SOK! ISMET PASA ERMENI! MALATYALI DEGIL! INONU MUH. KAZANMAMIS!

http://www.angelfire.com/rnb/atadiyar/ata33.html  http://www.angelfire.com/rnb/atadiyar/ata33c.html den alinmistir.

İSMET PAŞA MUAMMASI

İsmet Paşa TÜRK SİYASİ TARİHİ'nde ibretle incelenmesi gereken sinsi bir yaratıktır!..

Aslında biz İSLAMİYET gereği "ölünün arkasından konuşma"yı sevmeyiz... Ne var ki, İsmet Paşa'nın verdiği zarar ölmesiyle sona ermemiştir... O, hâlâ ülkemizi etkilemekte, onun politikası TÜRKİYE'de "atatürkçülük" sanılmaktadır!..

Bu yanlışa son vermek, ancak İsmet Paşa'yı iyi tanımakla mümkündür!.. Yazımız bu amaçla hazırlanmıştır.

Bu kişinin doğum yerinden, siyasi niyetlerine kadar her şeyi yanlış anlatılmış, yanlış öğretilmiştir!.. 1884-1973 arasındaki uzun ömrü boyunca hep yanlış saflarda yer almış, büyük hatalar ile TÜRKİYE'yi sıkıntıya sokmuş; fakat hep kahraman, hep başarılı, hep akıllı tanınmıştır!..

İsmet Paşa Malatyalı bilinir!.. seçimlere hep oradan katılmıştır. Hatta oraya heykeli bile dikilmiştir!.. Ama Lozan görüşmeleri sırasında Rıza Nur'a itiraf ettiği gibi, BİTLİSLİ'dir!.. Malatya ile ilişkisi, babasının orada "mahkeme başkatipliği" yapmasından ibarettir!..

İsmet Paşa'nın anası ve babası hakkında açık bilgi yoktur... Şevket Süreyya, annesini Deliorman Türkleri'ne bağlar. Babasının da Bitlisli Kürümoğlu soyundan gelme halis TÜRK olduğunu ispata çalışır, ama zorlama olduğu her cümlesinden bellidir... Ama ne anasının, ne de babasının ailesine ait herhangi bir resim, belge gösteremez...

İsmet'in ailesi Malatya'da "Haçikler" diye tanınırdı... Bilindiği gibi "Haçik" kelimesi, Ermeniler'in kendilerine verdikleri addır!..

Yine Rıza Nur'a "Bitlis'te TÜRK var mı?" diye sormasından, kendisini TÜRK saymadığını çıkartmak zor değildir!..(Bak Milli Kıyam, Dr. Rıza Nur) Konuşurken hep ecnebiler gibi TÜRKYA derdi!.. TÜRKİYE kelimesine dili dönmezdi!

İsmet 1907 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girmiş ve Cemiyet'in diğer üyeleri gibi masonluğa bulaşmıştı... Bilindiği üzre, Cemiyet üyesi olup ta mason olmayan tek kişi MUSTAFA KEMAL'di!.. Kendisi 1909 yılındaki 2. Kongre'de "Cemiyet'in masonlukla ilişkisinin kesilmesi" talebinde bulunmuş, ancak bu teklifi rağbet görmemişti. MUSTAFA KEMAL'in o tarihten sonra Cemiyet'le de rabıtası zayıflamıştır... Ancak nedense İsmet'in masonluğu bugün Masonlar tarafından da kabul edilmez... Daha doğrusu birileri bu gerçeği saklar!.. Çünkü İsmet, bilhassa 2. Dünya Harbi'nden sonra, tamamen BATI'ya çalışmış biridir... Onu deşifre etmek istemezler!..

İsmet Paşa'nın en bariz özelliği "çabuk tavır değiştirebilmesi"dir... Buna açık tabiri ile DÖNEK denir. Ama bu dahi onun "meziyet"i olarak değerlendirilmiştir.

İsmet Paşa'nın 1. Cihan Savaşı sırasında hiç bir başarısı yoktur!.. Cihan Savaşı'ndan sonra da hızlı AMERİKAN MANDACISI'dır!.. MUSTAFA KEMAL'in Şişli'deki evinde yapılan müzakerelere katılmazdı... Anadolu'ya sonradan geçenlerdendir... Erzurum kongresi sırasında bile İstanbul'da idi.(23.7.1919) Bahanesi de o tarihte yeni evlenmiş olmasıdır... Karısının koynundan çıkıp gidememiştir!..MUSTAFA KEMAL ülkeyi kurtaracak çareler peşinde koşarken o, Kâzım Karabekir'e "Ağa olup çiftçilik yapmayı" teklif etmişti!.. (Ş.S. Aydemir, 2. Adam 1.Cilt, sf.127)

İsmet Paşa MİLLİ MÜCADELE'nin başarı ihtimalinin arttığını görünce, "mandacı"lıktan vazgeçip, "kuvva-yı milliyeci" olma yolunu seçmiştir... ANADOLU'ya esas geçişi 9 Nisan 1920'dedir.

O tarihten itibaren de MUSTAFA KEMAL'in bir numaralı dalkavuğu kesilmiş, onun hiç bir sözünden çıkmamıştır... Daha doğrusu, "çıkmıyor" görünmüştür!..

Ancak bunu öyle ustaca yapmıştır ki, dalkavuklardan tiksinen ve onları yanından hakaretlerle uzaklaştıran ATATÜRK, son dönemlere kadar bunun getirdiği zararın farkına varmamıştır!..

İsmet Paşa nerede kudretli ve değerli birini görürse, hemen onu tepelemeye kalkardı... İşin kolayını da bilirdi. Rakibini ATATÜRK'e onun şahsi düşmanmış gibi gösterir, onu aldatırdı!.. Böylece çok sayıda değerli insanı ATATÜRK'ün yanından uzaklaştırmış, rakipsiz kalmaya çalışmıştır... Bütün bu marifetlerini ilerde teker teker işliyeceğiz.

İsmet Paşa, yüzüne karşı son derece bağlı göründüğü ATATÜRK'ün arkasından dolap çevirmekten de geri kalmamıştır... Kendi menfi düşüncelerini ATATÜRK'ün samimi dostlarına mal ederek kabulunü sağlamış, hatalarını onların üzerine atarak hem suçlanmaktan kurtulmuş, hem de ATATÜRK'ün yalnız kalmasına yol açmıştır... Maalesef ATATÜRK uzun süre bunun da farkına varamamıştır. Vardığında, neye karar verdiğini ilerde belirteceğiz.

İsmet Paşa sinsi yaklaşımı ile ATATÜRK'ü bazı konularda etkilemeyi başarmış ve onun, yankıları hâlâ süren bazı hatalar yapmasına sebep olmuştur.

O, "inönü" soyadını bile haketmeden almıştır!..

İsmet ne 1. İnönü Savaşı'nı, ne de 2. İnönü Savaşı'nı kazanmıştır!.. Ne de Lozan'da başarı elde etmiştir! Onun hakkındaki bütün efsaneler Cumhurbaşkanlığı döneminde (1938-1950) çıkarılmıştır. İsmet bu dönemde kendisi aleyhindeki bütün belge ve kayıtları da imha ettirmiştir!.

