayetleri yüzünden çok sıkıntılar çektiler.

- Hele Arif Oruç!...Hürriyet meydanını Arif Oruç gibilere bırakmak olmaz...Urfa mebusu Ali Saip Bey Meclis'te söylemiş... Mücadele yıllarında İstanbul'dan Ankara'ya geçen bir kafile Kefken'de molada iken, Arif Oruç İpsiz Recep diye bilinen hayduta "Bunların üzerinde otuz bin altın var, gel şunları boğalım" demiş!..

- Ali Saip Bey de en çok adam asan İstiklal Mahkemesi'nin kıyıcı savcılarındandır. Şahit olarak Yeni Sinema sahibi Hüseyin Bey'i gösteriyor. Hüseyin Bey doğrulamış:

- "Merdivenköy'deki Bektaşi tekkesinde buluştuk... 1. kafilede Tanin başyazarı Muhittin, Sadri Edhem, Kemal Ragıp, Ahmet Ensari vardı. 2. kafilede İttihad-ı Terakki katibi Vehbi, Selahattin ve Ali İhsan Beyler...

- Ali İhsan Bey de İstiklal Mahkemelerinin acımasız başkanlarındandı. Bahriye Nazırı iken Yavuz-Havuz meselesinde Divan-ı Ali'ye çekilip mahkum edildi."

- İstiklal Mahkemeleri'nin 13.500 kişiyi astığı söyleniyor. (:ir sıfır fazla; aslı 1353) Bunların kimlikleri, niçin asıldıkları bilinmedikçe, Arif Oruç gibilerinin niçin asılmadığı da bilinmez. (31)

- Bizim Laz arkadaşlardan biri geçenlerde vekil oldu...Bir insan hem Laz, hem de Vekil olursa, ilk iş olarak ne yapar?.. İlk yolladığı tamim, KARŞILAMA ve UĞURLAMA işi üzerine... Vekaletin bütün umum müdürleri ile müdürleri, Vekil Bey bir yere giderken iki elleri kanda olsa, İstasyonda toplanıp uğurlıyacaklar. Geliyorsa, karşılıyacaklar!..(32)

- İş Bankası'nın gündüz gözüyle soyulduğu nasıl yazılabilir?..Baş hissedarı GAZİ PAŞA'mızdır. Bankacılığa sıvandın mı soyulmak ta vardır hesapta. Ne demişler?.."Hırsıza beyler borçlu," demişler...

- Kuvva-yı Milliye'ye en önce başlıyanlardan biri Çerkez Ethem'dir. Adı vatan haini diye geçiyor. O kadar savunduğumuz Halide Edip, (babası dönme idi) önceleri Amerikan mandasını savunmuştu. Şimdi yurt dışında yaşıyor muhalif olarak...Ötekilerin kaderi de başka türlü değil.. Böyle karışıklıklarda kahramanlık ölçüsü her zaman doğru kullanılmıyor. (33)

- Doğru bir işin peşinden sürüklenen insanların hepsi yürekli, kararlı, yiğit, dürüst olmmazlar elbet.

- Bence Kurtuluş Savaşı'nın bir tek kahramanı var. O da Kurtuluş Savaşı'nın kendisi...MUSTAFA KEMAL bile bunu kişiliğinde canlandırdığı kadar büyük!..

- İsmail Hakkı Baltacıoğlu bir makalesinde şöyle diyordu "Bizim Taptığımız MUSTAFA KEMAL" başlığı altında:

- " Mikalanj Rönesans'ın büyük sanatkârıdır, fakat 16. asırda kalmıştır. Dolakurva Romantizm'in kayasıdır, fakat unutulmuştur. Bizim taptığımız MUSTAFA KEMAL, Halk Fırkasının Umumi Reisi olan MUSTAFA KEMAL değildir. TÜRK kavminin istikbalini yaratan, ebedi rehberi "mutlak MUSTAFA KEMAL"dir."

- MUSTAFA KEMAL bu makaleden hoşlanmamıştı. (34) Dalkavukları hiç sevmez, aşırı tezahürata hiç kanmazdı.

- MUSTAFA KEMAL İstanbul'a ilk girerken halkın yeri göğü sarsan alkışları için yanındaki Hamdullah Suphi'ye:

- Vahdettin de dönseydi, aynı alkışlar duyulurdu. Bu gördüğün kalabalık gün gelir, insanı linç etmek için de böyle toplanabilir. Onun sevgisine de, nefretine de fazla güvenilmez!

demiş, kalabalıkların tezahüratına fazla bel bağlamamıştır.

- Onun için hemen cevabi bir makale yazdırdı. İsmail Hakkı Bey yazılarında bu makaleye cevap vermeyince, GAZİ bir kat daha kızdı. Bu sefer küfür dolu bir makale yazdırdı. Sofrada bulunanlardan imza topladı. Sonra Ağaoğlu'na Fethi Bey için bir telgraf dikte ettirdi. Bir de İsmail Hakkı Bey'e Darülfünun'dan çekilmesi için mektup yazdırdı.

- Ağaoğlu Ahmet Bey bu olaydan son derece rahatsız oldu. Dr. Reşit Galib'i evinden arıyarak yazıların gitmemesi için neler yapılabileceğini sordu.

- Reşit Galib kahkaha ile güldü: "Müsterih olunuz. Telgraf ve mektup ne gitti, ne de gideceği vardır. Gece SAAT ÜÇTEN SONRA yazılan bu gibi yazılara sarayda "GECE EDEBİYATI" denir, ve hiç bir yere gönderilmez. Yaverle katipler bunu bilirler," dedi.(35)

- Seçimler olaylı geçti... GAZİ, "Samsun'da kazandınız," dedi. Serbest Fırka'dan Ağaoğlu, "Eğer bütün memlekette Samsun Valisi gibi devlet memurları olsaydı, biz 3/4'ünü kazanırdık."

- Sonra Şükrü Kaya'yı(İçişleri Bakanı) göstererek, "o da pek mahirane davranmadı. Hiç değilse bazı yerlerde polisi jandarmayı Halk Fırkası'na karşı çıkartsaydı, hep bizle uğraşmasaydı," dedi.

- MUSTAFA KEMAL sinirlendi: "Efendi, her tarafta anarşi kaynıyor. Antalya'da kumandanın kafasını iskemle ile kırmışlar. Ben olsaydım, bir mitralyöz getirip hepsini biçerdim!"