O sadece hata üstüne hata yapmış, ama talihin garip bir cilvesi sonucu, hep son anda başkalarının gayreti ile kazanılan zaferin, başarının üstüne oturmuştur!..

MUSTAFA KEMAL, ANADOLU'nun işgaline direnen grupların başına kolay geçmişti ama, kısa bir süre sonra çevresinde kendisine ayak uydurabilecek fazla adam olmadığını görmüş; hele savaş ciddiyet kazanınca sürekli muhalefet ile karşılaşmıştı.

Vatanperver ama ne yapacağını bilmeyenler, memleketi batırmış olan İttihatçılar, çeteciler, Bolşevikliğe özenenler; İngiliz, Fransız, Amerikan mandacıları, MUSTAFA KEMAL'in başına geçtiği ekibi oluşturan kişilerdi... Bunların arasında kendisine bağlı ve tam olarak güvenebildiği pek az insan vardı.

İşte bu yüzden İsmet Paşa, ANADOLU'ya geçtiği andan itibaren koyunun olmadığı yerde "Abdurrahman Çelebi" olmuştur!..(1)

1. İnönü Zaferi diye bir şey aslında yoktur... Tamamen İsmet Paşa'nın Cumhurbaşkanı olmasından sonra uydurulmuş, hayali bir meydan muharabesidir... Eğer olsaydı, "Siz aynı zamanda milletin makus talihini yendiniz" telgrafı o savaşta çekilirdi!.. O tarihlerde Yunanlar ile meydana gelen çatışmalar da, aslında başkalarının gayreti ile kazanılmıştır.

Ali Fuat Paşa, MUSTAFA KEMAL'in emriyle Moskova'ya gidip, Sivastapol'daki 5 milyon mavzer fişeğini alıp, kaçakçılar vasıtasıyla 24 saatte Sakarya Nehri ağzına taşıtmıştı.

Eğer Ali Fuat Paşa bu cephaneyi yetiştirmeseydi, Yunanlar tüfeklerini omuzlarına asıp istedikleri yere gidebilirlerdi... Çünkü ordumuzun atacak mermisi yoktu!..

Mermiler oradan kağnılarla cepheye yetişmiş, 2 gün sonra 1. İnönü Savaşı diye bilinen çatışmalar başlamıştır!.. Ama İnönü ovasında iki büyük ordunun kıyasıya döğüşmesi gibi bir şey olmamıştır. (9.1.1921) Bu savaş NUTUK'ta 2-3 cümle ile geçiştirilmiştir.

İsmet bey, Çerkez Ethem'i tepeleme konusunu kafasına öyle takmıştı ki, Bursa'daki Yunan kuvvetlerine karşı sadece bir piyade tümeni bırakarak, iki piyade tümeni ve bir süvari tugayını Kütahya yönünde toplamıştı... Uşak'ta bulunan Yunan ordusunun karşı da yalnız bir tabur bırakarak iki piyade tümeni ve yedi süvari alayını yine Kütahya'ya çekmişti.

Türk güçlerinin birbirine girmesi üzerine Yunan generali Meneta, Çerkez Ethem'in işini kolaylaştırmak üzere 4 günlük mütareke aktetti... Bu suretle serbest kalan Ethem'in güçleri Gediz'e giren İsmet Paşa'nın askerlerine saldırdı. (8.1.1921) Yunan ordusu dinlenirken, İsmet Bey'in iki tümeni bozularak Kütahya'ya doğru çekilmeye başladı... Çerkez Ethem onları kovalarken Yunan uçakları da durumu fırsat bilerek İsmet'in ordusunu bombalamaya girişti... İsmet Bey ancak Alayurt, Kütahya dolaylarında sırtını demiryoluna dayıyarak ve taze kuvvetler alarak bir savunma hattı kurabildi... Ethem ise geceden yararlanarak 150 kişilik bir süvari birliğini İsmet Bey savunma hattının arkasına geçirmişti... Çatışma sürdükçe İsmet Bey'in birliklerinden Ethem saflarına sığınanların sayısı arttı.

Aynı gün öğleden sonra İsmet Bey'in askeri talihi parlamadan sönmek üzere iken, Rafet Bey'in süvarileri yetişti... Çerkez Ethem'in sağından ve arkasından saldırdılar. Ancak kurt bir savaşçı olan Ethem bunu düşünmüş, tedbirini almıştı... Rafet Bey'in güçlerini püskürttü.

İşte bu sırada Ethem'in Yunan güçleri karşısında bıraktığı taburdan haber geldi... Uşak ve Bursa'daki Yunan birliklerinin İnönü'ye doğru saldırıya geçmişlerdi... İsmet onların önünü açık bıraktığı için fırsatı değerlendirmek istiyorlardı!..

Çerkez Ethem bunun üzerine İsmet'le uğraşmayı bırakıp Gediz yönüne çekildi... İsmet bir kere daha paçayı kurtardı!.. Çekilen Ethem güçlerini savaşmadan takibe başladı... Bu arada Yunan birliklerinin İnönü'ye doğru yürüdükleri haberini aldı. Aklı başından gitti!.. Çünkü hemen bütün ordu Ethem'in peşinde ve Gediz civarında idi... Eğer Yunan ordusu hızlı bir yürüyüş temposu tutturursa, İnönü'ye varır, Eskişehir'i ele geçirebilirdi!.. Böylece Ankara yolu onlara açılmış olurdu!

İsmet, bunun üzerine yine karar değiştirdi... Kestirmeden gidebilmek için yazın bile üstü karlarla örtülü Murat Dağı'nı dolaşarak İnönü'ye inmeye karar verdi... Türk askerleri toplarla, bütün ağırlıklarla 18 saatlik zorlu bir yürüyüşle menzile vardıklarında, düşmanın henüz gelmemiş olduğunu görerek sevindiler... İsmet'in düşman önünde bıraktığı 24. Tümen gibi küçük kuvvetlerin direnmesi ve yavaş yavaş gerilemesi, Yunan ordusunu engellemiş, Türk birliklerine zaman kazandırmıştı!..

Türk ordusunda 8.500 er, 417 subay, 6.000 tüfek, 18 hafif, 48 ağır makinalı tüfek, 28 top vardı... Arkadan gelen bazı taburlarla asker sayısı biraz daha arttı. Yunan ordusunda ise 15.816 er, 427 subay, 12.000 tüfek, 270 hafif, 80 ağır makinalı tüfek ve 72 top vardı.

Yunanlar İnönü yönündeki ilk saldırıyla birlikte önemli bazı tepeleri ele geçirdiler... Albay İsmet Bey'in yürüyüşü engellemek için yaptığı saldırılar etkisiz kaldı. Durumu Ankara'ya bildirdi... Mustafa Kemal hemen müdahale ederek cepheyi belirli bölgelere ayırdı. Orta cepheyi zayıf bulduğu için bir alay daha gönderdi.

Düşman Çerkez Ethem'i bertaraf edince, kolayca Eskişehir'e gireceğini ve Ankara yolunu açacağını sanmıştı... Ama avurtları çökmüş, soğuktan parmakları mosmor kesilmiş Anadolu çocukları oldukları yerlere mıhlandılar ve düşmanın ilerlemesine fırsat vermediler!..

Ne varki, İsmet'in tanzimiyle orta cephede zayıf kalmış birlikler yoğun sisten düşman askerlerinin kendileriyle kanatlar arasına sızdığını farkedemediler ve birden Türk ordusunun sağ ve sol kanadı arasındaki bağlantı koptu!... Durum ancak sis kalkınca farkedildi... Bunun üzerine İsmet Bey ÇEKİLME emri verdi!.. Yunan kuvvetleri bizim askerlerin İnönü ovasında bıraktığı siperlere girdiler, ancak yeni savunma hattına saldıramadılar... Onlar da yıpranmıştı!..

8 Ocak'ta çatışmadan çekinen İsmet, 11 Ocak 1921'de RİCAT(geri çekilme) emri vermeye hazırlanıyordu ki, güneş doğduğunda Yunan birliklerinin çekilmekte olduğunu gördüler!.. Düşman daha fazla savaşmaktan vazgeçerek, ölülerini, bir kısım silah ve malzemeyi harp sahasında bırakarak batıya doğru harekete geçmişti!..

Bu bakımdan eğer bir "zafer" varsa, bu zafer İsmet Bey'e değil; cephane yetiştiren Ali Fuat Paşa'ya, Karadeniz takalı denizcilere, kağnılı köylülere, o soğukta çıplak ayak düşmana direnen 24. tümene ve isimsiz askerlere, ve yetişip İsmet'i Çerkez Ethem'in elinden kurtaran Rafet Bey'e mal edilmelidir.

Ama acaba Çerkez Ethem gibi değerli bir insanla ordusu, Yunan savaşının en kritik günlerinde silahla bertaraf edilmese, kendisi Yunan kollarına itilmese, olmaz mıydı?.. Başka bir çare yok muydu?

Hasan İ. Dinamo böyle bir sonun Ethem'in kardeşi Reşit Bey ve İsmet Bey tarafından hazırlandığını, birinin Ethem'i isyana, ötekinin çaresizliğe ittiğini söyler... Hele İsmet'in Çerkez Ethem kuvvetleri Yunan ordusu ile savaşırken onlara arkadan saldırması, topa tutması anlaşılmazdır.

Savaştan sonra Rafet Bey'in takibe başladığı Çerkes Ethem, ağabeyi Tevfik Bey'in 300 adamıyla Yunan'a sığındığını öğrenince, sarsıldı... Kendi adamlarını serbest bıraktı... Bilinmeyen bir yöne doğru gitti.

Bu arada Yunanistan'da seçimler oldu... Kralı sürmüş olan Venizelos'un partisi yenildi, kral ülkesine geri döndü... İngilizler'in desteğini alan Yunan ordusu bir daha taarruza geçti. 2. İnönü savaşı başladı (23.3.1921).

Güçlendirilmiş Yunan ordusunda 41.1150 tüfek, 750 ağır, 3134 hafif makinalı tüfek, 220 top ve 2.000 kılıç vardı... Bizde ise 30.108 tüfek, 235 ağır, 55 hafif makinalı tüfek, 102 top ve 4.000 kılıç vardı.

Savaş 7-8 gün sürdü... TÜRK ordusu sürekli savunmada kaldı, elindekini korumaya çalıştı... Karşı saldırılar ancak düşman ilerlemesini durdurmak amacıyla yapılıyordu... İki taraf ta iyice yıprandı.

İsmet Bey Yunan ordusundaki durgunluğu bir genel saldırı hazırlığı diye yorumlıyarak TAM RİCAT emri verdi ve bu kararını 31 Mart'ta Ankara'ya telgrafla bildirdi!.. Telgrafı yemek yerken alan MUSTAFA KEMAL, "Okumaya gerek yok, savaşı yitirmişiz!" dedi.

Oysa aynı anda Yunan ordusu da savaştan bıkmış, yenemiyeceğini zannederek geri çekilmeye başlamıştı!.. O sırada cephede, ÖN SAFLARDA olan BİR SUBAY, Yunanlıların çekildiğini görüp, İsmet Paşa'ya haber göndermiş, "Aman geri çekilme emrini geri alınız!. Birlikleri ileri sürün, çünkü Yunan çekiliyor!" dedi. İsmet gene tereddüt etti.. Ama sonunda buna uydu ve böylece "zafer" kazanılmış oldu!..

İsmet Bey 1 Nisan günü çektiği telgrafta şöyle der: "Saat 6:30'da Metristepe'den gördüğüm durum: Artçı olduğu sanılan bir düşman müfrezesi sağ kanat grubunun saldırısıyla gayrımuntazam çekiliyor... Düşman savaş meydanını silahlarımıza bırakıyor..." Sanki silahlarıyla bir şey yapmış gibi!..

Görüldüğü gibi, 2. İnönü Zaferi de haksız yere İsmet'e mal edilir.. Refet Paşa'ya göre, İnönü zaferinin gerçek kahramanı CEPHEDEKİ O SUBAY, yani MİRALAY FETHİ BEY'dir... ATATÜRK'ün adına çekilen "Siz yalnız düşmanı değil, milletin makus talihini de yendiniz" telgrafı, bu kahraman askere gönderilmeliydi!..

Bu konuyu Yakup Kadri şöyle anlatır:

-" Refet Paşa bir gün bana, "İnönü Zaferi münasebetiyle İsmet'i bir milli kahraman mertebesine çıkaran makalenizi okudum. Çok şairane idi, fakat hakikatle hiç bir alakası yok!" demişti."

"Ben de "MUSTAFA KEMAL PAŞA'nın çektiği telgraf ta mı şiirden ibaret?" diye sordum."

"Refet Paşa kahkahalarla güldü: " O telgrafı yazanın sizin edebiyat arkadaşlarınızdan biri olduğunu bilmiyor musunuz?" dedi."(2)

"Şaşkınlığım, Refet Paşa'nın başka bir sözüyle arttı: "Hem o telgrafta bir ADRES YANLIŞLIĞI var!. İNÖNÜ ZAFERİ'NİN GERÇEK KAHRAMANI MİRALAY FETHİ BEY'e gönderilmeliydi!.."

"Zira ilk ağızda bir hezimete dönmek üzere olan bu muharebe, son dakikada o fırka kumandanının aldığı insiyatif ve sarfettiği gayret sayesinde kazanılmıştır!"

Yıllar sonra, Garp Cephesi Harekat Dairesi Başkanı Kurmay Albay Tevfik Bıyıklıoğlu'nun yazıları da, bu ifadeyi doğrulamıştı... MİLLİ MÜCADELE Kahramanlarından Kılıç Ali de hatıralarında olayı naklederken, MUSTAFA KEMAL’in telgrafı "Sen bir şeyler yaz" diyerek Hamdullah Suphi’ye verdiğini, yazılanların tamamen o şahsa ait ifadeler olduğunu anlatır.