- Ağaoğlu hiç çekinmedi: "Kumandanın seçim yerinde ne işi vardır?" dedi. Ve ATATÜRK'le tartışmaya girdi. "Paşam, beni bu fırkaya siz soktunuz. Onun için çıkmayı şerefsizlik sayarım. Ama mademki anarşi sayıyorsunuz, o zaman mebusluktan çekilirim." (36)

Kemal Tahir, MUSTAFA KEMAL'in yeni parti kurdurmaktaki ikinci amacını da şöyle açıklar:

- "Şu Serbest Fırka denemesini bile önceleri anlıyamadık. Babam "Ne gereği vardı?" der hâlâ.. Vardı elbette!.. GAZİ Hazretleri bilmez mi varı yoğu?...İşte küçücük bir kımıltı, bakın neleri hortlattı?..Daha mı iyi olurdu alttan alta işleyen öldürücü çıbanların toplumu zehirlemesi?.. GAZİ Paşamız ne yapmışsa, doğru yapmıştır.

- Fethi Bey partisini liberal olarak daha sola gitmek için açmıştı. Cumhuriyetçiliğe, laikliğe sımsıkı bağlı kalacağını da söz verdiydi. Buna karşılık illerde ilçelerde partisini kimlere kurdurttuğu meydandadır. Adam seçmede ustalık göstermedi diyemeyiz.. Her yerde hepsi ezberlemişler gibi aynı sözleri söylediler.

-"Vergileri kaldıracağız...Şekeri 5 kuruşa, tütünü 40 paraya içireceğiz...(37) Din elden gidiyor... Tekkeler açılacak" dediler. Şapkayı defleyip fes giydireceklerine yemin ettiler. Namuslu insanlara kara çaldılar."

İşte SERBEST FIRKA'nın kurulmasına ve kapatılmasına sebep olan olaylar bunlardır.

- 4 Ekim 1930'da GAZİ bütün mallarını Halk Partisi'ne bağışladı.

- 23.12.1930 Menemen Olayı. (38)

- 1930'da TÜRK Tarihi'nin Ana Hatları yayınlandı. TÜRK Tarih Kurumu 1931'de kuruldu. 1931'de Genel Tarih yayınlandı (4 cilt) 1932'de 1. Türk Tarih Kongresi, 1937'de 2.si toplandı. (39)

Türk Dil Kurumu 1932'deki Tarih Kongre'sinden sonra kurulmuştur. Aynı tarihlerde Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp Yeni Lisan hareketini başlatmıştı.

- 1930'da kadınlara Belediye seçimleri'ne katılma, 1934'de Milletvekili seçilme hakkı tanındı.

- 9 Şubat 1934'de Balkan Antantı kuruldu. Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya üye oldu. Bulgaristan tüm ısrarlara rağmen girmedi.

- 1934 İskan Kanunu ile bazı kürt ailelerin batıya göç ettirilmesi sağlanmıştır. Keşke bazı Türk aileler de doğuya göç ettirilseydi!.. Mübadele ile Doğu(ya yerleştirilenlerin toprağı ellerinden alınmasaydı da o bölge şimdilerde "kürdistan" diye bilinmeseydi!

- Soyadı kanunu (1934) ile ağa, bey, paşa, hanım, hafız, hoca, hazret gibi kelimelerin kullanılması da yasaklandı. Ama hiç biri kullanımdan kalkmadı. Kalkmaz da!

- 1936'da Musiki Mektebi Devlet konservatuvarı oldu. Yani Devlet Tiyatrosu, Devlet Opera ve Balesi kuruldu.

1937'de bir Folklor Arşivi kuruldu. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası kuruldu. Ancak bundan çok önce Köşk'te faaliyet gösteren bir TÜRK MUSİKİ HEYETİ vardı, sonra İSMET tarafından kaldırıldı... Dolmabahçe Sarayı'nda bir bölüm Resim ve Heykel Müzesi haline getirildi.

1937'de ilk resim galerisi açıldı. ATATÜRK Mimarlık ve Şehircilik konusuyla da ilgilendi.

- 8 Temmuz 1937'de Sadabat Paktı kuruldu. İran, Irak ve Afganistan üye oldu. Böylece TÜRKİYE batısını ve güneyini emperyalistlere karşı güvence altına almış oldu. (40)

- 1937'de "Laiklik ilkesi" Anayasa'ya girdi. ATATÜRK'ün hasta olmasından yararlanan İsmet, 6 OK içinde onu da Anayasa'ya soktu.

- Kemal Tahir ATATÜRK'ün çalışma tarzını da şoförü Daldal'ın ağzından şöyle anlatır:

- Üç yıldır saraydayım, sabah ışımadan GAZİ PAŞA'mızın ışığının söndürdüğünü görmedim, dedi şöför Dadal. Milletin derdini düşünmekten gözüne uyku mu girmektedir ki?...Nöbetçiler, yaverler değişe değişe beklerler.

- Yahu, senin üstün müstün mü var ki, çabalarsın?..Arada bir yaverler kahve koşturur. Meğerse okurmuş GAZİ Babamız... Niyeti her kitaptan bir akıl alıp vatanı kurtarmak!..Hiç yorulmaz, bir ALLAH!..Yorulduğu gözlerinin biraz kayıp şaşılaşmasından bilinir, öfkesinin kabarmasından anlaşılır. Şuraya uzansa da uyusa ya!.. Yok! Başını elleri arasına alıp gözlerini yumar. Beş dakika... çok çok on dakika...

-Biz soluğu keser bekleriz... Yaverler sinek vızıldatmama nöbetine girerler. On dakika sonra "Geel!" bağırması patlar içerden. Bu "Sade kahvem yetişsin" anlamınadır. Dakka sekmez yetişir. Çünkü cezveler sıra sıra kızgın küle sürülü bekler. Kıyamet kopsa kahve ocağı sönmez... Kahvecibaşının dediğine bakılırsa, savaş alanında da böyleymiş. İlk üçünü emir beklemeden salar kahvecibaşı...Sonra "Geel!" bağırtısını bekler." (41)

- 1939'da HATAY TÜRKİYE'ye katıldı. (42)

- ATATÜRK 10 Kasım 1938'de gözlerini hayata yumdu. Son 20 senede düşündüklerinin onda birini bile yapamadı. O KURTULUŞ SAVAŞI bittikten sonra dahi:

Biz daha KURTULMUŞ değiliz! Atılan adımlar bundan sonra atılacak adımların başlangıcıdır! (27.1.23)

diyordu...İstediği gibi bir CUMHURİYET kuramadı. TÜRKİYE'yi MUASIR MEDENİYET SEVİYESİ'ne çıkaramadı... EMPERYALİZM'i boğamadı!... TÜRKLER'i ve MÜSLÜMANLAR'ı bir araya getiremedi...ama bunların nasıl yapılacağını gösterdi. İlk adımları attı, ama ömrü vefa etmedi.... Şimdi GERÇEK ATATÜRKÇÜLER'e düşen, bu HEDEFLER'e ulaşmaktır!..

ATATÜRK DÖNEMİ (1922-1938) - AÇIKLAMALAR

(1)- Bu bölüm genellikle ATATÜRK'ün cumhurreisi seçildiği tarihten ölümüne kadar geçen olayların bilinmeyen yönlerini vermeye çalışacaktır... Yine Kemal Tahir, Rıza Nur, Yakup Kadri, Şevket Süreyya gibi dönemi çok iyi bilen yazarların değerlendirmeleri aynen alınmış, kaynaklar aşağıda belirtilmiştir.

Aslında ATATÜRK DÖNEMİ 1918-1938 arasındaki 20 yıldır... ATATÜRK'ün günah ve sevapları, bu tarihler arasındaki yaptıkları birlikte değerlendirerek mizana vurulabilir... Bunların bir kısmını MİLLİ MÜCADELE ve LOZAN BARIŞI yazılarımızda inceledik... Birincisi SAVAŞ, ikincisi BARIŞ faaliyeti üzerinde durmakta idi... Burada yeni DEVLET'in oluşumu ile ilgileneceğiz.

Amacımız biraz da ATATÜRK dönemindeki aksaklıkları, onun hatalarını ortaya koymak; böylece onun da bizler gibi İNSAN olduğunu göstermektir... Böylece bugünlere kadar yansıyan bazı sıkıntıların kaynağını TESBİT edebilmektir... Yoksa herhangi bir artniyet, veya çamur atma gayemiz yoktur!..

Bu yapılmadığı için, ATATÜRK’ten sonra gelen İSMET PAŞA, MENDERES, DEMİREL, ÖZAL’ın da DÖNEM MUHASEBESİ yapılamamıştır!.. Hatalar, aksaklıklar tesbit edilmeyince, onları düzeltmek mümkün olabilir mi?

BEŞER, HATADAN ÂRİ OLAMAZ!..ATATÜRK'ü hatasız, dönemini kusursuz gösterme çabası; ona sevgi yerine maalesef inançsızlık doğurmuştur.

GAZİ'nin en çok tartışılan kararları SALTANAT'ın kaldırılması, HİLÂFET'in kaldırılması, LÂAİKLİK, idamlar, ve "batıcı" kanunlardır.

Hemen ekliyelim ki, bu hata ve kusurlar ATATÜRK'ü yükselmiş olduğu erişilmez mertebesinden indirmeye yetecek nisbette değildir... Onun binde biri kadar bile bu ülkeye hizmet etmemiş olan İsmet, Menderes, Demirel, Özal gibileri; onun bin katı daha büyük hatalar işlemişler, onların dönemindeki aksaklık, kusur, suistimaller inanılmaz boyutlara ulaşmış; bu kişiler ülkeyi bölünecek, parçalanacak, hatta batacak noktalara getirmişlerdir!..

Bu bakımdan amacımız ATATÜRK'ü kötülemek değildir!.. Biz biraz da ATATÜRK dönemindeki yolsuzlukların, aksaklıkların, alınan yanlış kararların; daha sonrakilerin yanında HİÇ MERTEBESİNDE kaldığını ve bunların büyük kısmının ATATÜRK'ten kaynaklanmadığını göstermek istedik!..

Bir üçüncü amacımız daha var. O da, şimdiye kadar tabu addedilip, sırf "ATATÜRK yaptı" diye hiç aksi düşünülmeyen hususlar üzerinde fikir yürütmek ve gerçekçi bir noktaya gelmektir... Yabancılar bu tarz bir faaliyete "brain storming" diyorlar... Biz "beyin silkeleme" diyoruz... Böylece üst dallarda kaldığı için hiç görülmeyen nice olgun meyvanın derlenmesi mümkün oluyor!

Bir husus var ki, kimse inkâr edemez... O da bazı çok önemli değişikliklerin aceleye gelmesidir... MİLLİ MÜCADELE'nin bile 4 yıl sürmesine rağmen, yani düşmanın ülkeden silahla kovulması 4 yıl almış iken; aynı düşmanla barış 5 ayda tamamlanmıştır!.. İzmir'e girişten 15 ay sonra 5 büyük devletle barış imzalamış, isyanlar bastırmış, SALTANAT'ı yıkmış, CUMHURİYET'i ilan etmiş, HALİFE'yi yurttan kovmuştuk!.. En önemli devrimler de 4 yıl içinde yapılıp bitti!.. Biz bu koşuşturma içerisinde HATA yapmanın kaçınılmaz olduğuna inanıyoruz!

Mesela "saltanatın ilgası" meselesi bize hep ilericilik, medeniyet sembolü olarak gösterilmiştir... Halbuki sahte "atatürkçüler"in kendilerine örnek aldığı BATI ülkeleri, bizim SALTANAT'ı kaldırdığımız tarihte hep KRALLIK'la idare ediliyordu!... ABD, İSVİÇRE ve FRANSA hariç!.. İngiltere, Hollanda, Belçika, Danimarka, İsveç, Norveç hâlâ da kral ve kraliçelerle idare edilirler... Hollandalılar kraliçenin doğum gününde evlerinin önlerindeki direklere bayrak çekerler. Hele İspanya, Franko gibi bir diktatörün vasiyetine uyarak krallık rejimine dönmüştür... Hiç birinde SALTANAT veya MEŞRUTİYET ile idare edilmekten dolayı bir aşağılık kompleksi yoktur... Hiç birinde bir CUMHURİYET özlemi gözlenmez... Hiçbiri de "gerici" veya "geri kalmış" sayılmaz!..

Bu konuda MUSTAFA KEMAL şöyle demektedir:

- "(İDARE SİSTEMİMİZ), HAKİMİYET'i KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLET'in eline veren idaredir, dedim... Hakikatte bugün DÜNYA yüzünde MİLLİ HAKİMİYET'i bu kadar kesin sağlayan, böyle açık belirten başka hiç bir idare yoktur!"