2. İnönü Muharebesinden sonra Garp Cephesi kuvvetleri 15 piyade ve 4 süvari tümeni gibi muazzam bir kuvvete yükseltilmişti... İsmet "paşa" olmuş, ancak yüklendiği bu büyük vazifenin önünde şaşırmış, ve aldığı yanlış savunma tedbirleriyle ordusunu, tekrar toparlanan düşman ordusu karşısında adeta baştan muvaffakiyetsizliğe mahkum etmişti!..

Nitekim Yunan Kralı'nın İzmir'i ziyareti ve verdiği destekle 80.000 kişiye ulaşan Yunan ordusu Bursa'ya girdi... Hemen ardından Kütahya-Eskişehir-Afyon cephesinde, ALTINTAŞ'da ağır bir yenilgi aldık!.. (Bazı kaynaklarda bu mevki ALATAŞ diye geçmektedir.)

Bu mağlubiyet İsmet'in saplantısındandır!.. Yunan'ın tekrar İnönü'den saldıracağı hesabına göre askeri düzen aldı, siper kazdırıp tahkimat yaptı.

Halbuki bu savaştan 2 ay önce Temps gazetesinde General Delarcl adında bir Fransız çok açık şekilde, "Yunanlılar büyük bir hücum yapacaklar!.. Böyle büyük bir hücum için silah, cephane ve erzak gereklidir. Bunun için muhakkak hücumu Afyon'dan yapacaklardır... Çünkü İzmir'den oraya tren var," diye yazmıştı.

İsmet, Afyon yönünden taarruz başlamasına rağmen bunu aldatmaca sandı... Güneyi boş bıraktı... Solda Deli Halit Paşa, onun sağında Albay Nazım'ın kuvvetleri vardı, hepsi kırıldı... Ancak 5 gün dayanabildiler. İsmet yine de takviye güç göndermedi.

Halbuki Fevzi Çakmak MUSTAFA KEMAL'e ve İsmet'e "saldırının Afyon üzerinden olacağını" söylemişti... Albay Nazım şehit düştü. HACI BAYRAM'a gömüldü... Nazım'ın sağında Çolak Kemal'in kuvvetleri de kırıldı. Kendisi zor kaçtı!..

Neden sonra İsmet uyandı, ama gene bir hata yapıp birlikleri mağlubiyetin üzerine gönderdi, sanki onlar da yenilsin diye!... Halbuki saldıran Yunan'ın soluna yüklenmesi gerekirdi.

Gerçekte ALTINTAŞ muharabesinde 13 fırkamız hiç çarpışmamış, oradan oraya koşturup durmuştur!.. Yunan ordusu 5 fırka ile zafer kazanmıştır... Eğer İsmet saldırıda ısrar etseydi, o ordu da yenilir, elimizde hiç kuvvet kalmazdı!.. Bereket bundan çabuk vazgeçip TOPYEKÜN ÇEKİLME emri vermiştir!.. (25.7.1921)

Savaşın başında strateji hatası yapan komutan felakettedir!. Çünkü bu hata savaş sonuna kadar sürer.

Bu savaşta askerlerimiz öyle bir kaçtılar ki, köprüleri demiryolunu bile imha edemediler... Oralardaki sığır ve koyun sürülerini sürüp getiremediler... Bu yüzden Sakarya Savaşı'nda Yunan hem kolay asker sevketti, hem de beslendi... Bu sürüler olmasa Sakarya'da 20 gün duramazlardı.

Oysa Yunanlar Sakarya'dan kaçarken, tren hattını hallaç pamuğu gibi atmışlardı da, aylarca tamir edememiştik.

Demekki, KOMUTAN her ihtimali gözönünde bulundurup, mutlaka bir RİCAT PLANI da yapmalıdır.

İsmet'in bu savaştaki hatası Divan-ı Harp'lik, hatta idamlıktır!..Üstelik Sakarya'ya varınca, "gösterilen mevzide durmadılar" diye iki teğmeni idam etmiştir... Halbuki bütün ordu, bütün komutanlar kaçmıştı.

İsmet'in bu mağlubiyeti üzerine hakkında bir araştırma komisyonu kurulmuş, ancak o "MUSTAFA KEMAL'in emirlerini uyguladığını" söyliyerek kurtulmuştur!.. Ne var ki, savaşta insiyatif komutandadır... Gerektiğinde emirlere karşı gelerek orduyu kurtarmakla görevlidir.

Kaldı ki, o dönemin kurmay albayı Tevfik Bıyıklıoğlu'na göre, İsmet ancak MUSTAFA KEMAL'in direktifi ile ordusunu dağılmaktan kurtarabilmişti!..

Ayrıca Meclis'te İsmet'i Divan-ı Harb'e sevketmek istiyenler olmuş, MUSTAFA KEMAL İsmet'i korumak için kendini siper etmek zorunda kalmıştı... NUTUK'ta da bu mağlubiyeti geçiştirmiştir. Inkilab Tarihi kitaplarında falan "stratejik geri çekilme" diye yutturulmak istenir.

Sabahattin Selek bu hezimetin sonuçlarını şöyle anlatır:

"1921 Temmuz ayında TÜRK ordusu Kütahya-Eskişehir muharebelerini kaybederek SAKARYA gerisine çekilmiştir... Yunan birlikleri POLATLI'ya kadar gelmişti."

"Ordunun büyük kayıplar ile SAKARYA gerisine çekilmesi, ANKARA'da gizlenmesi mümkün olmayan bir sarsıntı yaratmıştı!... 23.7-5.8.21 tarihleri arasında MECLİS'te gizli celseler, uzun toplantılar yapılmıştı... Fevzi Paşa, "Harp kanlı oldu. Ağır zayiata uğradık!.. ANKARA'yı bir hafta zarfında tahliye etmeye, hükümet merkezini KAYSERİ'ye nakletmeye karar verdik, " demişti... Cevabı Dersim meb'usu DİYAP AĞA verdi: "Efendiler, biz buraya kaçmaya mı geldik, yoksa döğüşerek ölmeye mi geldik?.."

Kütahya-Eskişehir yenilgisi, kaybedilen topraklar ve şehirler, tehlikenin ANKARA yakınlarına gelmesi MECLİS'te sorumlu aranmasına yol açmıştı... Tenkitler MUSTAFA KEMAL PAŞA üzerinde yoğunlaşıyordu... Nihayet 5 Ağustos'da BAŞKUMANDANLIK kanunu çıkarıldı.

Bu MAĞLUBİYET üzerine, Yunan kuvvetleri POLATLI'ya yaklaştığı için aileler KAYSERİ'ye gönderildi... Ancak erkeklerden Milli Eğitim BakanıHamdullah Suphi Tanrıöver ile Yunus Nadi dışında kaçan olmadı... Olsaydı,bütün MİLLET paniğe düşerdi!.. Çünkü 125.000 kişilik ordu dağılmış, geriye 25.000 kişi kalmıştı!..

İşte bu yüzden Meclis'te 1921 yılından sonra bir "İsmet Paşa" alerjisi yaşanmış, bunun da zararı onu yanından ayırmayan ATATÜRK'e olmuştur!..

İsmet'in bütün askeri hayatı MAĞLUBİYET'le doludur!.. Herkesce meşhur korkusu ve evhamı bundandır!..