- "Başka idareler ne kadar ilerlemiş, ne kadar gelişmiş olursa olsun, eksikleri ve boşlukları o kadar çoktur ki, günün birinde bizimkine benzer bir idare tarzına ulaşabilmesi için yeni ve önemli değişiklikler yapmak zorunda kalacaklardır!..." (27.4.1923)

Yani, MUSTAFA KEMAL, CUMHURİYET'i başkalarında görüp beğendiği için almış değildir!.. O NEV'İ TÜRK İNSANINA MUNHASIR yepyeni bir idare tarzı kurmak istemiştir. Ve BATILILAR'ın ilerde bizi taklit etmek zorunda kalacaklarını söylemiştir...Bu açıdan CUMHURİYET sistemimizi BATI’dan aldığımızı sanmak, CUMHURİYET ve DEMOKRASİ konularında BATI'yı taklide kalkmak, her şeyden önce MESELENİN ÖZÜ'ne aykırıdır!..

Ancak konunun bir de öteki yönü vardır... BATILILAR aptal mı ki, biz "saltanat kalktı" diye zil takıp oynarken, KRAL ve KRALİÇELER'ine sahip çıkıyorlar?.. Bir yandan da başkalarına da "saltanatı kaldırma, cumhuriyet kurma" baskısı yapıyorlar?..

Elbette ki, değiller!..

SALTANAT, DEVLET REİSLİĞİ müessesesinin DEVAMLILIĞI DEMEKTİR!.. Bu ülkelerde hükümetler çökse de, ülke İSTİKRAR'ında aksama olmaz.

Halbuki TÜRKİYE, aradan 70 küsur yıl geçmesine rağmen DEVLET REİSİ sorununu çözememiştir!.. 1960'dan beri Cumhurbaşkanı seçimi her seferinde problem olur... Yetkileri tartışılır... Hatta bir ara Özal bu meseleyi diline dolamış, boyuna bosuna bakmadan kendi "hanedan"ını ortaya atmıştı!.. Şimdilerde de DEMİREL "rejimin tükendiğini, başkanlık sisteminin gerekli olduğunu, hatta tek parti sistemine dönülmesi gerektiğini" söylüyor!.. (1997)

İkisinin de haklı olduğu bir tek nokta var: 80 yıllık CUMHURİYET tarihimizde 58 HÜKÜMET değiştirdik!.. Yani her hükümet ortalama 1.5 yıl bile dayanamamış!.. Hele bundan ATATÜRK, İNÖNÜ ve MENDERES’in nisbeten istikrarlı dönemlerini ve 5 yıllık askeri müdahale dönemini düşerseniz, her hükümetin ortalama bir yıl bile sürmediğini görürsünüz!..

İşte bu yüzden İTİLAF ülkeleri kendilerini İSTİKRAR içinde tutmak amacıyla KRAL ve KRALİÇELER'ini korurken; ALMANYA, AVUSTURYA, MACARİSTAN gibi düşmanlarını CUMHURİYET ilan edip HANEDANLAR'ını dağıtmaya zorlamıştı!.. (1919) TÜRKİYE'ye de daha ERZURUM KONGRESİ sırasında Albay Ravlingson vasıtasiyle "CUMHURİYET kurulduğu takdirde yardım edileceği" vaadinde bulunulmuştu!... Baş düşmanımız İNGİLTERE tarafından!..

Şu halde saltanatın kaldırılması, bir "devrim" değil, bir "mecburiyet"in sonucu olarak değerlendirilmelidir... Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu konuda MUSTAFA KEMAL çok tereddüt etmiş, mesele PADİŞAH'tan değil, Sadrazam Tevfik Paşa'dan kaynaklanmıştır.

O tarihte TÜRKİYE'de BİR PADİŞAH ama İKİ HÜKÜMET vardı... Yabancılar bizi birbirimize tokuşturmak için Lozan'a iki hükümeti de davet etmişlerdi. Ankara TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ HÜKÜMETİ tabirini kullanıyor, hiç bir zaman ayrı bir DEVLET intibaı vermiyordu... MUSTAFA KEMAL Sadrazam'ı ikna edemeyince, onun bağlı olduğu SALTANAT'ı kaldırarak DEVLET'in ANKARA'dan idare edildiğini ilan etti... Olay bundan ibarettir.

Bu konuda gerçek DEVRİM, DEVLET REİSLİĞİ müessesesini sarsılmaz bir temele oturtmak ve istikrarlı hükümet kurmanın yolunu bulmak olacaktır!..

Bizim DEVLET anlayışımızda KUVVETLER AYIRIMI prensibi yoktur... HAKİMİYET ve İRADE MİLLET'e aittir... MİLLET'i temsil eden DEVLET REİSİ'nin elinde toplanır... Bu konuyu CUMHURİYET bahsinde teferruatı ile işledik.

BAŞKANLIK sistemi bir çözüm olabilir; eğer BAŞKAN olarak ortaya atılan isimler gerçekten TÜRK, gerçekten EHİL, gerçekten PARTİLER ÜSTÜ İSE!.. Bir de her 4-5 yılda bir değişmez ise!.. DEVLET BAŞKANI'nın değişmesi ancak onun büyük bir hata yapması, veya ölmesi ile olmalıdır. (Şu Fransa bile cumhurbaşkanını 14 yıl sonra değiştirdi!.. O da Mitterand'ın ölmek üzere olmasından dolayı!..)

Başkanın yerine gelen de, mutlaka gidenden üstün olmalıdır!... Bütün partilerin, aydınların amacı böyle birini bulup işbaşına getirmek olmalıdır!.. DEVLET'in sürekliliği ve İSTİKRARI ancak böyle sağlanır.

Kısacası, "saltanatın ilgası", DEVLET REİSİ açısından TÜRKİYE'de bir boşluk yaratmış, bu boşluk ATATÜRK, milliyetsiz şef İsmet, hatta Bayar zamanında hissedilmemiştir... Ama 1960'dan bu yana, başımızı ağrıtan çok büyük bir sorundur. Mutlaka yerine SÜREKLİ bir yapı getirilmelidir.

Mesele burada da bitmez!.. Eğri oturup doğru konuşmak gerekir… İSLAM'da SİYASİ GÜÇ ile DİNİ GÜÇ birbirinden ayrılamaz... Bunu MUSTAFA KEMAL'in ağzından İSLAMÎ ESASLARA BAĞLILIK ve MİLLİ MÜCADELE yazımızda vermiştik...

SALTANAT'ın kaldırılması konusu 3 ayrı komisyonda ele alınmış, sonra bu üç komisyon bir araya gelip meseleyi müzakere etmiş ve Rıza Nur ve arkadaşları tarafından hazırlanan teklifi reddetmişti!..

Bunun üzerine MUSTAFA KEMAL komisyon çalışmalarına katılmış, masanın üstüne çıkarak çok sert bir ifade ile:

" Bu behemahal olacaktır. Burada toplananlar, MECLİS ve herkes MESELEYİ TABİİ GÖRÜRSE, fikrimce muvafık OLUR.... AKSİ TAKDİRDE, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal, bazı KAFALAR KESİLECEKTİR!.."

diyerek oradakileri tehdit etmiştir!.. Sanırız bu kanun, ATATÜRK döneminde DİKTATÖR'ce çıkarılan, yani MİLLET'in İRADESİ'ne ters düşülerek çıkarılan ilk kanundur.

Bu bakımdan, o dönemde büyük şaşkınlık yaratmıştı!.. Padişaha sadakat yemini etmiş subaylardan bir kısmı istifa etmişti... Çünkü Abdülmecit Efendi'ye devredilen "hilafet" içi boş bir kabuktan ibaret kalmıştı... Yani tek başına HALİFELİK, ilk andan itibaren YOKOLMA'ya mahkum edilmişti!.. Zaten ATATÜRK NUTUK 'ta "kendisinin Hilafet'in bittiğini bildiğini, ancak ilanı için uygun zamanı beklemek gerektiğini" söyler.

Öte yandan Sultan Vahdeddin, ülkeyi terkederken (17.11.1922) yanına 7 takım elbise, bir merasim üniforması ve 35.000 kağıt İngiliz lirası almış, kullandığı yakut taşlı altın sigara tabakasını bir gün önceden hazineye teslim edip makbuz almıştı!.. "Hain" diye nitelendirilen bu kişi, yurt dışına başka bir tek kuruş, bir tek taş çıkartmamıştır... Lord Kinross bu "kaçış"ın İngilizler ve Kemalistlerce ortak planlandığını yazar.

Vahdettin'in kaçış mektubu şöyledir:

- Dersaadet İşgal Orduları Başkumandanı General Harrington Cenaplarına,

- İstanbul'da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere devlet-i fahimesine iltica ve bir an evvel İstanbul'dan mahall-i ahara naklimi talep ederim efendim. 16.11.1922

 

Halife-i Müslimin Mehmet Vahdeddin

 

Şimdi şöyle bir durup düşünelim... Acaba TEVFİK PAŞA devreden çıkarılabilseydi, prestijini kaybetmiş olan VAHDEDDİN haledilip yerine OSMANLI hanedanından DİRAYETLİ biri getirilseydi, MUSTAFA KEMAL ölünceye kadar MECLİS'in ve HÜKÜMET'in başında kalsaydı, ne olurdu?..

Bu konuda son 50 yılda kafa yormuş bir tek galiba Kemal TAHİR var... Adamın adı o yüzden OSMANLICI'ya çıkmış...Biz de kendi değerlendirmemizi verelim.

Bir defa KIYAMET falan kopmazdı... ATATÜRK'ün çevresindeki en az İSMET PAŞA kadar değerli RAUF BEY, REFET PAŞA, KÂZIM KARABEKİR, MEHMET AKİF, RIZA NUR, MEHMET AKİF gibi değerli kişiler uzaklaşmazdı. PADİŞAH'a sonuna kadar bağlı olmaktan başka günahı olmayan pek çok değerli DEVLET ADAMI'ndan, BÜROKRAT'tan ilk andan itibaren yararlanma imkanı doğardı. Yani meydan İSMET PAŞA'ya kalmazdı!

İkincisi en az OSMANLI PADİŞAHLARI kadar KÖTÜ ve SİLİK kişiliklerle DEVLET BAŞKANLIĞI yapmış olan BAYAR, SUNAY, KORUTÜRK, DEMİREL gibi şahıslardan kurtulmuş olurduk!..

Şimdi kim çıkıp diyebilir ki, ATATÜRK dışında TÜRKİYE, padişahlardan daha ETKİLİ ve ONUR VERİCİ kişilerle TEMSİL edildi?.. Yok böyle bir şey!..

Yine kim diyebilir ki bu CUMHURBAŞKANLARI'nın hepsi tarafsızdı, partilerüstü idi, daha az MÜSRİF'ti?.. Bu da mümkün değil!..

SALTANAT ve HİLAFET'in düzeltilerek sürmesi halinde, MÜSLÜMAN ülkelerle bağımız kopmazdı... TÜRKİYE'nin liderliği devam ederdi... Özellikle HİCAZ bölgesini bize iade etmek durumunda kalırdı BATILILAR... Çünkü işgal ettikleri topraklardaki MÜSLÜMANLAR'ın hiç biri HALİFE varken MEKKE ve KÂBE'nin gavur elinde kalmasına rıza göstermezdi... SURİYE, IRAK, MISIR gibi MÜSLÜMAN ÜLKELER ilerde bağımsızlıklarına kavuşunca büyük TÜRK nüfuslarından dolayı TÜRKİYE'ye tekrar katılmak isteyebilirlerdi.

Biz ATATÜRK'ten başka hiç bir CUMHURBAŞKANI'nın herhangi bir OSMANLI PADİŞAHI'ndan daha üstün, daha başarılı olduğuna inanmıyoruz!... SALTANAT ve HİLAFET'i de İLERLEME'ye, KALKINMA'ya, YENİLİKLER'e engel olarak görmüyoruz!..

Eğer öyle olsaydı, hiç bir ülkede KRALLIK olmazdı!.. PAPALIK müessesesi bugün de devam etmezdi!.. Kıçıkırık RUM PATRİĞİ Bartelamos kendini 300 milyon ORTODOKS'un lideri, FENER'i de MÜSTAKİL DEVLET gibi göstermeye çalışmazdı!..

Bu bakımdan bizim tatlısu frengi aydınlarımızın İNGİLTERE’nin KRALİÇESİ’ne, PAPA’ya toz kondurmayıp, ülkemize çöreklenmiş olan RUM ve ERMENİ PATRİKLERİ’ne ses çıkarmayıp, hatta bunları TÜRKİYE için bir “şeref” vesilesi sayıp; sonra da kalkıp SALTANAT’a ve HİLAFET’e sövmelerini hiç mi hiç anlıyamıyoruz!… Bir şey gavur yapınca makbul, bizde olunca mı kötü? Bu ne biçim zihniyettir???

Bu yüzden de MUSTAFA KEMAL'in SALTANAT'ı kaldırmaktaki ve yerine bir yıl yeni bir SİSTEM koyamamasındaki tereddütü, anlıyabiliyoruz.

(2) Şükrü Efendi bu konuda haklıdır... Eğer MÜSLUMANLAR'ın gerçekten bir DİNİ SİYASİ LİDER'i var ise, herkese sözünün geçmesi gerekirdi.