Bu MAĞLUBİYET Enver Paşa, Dr. Nazım, Kusçubaşızade Sami, Küçük Talat gibi İttihatçılar'ın iktidar sevdasını alevlendirdi... Hepsi Batum'a toplanıp TÜRKİYE'ye girmek ve MUSTAFA KEMAL'i devirmek için fırsat kollamaya başladılar... Ayrıca Rodinov komutasındaki Rus kuvvetleri de sınıra yığılmış, sözde onlara yardıma hazırlanmıştı.

Bu tehlikeyi Sakarya Zaferi önlemiş, Enver TÜRKİSTAN'a gitmiştir.

İsmet'e, bu mağlubiyetle sabep olduğu karışıklıklara rağmen, Sakarya Savaşı'nda görev verilmiştir. (23.8.1921) Gerçi MUSTAFA KEMAL, onun ALATAŞ MAĞLUBİYETİ'nden sonra cepheye koşmuş, İsmet'in "Garp Cephesi Komutanı" ünvanı fiilen kalkmıştı!... Yine de hiç bir başarısı olmamasına rağmen, Sakarya Zaferi'nden sonra TÜRKİSTAN'dan gelen üç kılıçtan biri ona takılmıştır!..

Ne Sakarya Savaşı'nda, ne de Büyük Taarruz'da en ufak bir rolü olmayan İsmet, Zafer'den sonra Mudanya Mütarekesi'ni yapmakla görevlendirildi... (9.10.1922) Orada kendisine İngilizler tarafından "Edirne ile birlikte Karaağaç'ı da alacağımız" söylenmiş, ancak gaflet gösterip bunu yazdırmadığı için, daha sonra Lozan'da belge ibraz edememiştir!.. (3)

MUSTAFA KEMAL LOZAN'a önce İngilizce'yi çok iyi bilen, Hamidiye Kahramanı olarak yurt dışında da şöhreti olan Rauf Orbay'ı göndermek istemiş; fakat sonra İsmet'te karar kılmıştı... İsmet Paşa'yı göndermek için önce kendisini Dışişleri Bakanı yapmış, sonra heyete almıştı... Ancak İsmet, karşılaşacağı zorlukları bildiği için gitmek istememiştir.

İsmet, Lozan'da da bir varlık gösterememiş, heyet başkanı olmasına rağmen doğru dürüst bir ekip kuramamış, daima evhamlarının kurbanı olmuştur... (4)

Heyet Başkanı olarak Lozan'ı o imzalamıştır ama, Lozan da onun başarısı değildir!.. Zaten Lozan'ın bir başarı olup olmadığı da tartışılabilir.

Görüşmeler sırasında diğer delegelerden gizli olarak MUSTAFA KEMAL ile haberleşir, ona yanlış bilgiler verirdi... Ne ATATÜRK'ün, ne Başbakan Rauf Orbay'ın, ne Meclis'in isteklerine uygun davranmazdı.

Rauf Bey'in Lozan müzakereleri sırasında İsmet'e çektiği şu telgraf, ibret vericidir:

-" Murahhas Heyet'in Yunan tamiratı hakkındaki hareketi, Vekiller Heyeti'nin talimatına açıklıkla AYKIRI görülmüştür!.."

"Müşgül vaziyette kalan Vekiller Heyeti milli menfaatleri düşünerek, bildirdiğiniz gibi "mühim meselelerin 3-4 gün içinde neticelenmesi" yolundaki kanaatin gerçekleşmesine kadar tutumunu değiştirmeyecektir!.."

"Önceki telgraflarımızda da bildirdiğimiz gibi, diğer meselelerde de fedakârlığın KAT'İYYEN mevzu-u bahs olamıyacağı tabiidir!"

İsmet bu uyarıya da uymadığı gibi, Vekiller Heyeti'nin tutumunu "93 Harbi'ndeki Osmanlı Bakanlar Kurulu"na benzeten ağır bir cevap vermiş, Rauf Orbay'ın Başbakanlık'tan istifasına sebep olmuştur!..

O tarihte Meclis, bilhassa muhalif "İkinci Grup"; değişen stratejik şartlara göre sınırlarda düzeltme yapılması, savaş tazminatı olarak Limni, Midilli, Sakız, Sisam gibi ANADOLU'ya yakın adaların alınması, %71 nüfusu TÜRK olan BATI TRAKYA'nın Yunanistan elinde bırakılmaması, Yunan ordusunun yaptığı tahribatın ödetilmesi, Hatay, Halep, Kerkük, Musul meselesi gibi hususlar üzerinde duruyordu... Bunlardan hiç biri elde edilememiştir!... Lozan sonuçları MUSTAFA KEMAL'e yakın "Müdafaa-yı Hukuk Grubu" tarafından dahi zor içe sindirilmiştir.... Halbuki LOZAN BARIŞI kolay kabul edilsin diye arada seçimler yapılmış, Meclis yenilenmişti!..

Rauf Orbay, Meclis'te LOZAN Anlaşması'nı savunan eski Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey'in "milletvekilleri huzurunda müdafaasını yaptığım bir muahedenin artık kusurlarından bahsetmekten kaçınırım" dediğini belirtir... Yunanlar'dan tazminat alamayışımız, MUSUL'u kaybedişimiz, BATI TRAKYA'da en azından ayrı bir devlet kurduramayışımız, Alman bankalarında müttefikler tarafından el konulan altınlarımızı alamayışımız, 12 milyon İngiliz altını ödediğimiz, ancak İngilizler tarafından el konulan 3 gemiyi alamayışımız, HİLAFET'e bağlı olması gereken HİCAZ bölgesinde söz sahibi olamayışımız bizce LOZAN BARIŞ ANLAŞMASI'nın kusurlarıdır!..

Kaldı ki İsmet, orada heyetimizin kazandığı bazı haklardan, kendi cumhurbaşkanlığı döneminde vazgeçmiştir!..

Rauf Orbay, hatıralarında "İsmet Paşa'nın Lozan'dan çok değişmiş ve kibirli olarak döndüğünü, HİLAFET'in kaldırılmasında da büyük rolü olduğunu" anlatır... İsmet Paşa'nın 17.11.1922'de Muslim Standard gazetesine verdiği beyanatta, "TÜRK MİLLETİ İSLAM'IN KILICIDIR!.. HİLAFET, TÜRK MİLLETİ'NE EMANETTİR!.. Kanımızın son damlasına kadar HİLAFET'i tutup yaşatacağız" demesine rağmen; Lozan'dan dönüşünde tamamen aksi fikir ve kanaatle yaman bir HİLAFET düşmanı kesildiğini söyler... Bunun da "bazı düşman telkinlerine kapılışından ileri geldiğinin" anlaşıldığını belirtir!.. Ve şöyle devam eder:

- "İsmet Paşa LOZAN'da İngilizler'le bir nevi gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbullu meşhur Hahambaşı Hayim Naum Efendi'nin telkinleriyle HİLAFET'in artık ne şekilde olursa olsun TÜRKİYE'de devamına müsaade edilmeyip derhal atılması lüzumu" fikrini tamamiyle benimsemiş bulunuyordu!.."

- "İsmet Paşa kendisini "Avrupa politika alemini ve dünya ahvalini herkesten iyi anlamış ve bilmiş bir politika adamı" olarak tanıtmak becerikliliğini, MUSTAFA KEMAL PAŞA da dahil olmak üzere herkese kabul ettirmişti!.."

- "Bunu böyle kabul edişimiz, bizim GAFLET'imiz olmuştur! Zira MUSTAFA KEMAL PAŞA da, ben de, KARABEKİR ve ALİ FUAT PAŞALAR da, diğer bir çok arkadaşlar da yıllardanberi çeşitli vazifelerle gidip gelerek, dillerini bildiğimiz, matbuatını ve neşriyatını da yakından takip ettiğimiz dış alemin ve bilhass Avrupa politikasının hiç te yabancısı olmadığımız halde; şimdi ömründe İLK defa gittiği Avrupa'da bir kaç haftacı kalan İsmet Paşa'ya " dünya ahvalini herkesten iyi bilen bir dış politika uzmanı" gözü ile bakmak gafletine nasıl düştüğümüzü anlamıyorum!"

- "Büyük Millet Meclisi'ndeki ekonomi politik tahsillerini Avrupa'da yapmış, bu sahada ihtisas sahibi olmuş, muntazaman dünya ahvalini takip eden genç mebuslar bile, Lozan'dan dönen İsmet Paşa'yı dinlerken, ağzından çıkan her sözü mahz-ı keramet telakki edecek derecede tesiri altında kalmışlardı!.."

Aslında ATATÜRK onun ne mal olduğunu bilirdi!... Bunun için görev vermek istemezdi!.. Ama İsmet ne yapar eder, diğerlerini ekarte eder, ATATÜRK'ü çoğu zaman kendine yönelmeye mecbur bırakırdı...

İSMET PAŞA MUAMMASI - 2

Bu durumu en iyi Yakup Kadri anlatıyor:

-" 1923'de Başvekil Rauf Orbay'ın Hariciye Vekili İsmet Paşa'yla arası iyice açıldı, Rauf Bey istifa etti... İsmet Paşa hâlâ Lozan'dan dönmemişti."

"MUSTAFA KEMAL Meclis istirahat salonunda 5-10 mebusa "Kimi başvekil yapalım?" diye sormuştu... Yusuf Kemal Tengirşek "Lozan Muahedesi onun imzasını taşıyor, İsmet Paşa'yı yapın" dedi... Biz de destekledik."

"MUSTAFA KEMAL, "Beni düşündüren sıhhi arızasıdır," diyerek sağırlığını ima etti... "Ben Fethi Okyar'ı münasip görüyorum," dedi... Aslında haklıydı. Çünkü Meclis'te 1921'den beri bir İsmet Paşa alerjisi" vardı." (5)

İşte bu şartlar altında Fethi Okyar zafer sonrasının ilk başvekili oldu...(14.8.1923) Fethi Bey İsmet Paşa'yı Hariciye vekilliğinde alıkoydu... Ancak çok geçmeden Meclis içinde gene çekişmeler huzursuzluklar başgösterdi.

Fethi Bey hükümetinin böyle iki ay gibi kısa sürede zaafa düşmesinin bir sebebi de, Başbakanlık'la Dışişleri arasındaki mizaç ve fikir uyuşmazlığı idi!..(6)

Huzursuzluk Fethi Bey'in çekilmesi ile arttı.(27.10.1923)

1922'de Başvekil ve Vekiller Heyeti seçmek yetkisi Meclis'e verilmişti... Eğer bu hüküm o günlerde "Başvekil Reisicumhur tarafından, vekiller de başvekil tarafından intihap olunur, Meclis'in tasvibine arz olunur" şeklinde tadil olunmasaydı, hükümet kurmak mümkün olmazdı!.. (7)

Bu tadilat, aslında CUMHURİYET'i ilan eden kanunun devamı idi... MUSTAFA KEMAL Cumhurbaşkanı olmuş, Meclis'te seçilemiyen İsmet'i kendi tensibi ile Başbakan yapmıştı... Bununla da yetinmemiş, Halk Partisi başkanlığını da Kasım 1923'de fiilen İsmet'e bırakmıştı!... İsmet Paşa o tarihten 1972'e kadar kesintisiz partinin başında kaldı... Bu erişilmez bir diktatörlük rekorudur... Kanuni Sultan Süleyman'ın 46 yıllık saltanatını aşar!..

Hüseyin Cahit Bey İsmet'i Tanin gazetesinde yazdığı bir makalede şöyle değerlendirmişti:

-" İsmet Paşa'nın seciyesinde pek çabuk alevlenen VEHİMLİ ve KİNDAR bir zaaf farkedilmesi, herkeste hayal kırıklığı doğuracak mahiyettedir... MEMLEKET'i gerçekten sevmek, MEMLEKET menfaatleri uğrunda böyle ŞAHSİ HİSLER'in üstüne çıkabilmeyi istilzam eder!.."

Yakup Kadri şöyle devam eder:

-" İsmet Paşa iktidara geldi de ne oldu?...Meclis'te kaynaşmalar yatıştı mı?.. Ne gezer!..Bu sefer İsmet Paşa'nın bir POLİS REJİMİ kurduğu öne sürüldü."

"Gerçi hücumların ön hedefi zamanın Dahiliye Vekili Ferit Tek Bey idi... Ancak asıl vurulmak istenen İsmet Paşa idi!.. Nitekim hücumlar Ferit Bey, Özel Kalem Müdürü'nün gazetelere düşen bir takım dolaşık işleri yüzünden istifasını verip, çekildikten sonra da devam etti."

"Ortaya bir "Bağdat-Haydarpaşa Demiryolu" davası atıldı... Hükümet demiryolunun eskisi gibi Alman kumpanyasınının idaresinde bırakılmasını, milletvekillerinin çoğu millileştirilmesini istiyordu."

"Nafıa Vekili Muhtar Bey bir vakitler Alman kumpanyasında çalışmış mühendis olarak, MİLLİLEŞTİRME tezini çürütmeye çalışıyordu... Bu hususta öyle gayret sarfediyordu ki, bütün Meclis'te onun Alman kumpanyası umum müdürü Mösyö Hugnen'in adamı olduğu söylentileri almış yürümüştü."

İsmet Paşa'nın MUSTAFA KEMAL'den sonraki İKİNCİ ADAM, ve onun çevresindeki TEK ADAM olmak istemesi; Kazım Karabekir, Ali Fuat, Refet paşalar ile MUSTAFA KEMAL'in arasını bozmuş ve bu kişilerin bir tertibe girmelerine yol açmıştır... Bu kişiler etkili olabilmek için, orduyu ele geçirmeyi lüzumlu görmüşlerdir.

Tam o günlerde MUSTAFA KEMAL asker milletvekillerinin ordu veya Meclis'ten birini tercih etmelerini istiyordu... Paşalar bu amaçla mebusluktan istifa ettiler. İsteklerine uygun olarak Kazım Karabekir 1. Ordu müfettişliğine, Ali Fuat paşa 2. Ordu müfettişliğine tayin edildi... 3. Ordu müfettişi Cevat Paşa ile kolordu kumandanı Cafer Tayyar da bu tertibe dahildi.