Ama bu 700'lerden itibaren pek böyle olmamıştı. YAVUZ'dan sonra İSLAM DÜNYASI bir ölçüde bütünleşmiş, ancak OSMANLI'nın zayıflaması sonucu 19. asırda TÜRKİYE hariç hemen bütün İSLAM ülkeleri sömürge haline gelmişti.

Sadece ABDÜLHAMİD'in Malezya, Endonezya, gibi uzak diyarlara bile din adamı göndermesi, bu makamı tekrar güçlendirmiş; Hindistan gibi ülkelerin yararı MİLLİ MÜCADELE'de görülmüştü.

ABDÜLHAMİD'in HİLAFET ve İSLAM politikası o kadar etkiliydi ki, dönemin Japon İmparatoru kendisinden İSLAM'ı Japonlar'a öğretecek DİN ADAMLARI istemişti!.. Yani GAZİ'nin "Halife'yi kim dinler?" anlayışı doğru değildi, gerçek bir HALİFE için!

MUSTAFA KEMAL, 21.1.1921 günü Meclis'te:

- "ÂLEM-İ İSLAM gayet samimi ve vicdani rabıtalarla Makam-ı HİLAFET ve SALTANAT'a merbutturlar. Bütün ÂLEM-İ İSLAM yine o Makam-ı HİLAFET ve SALTANAT'ın temin-i masuniyeti için buna kaadir olan ve buna mütekeffil olan TÜRKİYE DEVLETİ'nin fikriyle hem fikirdir."

demesine, ve Meclis'in "Makam-ı Hilafet ve Saltanat'ın masuniyetini esas olarak kabul etmiş olduğunu" ilan etmesine (29.1.1921) rağmen; daha sonraki iddiası "HİLAFET'in mazinin bir rüyası olup, zamanımızda hikmet-i vücudu olmadığı" şeklinde idi... Yani GAZİ fikir değiştirmişti!

Rauf Orbay hatıralarında bu değişikliğin İsmet'in başının altından çıktığını yazar... Ona göre "İsmet Paşa Lozan'dan bambaşka ve tamamen aksi fikirler ve yaman bir HİLAFET düşmanı olarak" dönmüştü... Ve bu değişiklik, bir gafletten uyanma, gerçeği kavrama değil, "bazı düşman telkinlerine kapılması"ndan ileri geliyordu!.. İşte o telkinler Lozan'da sanki İsmet Paşa'nın danışmanı imiş gibi görüşmeler yapan ve telkinde bulunan Hahambaşı Haim Naum'dan kaynaklandığı söyleniyor!

İsmet Paşa Lozan'da İngilizlerle TÜRKLER arasında bir nevi arabuluculuk rolü oynayan İstanbul Hahambaşısı Haim Naum Efendi'nin telkinleri ile "HİLAFET'in artık ne şekilde olursa olsun TÜRKİYE'de devamına müsaade edilmeyip derhal atılması luzumunu" benimsemişti!.. Allem etti kallem etti GAZİ'yi de kendine uydurdu!..

Acaba GAZİ bu konuda bir hata mı yaptı?.. Elimizdeki büyük bir kozu kaçırmamıza mı sebep oldu?..

Kozun fazla büyük olmadığına delil olarak; Cihan Harbi ve daha sonraki olaylarda müslümanların birbirlerine karşı gayrımüslimler ile ittifaka girmesi, cephe alması, hatta savaşması gösterilebilir.

Ancak ÖNEMLİ olduğuna delil olarak da; HİNT müslümanlarının MİLLİ MÜCADELE'ye yaptıkları maddi yardım ve Eskişehir cephesinde HİNTLİ MÜSLÜMANLAR'ın bize silah çekmemesi gösterilebilir.

HİLAFET, ortak bir İSLAM DİNİ-SİYASİ LİDERİ anlamıyla acaba hâlâ önem taşıyor mu?.. Bu soruya genelde HAYIR diyeceğiz... Delilimiz de aradan 70 yıl geçmesine rağmen MÜSLÜMAN ÜLKELER'in bir araya gelip yeni bir halife seçmemeleridir. Bırakın HALİFE konusunu, MÜSLÜMAN ülkeler İSLAM KONFERANSI'nda bile SİYASİ, İKTİSADİ, DİNİ kararlar alamıyorlar… Ama bu güç TÜRKİYE’nin elinde kalsaydı, böyle mi olurdu, o da başka bir mesele!

Velhasıl bu konuda bir hata varsa bile bu, bazı ATATÜRK düşmanlarının iddia ettiği gibi "ATATÜRK'ün İngiliz ajanı" olarak bu işi yapmış olması değildir. Zaten böyle bir iddia onun için değil; İsmet Paşa ve Rıza Nur için ortaya atılmıştır, o da asılsızdır. Belki GAZİ ile İsmet bunu "gizli" bir anlaşma sonucu gerçekleştirmişlerdir. Ama eminiz, amaç ülkeyi BATILILAR'ın yeni bir baskısından kurtarmaktı!

Öte yandan ATATÜRK, HİLAFET ile birlikte gayrımüslim dini müesseseleri de kaldırmayı düşünüyordu. New York Herald muhabirine şöyle der:

- "Mazide, bilhassa ABDÜLHAMİD'in hal'inden sonra Kanun-i Esasi'mizi, ve Meşrutiyet kavaninimizi GARB'ın medeniyet makinesine imtisalen tadil etmeye çok çalıştık. Fakat bu teşebbüsümüz akim kaldı. Zira her hatvede PATRİKHANELER ve HİLAFET gibi siyasi, dini müesssesatın hukuku ile karşı karşıya geldik."

- "Asırlarca evvel TÜRK-MÜSLÜMAN ecdadımız bu memlekette siyasi, dini selahiyeti haiz rüesa tarafından idare edilmekte olan cemaatler buldular. Bu ilk fatihler muhtelif milliyetleri kendi mutat dini reisleri vasıtasiyle idare etmeyi münasip buldular. Ve bu dini reislere büyük bir selahiyet verdiler."

- "Halifenin ve patriklerin bu imtiyazatı kavaninimizin esasını teşkil etmişti. Partrikhanelerin veya hilafetin itirazatına maruz olmaksızın hiç bir ıslahat idaremize ithal edilemiyordu. Patriklerin hiddetini tahrik etmeden usül-ü tedrisimiz tebdil edilemezdi.!