Bir yıl sonra orduyu elde ettiklerine inanınca, istifa edip tekrar Meclis'e döndüler.

Gerisini Yakup Kadri şöyle anlatır:

-" Ali Fuat Paşa Konya'dan Ankara'ya dönüşünde Saffet Arıkan'a "MUSTAFA KEMAL ile görüşmek istediğini, bu hususta kendisine delalet etmesini" rica etmişti."

"Biri Devlet Başkanı... diğeri Ordu Müfettişi... O zamanın Ankara'sı gibi avuçiçi kadar bir kasabada bir araya gelemiyor!. Bu mümkün değildi!."

"Çünkü bir gün kimseye haber vermeden sinemaya gitmiştim de, ışıklar sönmeden biri kulağıma eğilip "Sizi köşkten arıyorlar" demişti!."

"O günlerde Meclis'te dolaşan söylentiler, bunun İsmet Paşa'nın bir tertibi olduğu yönünde idi!.. Çünkü Ali Fuat Paşa, MUSTAFA KEMAL ile diğer paşaların arasını bulmaya azmetmişti!."

"Bu kişilerin muhalefeti doğrudan GAZİ'ye değildi!.. Hepsinin emeli de GAZİ ile anlaşmaktı."

"Böyle bir şey İsmet Paşa'nın işine gelir miydi?..GAZİ eski silah arkadaşları ile bir araya gelince, o "vazgeçilmez adam" vasfını kaybetmez miydi?.."

"İşte böyle bir kuruntu içinde olan İsmet Paşa, MUSTAFA KEMAL ile Ali Fuat Paşa'nın buluşup uzlaşmalarını önliyecek tedbirleri almıştır!.."

İşte İsmet böyle bir adamdır!..ATATÜRK'ün arkasından çevirdiği dümenler, onun ölümüne kadar sürmüştür!..

O, ATATÜRK'ün sürekli muhalefet ile karşılaşmasına, zaman zaman bocalayıp hata yapmasına sebep olmuştur!..

Yakup Kadri Terakkiperver Parti'nin MUSTAFA KEMAL'in karşısına çıkması olayını şöyle anlatır:

-" Ulus (Hakimiyet-i Milliye) ve Cumhuriyet'te biz (Başbakan)İsmet Paşa'yı savunmakta idik, ama İstanbul gazetelerinin çoğu muhalefet saflarına geçmişti."(8)

"Hücumlar sertleşmişti. Büyük Millet Meclisi, Fransız ihtilali erkanının birbirini bertaraf etmeye çalıştığı "Convention"ı hatırlatır olmuştu... Halk Fırkası'nda esaslı bir tasfiye şart görünüyordu."

"Bir Akşam Çankaya'da yalnız partinin Merkez İdare Heyeti'yle gizli bir toplantı yapıldı... Her ağızdan birinin adı ortaya atıldı. MUSTAFA KEMAL PAŞA elinde kalem, yazıyordu... Birden durdu, 'Arkadaşlar, bu listeye göre tasfiye yaptığımız takdirde, biz Meclis'te ekalliyette kalacağız!." dedi!..."

"Refet Bey ve arkadaşları "Saltanatçı, Hilafetçi, Cumhuriyet Düsmanı" olarak suçlandıklarında hepsi "Reddederim!" diye bağırıyordu!... Şu halde dava ne idi?..."

"Dava, MUSTAFA KEMAL PAŞA'nın sadece İsmet Paşa'ya bağlanıp kalmaması, eski silah arkadaşları ile birleşmesi idi!.."

"Sonunda muhalif gruptan Zülfü ve Feyzi Beyler çağrılıp dinlendi... Tam o sırada birisi Ali Fuat Cebesoy, Rauf Bey, Refet Paşa, ve Kazım Karabekir Paşa'nın Halk Fırkası'ndan istifa ettiklerini ve Cumhuriyetçi Terakkiperver Fırka'yı kurduklarını bildiren mektuplar getirdi!... Genel Başkan MUSTAFA KEMAL, 'Mesele kendiliğinden hallolmuştur,' dedi."

Ama tabii hallolmadı!..Bu kişilerin amacı MUSTAFA KEMAL'i yıkmak değil, tam tersine onun çevresinde kenetlenmek iken; İsmet onları tasfiye etmiş oldu!

Bir süre sonra İsmet Paşa hastalığını bahane edip görevini bıraktı... Onun kabinesinde görev almış olan Maarif Vekili Mustafa Necati, şu değerlendirmeyi yapar:

-" Her yer haraptı!.. Barınacak sığınak bile yoktu... Evler yıkılmış, yollar geçilmez hale gelmişti. Halk en basit vasıtalardan bile mahrumdu!... El sanatlarını yürüten gayr-ı TÜRK nüfus ortada yoktu... Halk her şeyi DEVLET'ten beklemek mecburiyetinde idi!.. MİLLİ MÜCADELE devrinde halktan alınanların mevcudu tükenmişti!... Vergiler ağırdı, mükellefin bunları ödemesi zordu... Bir FASİT DAİRE içinde olduğumuzu görmemek mümkün değildi!.. Lozan'da elde ettiklerimizi de karşımızdakilerin hazmedemiyeceğinin idrakinde idik... Hükümetin istifası ani kararla ve daha çok Başvekil'in takdir hakkını kullanması ile oldu!" (Milli Mücadele Defteri)

İşte bu sözler İsmet Paşa'nın her zaman yaptığı gibi, zoru görünce kaçtığının delilidir!..O, bu davranışı ile sadece beceriksizliğiniortaya koymakla kalmamış, kendisini Meclis'in temayülü hilafına Başbakan yapan MUSTAFA KEMAL'i de yüzüstü bırakıp gitmiştir!..

Yerine yine Fethi Okyar başbakan oldu... İsmet Paşa'nın bir daha dönmemesi mümkündü... TÜRKİYE gerçekten bu adamdan kurtulabilirdi.

Ancak Fethi Okyar'ın Şeyh Sait İsyanı'ndaki umursamaz tutumu, ve olayın arkasındaki yabancı güçleri sezememesi; MUSTAFA KEMAL'i gene İsmet'e muhtaç etti!.. İsmet'in temkinli, evhamlı tavrı burada işe yarıyabilirdi. Zaten etrafında başka adam kalmamıştı ki!..

Bu gelişmeleri de Yakup Kadri'den takip edelim:

-" Şeyh Sait Vakası denilen büyük silahlı gericilik hareketi Fethi Bey hükümetini gafil avladı."

"Fethi Bey o geniş ve yığın halindeki ayaklanmayı, Doğu'da sık görülen dağ eşkiyalıklarından biri telakki etmişti... Bir kaç kıta jandarma ile bastırılacağını zannediyordu!.. Milletvekillerinin büyük kısmı da bu kanaatte idi."

"Ama Heybeliada'da dinlendikten sonra dönmüş olan İsmet Paşa, durumu hiç te böyle değerlendirmiyordu... Ona göre isyan ordunun müdahalesini zaruri kılacak kadar vahimdi... Fakat bir türlü Fethi Bey'i uyaramıyordu."