- "Asırlardan beri Rusya, İstanbul Rum Patrikliği üzerindeki hegemonyası sayesinde, işlerimiz üzerinde muzır bir nüfuz sahibi oldu. Rum, Ortodoks ve Ermeni patrikhaneleri diğer kilise idareleri ihdasını elzem kıldı. O vakit Rum Katolik Patriği'ni, Yahudilerin hahambaşılarını tasdike mecbur kaldık. Protestanlık zuhur ettiği zaman, İstanbul'da bir Prortestan kilisesi mümesssilinin bulunmasını kabul zarureti karşısında kaldık ve Rum Patrikhanesi'nin imtiyazatına müşabih imtiyazlar verdik."

- "Son zamana kadar vergiler kiliseler vasıtasiyle tahsil edilirdi. Bu vergilerin tevzii ve tahsili hakkında bir söz söylenemezdi. TÜRKİYE'de yerleşmiş olan her cemaat, ister resmen selahiyet almış bulunsun, ister bulunmasın, kendi dini mekteplerine ve liselerine malikti. Fakat bu mektepler ihanet projelerine hizmet ettiler."

- "Ermeniler açıkça müstakil bir kraliyet kurmak lehinde çalışıyor, entrikalarda bulunuyorlardı. Bizimle 400 sene yaşamış Rumlar, TÜRKLER'in boyunduruğundan kurtulacakları günü düşünmeye başladılar. Mekteplerinde kendi lisanlarını ve dinlerini talim ettiler ve hükümeti yabancı saydılar."

- "Diğer milletlerle de aynı hal vaki oldu. TÜRKİYE'de mektepler ve kiliseler tahrikatın ocağı idi. Gayrımüslim anasır, hatta MÜSLÜMAN Araplar mekteplerinde TÜRK lisanının talimini ihmal ettiler... Böyle bir vaziyete İngiltere, Fransa, Amerika veya herhangi bir milletin ne kadar zaman tahammül edebileceğini sorarız."

- "HİLAFET'LE BERABER TÜRKİYE'de mevcut olan ORTODOKS ve ERMENİ KİLİSELERİ, PATRİKHANELERİ ile MUSEVİ HAHAMHANELERİ'NİN ORTADAN KALKMASI LAZIMDIR!.." (4.5.1924)

Görüldüğü gibi ATATÜRK, HİLAFET'in kaldırılmasından yararlanıp gayrımüslimlerin dini müesseseleri ile okullarını da ortadan kaldırmak istemiştir.

Ancak Lozan'da ve daha sonra gelen baskılar yüzünden fikrini uygulamaya koyamadı. Yabancı okullardan bir kısmını 1933'de kaldırabildi…. Ama Patrikhane ve kiliselere el atamadı… Olan HİLAFET'e oldu!..Bizce DİNİ açıdan DENGE bozuldu.

Öte yandan HİLAFET sadece MÜSLÜMANLAR için değil, BATILILAR için de bir SİYASİ anlam taşır...MUSTAFA KEMAL bunu şöyle anlatır:

- "İNGİLİZLER taht-ı esaretlerinde bulundurdukları İSLAM ALEMİ'ne karşı daima tazyik edebilmek için kıymetli bir alete, bir vasıtaya muhtaçtırlar. Bu kıymetli vasıta, MAKAM-I HİLAFET'e oturtacakları zattır... İngilizler bir aralık MISIR'da böyle bir vaziyet ihdasına teşebbüs etmişler, HİCAZ'da isyan ettirdikleri EMİR ile yine böyle bir vaziyet arzu etmişlerdir. Yine İNGİLİZLER belki elyevm AFGANİSTAN'da böyle bir oyuncak icadına çalışmışlardır... (İşgalde) Zat-ı Şahane'ye derhal İngilizler gayet geniş bir aguş-u himayet gösterdiler."

- (Halifeliğin kaldırılmasından sonra) "TUNUSLU, MISIRLI ve HİNTLİLER'le sair MÜSLÜMANLAR hakikatte İNGİLİZ tahakkümü altında veya FRANSIZ tabiiyetindedirler... Yakında MISIR'da bir HALİFE tayin edeceklermiş!

Zaten savaş öncesi sadrazam Sait Halim Paşa'ya 100 milyon İngiliz lirası karşılığı HİLAFET'in Araplar'a devrini teklif etmişlerdi!..

MUSTAFA KEMAL , DOĞRU OLDUĞUNA, GEREKLİ OLDUĞUNA inandığı için HİLAFET'i kaldırmıştır. "İngilizlerin her hareketinin bir oyun olduğuna inanırsak, hata etmiş olmayız!" diyen (Meclis Zabıtları, 29.1.1921) MUSTAFA KEMAL, Halife'nin BATI'nın elinde oyuncak olmasından korkmuştur!

Öte yandan güçlü, galip bir TÜRKİYE'nin elindeki HİLAFET'in kaldırılması, elbette ki İngilizler'in işine gelmiştir. Bu suretle müslüman sömürgelerini bir süre daha elde tutabilmişlerdir. Buna karşılık bize yaptıkları baskıyı azaltmışlardır... Belki bununla ilgili olarak bize bazı avantajlar da sağlamışlardır... Ancak bu avantajların GAZİ PAŞA'nın kararında etkili olduğuna inanmıyoruz. Hele bazı kesimlerin iddia ettiği gibi "şahsi menfaati" söz konusu olamaz. O düşünceyle hareket etseydi, MİLLİ MÜCADELE sırasındaki muazzam rüşvet tekliflerini kabul edip hareketin başından çekilirdi... Bu "rüşvet teklifi" olayını da Kemal Tahir anlatıyor. İlerde vereceğiz.

Peki, bu konuda GAZİ PAŞA'nın hatası ne idi?.. Bizce HİLAFET'in eski saygınlığına kavuşturulup kavuşturulamıyacağını araştırmalıydı. Böyle bir koz, o anda zayıf bile olsa, sadece 15 yıl önce etkisini Hindistan'da, Endonezya'da, Malezya'da hissettirmiş; İngilizler'i tir-tir titretmişti.

Bakın 5. Murad'ın torunu Selma Sultan, gelin olarak gittiği Hindistan'daki bu etkiyi nasıl anlatıyor:

- "Hindistan'ın tüm kuzeyi MÜSLÜMAN'dır. MOĞOL(TİMUR) hanedanının İngiliz ordusu tarafından kovulduğu 200 yıldan bu yana, HİNDİSTAN MÜSLÜMANLARI, OSMANLI HANEDANI'nı kendi HÜKÜMDAR AİLESİ olarak benimsemişlerdi. Ezilen bu insanlar MOĞOLLAR gibi TÜRK olan OSMANLI İMPARATORLUĞU'nun haşmetinden teselli bulmuşlardı."

- "1921'de TÜRKİYE'de HİLAFET tehlikeye düştüğü vakit, HİNTLİ MÜSLÜMANLAR daha önce görülmemiş bir şiddetle İngilizler'e karşı ayaklanmış, TÜRKİYE'ye para göndermişlerdi... Bu hareket Gandi ve Hindular tarafından da desteklenmişti!"

- "GAZİ, HİLAFET'e "ortaçağ uru" diyordu. Abdülmecit tahsisatının artırılmasını isteyince "Bir halifenin mütevazı yaşaması gerekir" diye alay etti. 5 Aralık'ta Ağa Han'ın mektubu gazetelerde yayınlanınca kıyamet koptu."

- "Ağa Han HALİFE'nin aşağılanmasını kınıyor ve ona "İSLAM ALEMİ'nin saygı ve güvenini sürdürecek biçimde davranılmasını" istiyordu. Ancak mektup Londra'dan postaya verilmişti. GAZİ, onun üzerine ordu komutanları ile görüştü. Rauf Bey'i tehdit ederek bağlılık yemini aldı ve 24.2.24'de başlıyan görüşmeler 3.3.24'de tamamlandı, HİLAFET kalktı." (Kenize Murad, Saray'dan Sürgüne)

Aslında MUSTAFA KEMAL, HİLAFET'İ KALDIRMAMIŞTIR!.. BU MAKAMI, BİR ŞAHISTAN ALIP TBMM'NİN MANEVİ ŞAHSİYETİNE KATMIŞTIR!.. Yani TÜRKİYE istediği anda bu gücü devreye sokabilir!..

Biz daha önce "İSLAMİ ESASLARA BAĞLILIK İLKESİ"ni açıklarken, "hilafetin kalkmasından sonra, artık her İSLAM ülkesi liderinin kendisini HZ. MUHAMMED'in halifesi gibi görüp, kendi insanına ve diğer müslümanlara hizmet etmesi gerektiğini" belirtmiştik... Eğer bu liderler bir araya gelip TEK BİR MÜSLÜMAN LİDER etrafında toplanmaya karar verirlerse, ona da "hayır" demeyiz.

Aslında bunu biz demiyoruz!.. ATATÜRK diyor:

- "Bütün İSLAM ALEMİ esaret altındadır. Fakat onlar ESARET'ten kurtulduktan sonra BİRLEŞİK BİR MAKAM'ın iidaresine girmek istiyeceklerini düşünmek caiz midir?.. O da başka bir mesele!"

- "Demek istiyoruz ki, ONLARIN KURTULMASI İÇİN MÜŞTEREK BİR NOKTA-I RABITA göstermek suretiyle TARİHİ, VİCDANİ ve DİNİ bir VAZİFE yapıyoruz!" (16.1.1923)

Yani biz "HİLAFET" meselesinin, ancak "İSLAM ÜLKELERİ anlaştığı, ve TÜRKİYE'nin elinde bulunduğu takdirde" tartışılabilecek SİYASİ LİDERLİK olduğuna inanıyoruz... Çünkü Hıristiyan mezheplerin tümünün lideri olduğu bir dünyada, bu konunun zaman zaman gündeme geleceğini biliyoruz... Ancak TÜRKİYE'den başka hiç bir MÜSLÜMAN ülkenin liderini ve İSLAM ANLAYIŞI'nı bu mevkiye layık görmüyoruz.

 

İÇİNDEKİLER

BAŞ SAYFA
GİRİŞ
TÜRKÇÜLÜK İLKESİ
MAHMUT ESAT BOZKURT'TAN TÜRKÇÜLÜK İLKESİ
İSLAMİ ESASLARA BAĞLILIK İLKESİ
TÜRK DİLİ İNKILABI
ORDU MİLLET-ORDU DEVLET İLKESİ
TAM İSTİKLAL İLKESİ
BATI EMPERYALİZMİ İLE MÜCADELE VE ŞARKÇILIK İLKESİ
DEVLETÇİLİK İLKESİ
İZMİR İKTİSAT KONGRESİ KARARLARI
KENDİ AĞIZLARINDAN SERBEST PAZAR PALAVRASI
CUMHURİYETÇİLİK İLKESİ
GÜCÜNÜ MİLLETTEN ALMA İLKESİ
İNKILABÇILIK İLKESİ
YURTTA SULH, CİHANDA SULH İLKESİ
HALKÇILIK İLKESİ
LAİKLİK BİR ATATÜRK İLKESİ VEYA İNKILABI MIDIR?..
 

DİĞER SÖZLERİ

DEMOKRASİ ÜZERİNE SÖZLERİ
HÜRRİYET ÜZERİNE SÖZLERİ
KÜLTÜR ÜZERİNE SÖZLERİ
EĞİTİM ÜZERİNE SÖZLERİ
TARİH ÜZERİNE SÖZLERİ
DIŞ SİYASET ÜZERİNE SÖZLERİ
ÇALIŞMAK ÜZERİNE SÖZLERİ
KADIN ÜZERİNE SÖZLERİ
GENÇLİK ÜZERİNE SÖZLERİ
SANAT ÜZERİNE SÖZLERİ
BASIN ÜZERİNE SÖZLERİ
SPOR ÜZERİNE SÖZLERİ
 

DÖNEMLER

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ
İSTANBUL HÜKÛMETLERİ HAİN Mİ, DEĞİL Mİ?
SULTAN VAHDEDDİN HAİN Mİ, DEĞİL Mİ?
ANADOLU'DA VE TRAKYA'DA YUNAN ZULMÜ VE TÜRK SOYKIRIMI
BALKANLAR'DA TÜRK VE MÜSLÜMAN SOYKIRIMI
NUTUK'TAN : MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ
LOZAN BARIŞI
NUTUK'TAN : LOZAN BARIŞI
ATATÜRK DÖNEMİ
NUTUK'TAN : ATATÜRK DÖNEMİ
MUSTAFA KEMAL'İN BAKANI, MUSTAFA KEMAL'E VE MİLLETE İHANET EDİYOR!
ATATÜRK-MC ARTHUR GÖRÜŞMESİ
İSMET PAŞA MUAMMASI
MENDERES DÖNEMİ
DEMİREL DÖNEMİ
ÖZAL DÖNEMİ
ÖZAL SONRASI KARMAŞASI
28 ŞUBAT SÜRECİ
SONUÇ
 

EKLER

6 TEMEL ESAS
BATI DENEN BİLİNMEZ
HİLAFET MESELESİ
NUTUK'TAN : SALTANAT VE HİLÂFET MESELESİ
DİL EKİ
DİN EKİ
EKONOMİ EKİ
EĞİTİM EKİ
KAYNAKLAR

 

ANA SAYFA