"Bir gün Köşk'te GAZİ ile poker oynuyorduk... İçeri bir yaver girdi ve GAZİ'ye bir telgraf verdi... GAZİ çatık kaşla, "Götürün bunu Başvekil'e verin" dedi."

"Fethi Bey telgrafa şöyle bir göz gezdirdikten sonra yavere geri verdi ve oyuna devam etti... ATATÜRK, "Şimdi bunu İsmet Paşa'ya götürünüz," dedi... İsmet Paşa aldı, okudu ve yerinden fırlayarak telaşla bir cigara yaktı!.."

"ATATÜRK bize dönerek "işte iki adam arasındaki fark... Şeyh Sait çeteleri Şemdinan'a gelip dayanmışlar!.." dedi... Yani durum sadece ciddi değil, tehlikeli idi!."

"Buna rağmen Terakkiperver erkanı ile Halk Partisi hizipçileri isyanın ordu kuvvetiyle bastırılmasına şiddetle karşı çıktılar... Aralarında Kazım Karabekir gibi paşaların bulunduğu bu grup "kardeş kanı dökülmesi"nden, "iç savaş"tan söz ediyorlardı... İktidar kanadı da çok ağır ithamlarla saldırıyordu."

"Sonradan ATATÜRK'ün Nutuk'ta belirttiği gibi, Şeyh Sait isyanında muhalif gruptan bir çok kişinin parmağı olduğu, vesikalarla ortaya çıkıyordu!.."(9)

"İşte İsmet Paşa böyle bir hengame sonucu, bir elinde Şark'taki ayaklanmayı ordu ile bastırma, diğer elinde de Takrir-i Sükun Kanunu, tekrar iktidara gelmişti!.." (3.3.1925) (10)

Takrir-i Sükun ile Terakkiperver Fırka kapatıldı, gazeteler ve muhalifler susturuldu... İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Kel Ali epey adam astı... İsyan bastırıldı... Ancak bu olaylar paşalar ile GAZİ'nin arasını daha da açtı... ATATÜRK öldüğünde çoğu hala ona "küs" idi.

İsmet hastalık bahane ederek görevden ayrılması ile tekrar Başbakan oluşu arasındaki kısa sürede ne yapmış ne etmiş, Meclis'te kendisine bağlı bir grup meydana getirmişti!.. Fethi Okyar bu konuda şu değerlendirmeyi yapar:

-" LİDERLİK üzerinde GAZİ MUSTAFA KEMAL, söz götürmez OTORİTE idi!... FAKAT, kendisini hemen İsmet Paşa takip ediyordu!.. İki lider arasında başkaca kuvvet dengesi mümkün değildi!.. HALK FIRKASI içinde o günlerin söyleyişi ile MÜFRİTLER denilen grubun Hükümet Reisliği için tek adayı, İsmet Paşa idi..." (Üç Devirde Bir Adam)

İsmet Paşa ise, bu şartlar altında geldiği iktidardan uzun süre gitmedi, ve sinsice ATATÜRK'ten sonraki ikbalinin temellerini attı... Doğu'da alınan tedbirleri ihmal ederek, bugüne kadar yansıyan Kürtçülük hareketini besledi.

Bu iddiamız çok şaşırtıcı gelebilir... Ama gerçektir!.. MUSTAFA KEMAL, DOĞU ve GÜNEYDOĞU MESELESİ'ne büyük ehemmiyet veriyordu... Bölgede 30.000'i mavzer olmak üzere 160.000 silah toplanmıştı!.. Buradakiler fakirdi de, bunca silahı alacak parayı, mermiyi nereden buluyorlardı?.. (Bu soru, şimdinin de en önemli sorusudur.)

Bunun için, isyan bastırılır bastırılmaz çıkarılan 1505 ve 1515 sayılı kanunlar çıkarıldı... Bölgedeki arazi istimlak edilecek, sonra TÜRK veya TÜRK KÜLTÜRÜ'ne bağlı göçmenlere tahsis edilecekti!..

Ayrıca isyana sebep olan 500 kadar ağa ve aşiret reisi de, batıya göç ettirildi... Bu kişiler Ermeniler'den kalan toprakların ve evlerin üzerine de oturmuşlardı!.. Topraklar ellerinden alınıp otoriteleri kaldırılınca, gerekli hukuki ve sosyal zemin hazırlanmış oldu... Artık o bölgenin her bakımdan TÜRKLEŞMESİ için hiç bir engel kalmamıştı!..

Ancak MUSTAFA KEMAL'in kafasında uğraşması gereken pek çok konu vardı... Bu meselenin teferruatı ile ilgilenemedi... Başbakan olan Mandacı İsmet te, bölgeye yerleştirilen Rumeli göçmenleri ile ilgilenmedi... Aradan yıllar geçmesine rağmen, Doğu'ya gidenlere tapu verilmedi... Batı'ya göç ettirilen ağalara ise, 1934 yılında geri dönme izni verildi!.. Bunlar, Medeni Kanun'un 639. maddesini çarpıtarak, Ermenilerin boşalttığı toprakları şahsi mülkleri haline getirdiler!.. 2510 sayılı kanunla da dağıtılmamış topraklarını geri aldılar!.. Neticede büyük ümitler ile doğuya yerleştirilmiş olan Rumelili göçmenler gruplar halinde Bursa yöresine kaydı.

Rauf Orbay'a göre; İsmet "Paşa daha kuvvetli olmak, rakipsiz uzun süre iş başında kalmak hırsını tatmin için", karşısına çıkması ihtimali olan gerçekten dürüst ve idealist insanları bir punduna getirip MUSTAFA KEMAL PAŞA'nın yanından uzaklaştırıyordu!..

ATATÜRK, bir süre sonra İsmet Paşa'dan kurtulmak için onun karşısına Serbest Fırka ile Fethi Okyar'ı çıkartmaya çalıştı... (2.6.1930) Bu faaliyete girişirken, sanki geleceği görmüş gibi, şöyle demişti:

- "Ben CUMHURİYET'i şahsi menfaatim için kurmadım!.. Hepimiz faniyiz!.. Ben öldükten sonra, ARKAMDA kalacak bir İSTİBDAT MÜESSESESİ'dir!..Ben ise, MİLLET'e miras olarak bir İSTİBDAT MÜESSESESİ bırakmak, ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum!.. Mesele, memlekette CUMHURİYET'in şahısların hayatına bağlı kalmıyarak kökleşmesidir!"

Fethi Okyar ATATÜRK'ün teklifini kabul ederek bir muhalefet partisi kurmasını şöyle açıklar:

-"İsmet Paşa'nın hodbinliği, nihayetsiz iddialı tavrı, hudutsuz mevki hırsına eklenen yetersizliği ve etrafında cereyan fecaatler yüzünden memleket bir uçuruma doğru sürüklenmekte iken, haykırmamak elimden gelmiyordu!"

Serbest Fırka'ya giren Ağaoğlu Ahmet Bey de durumu, ATATÜRK'ün önünde İsmet Paşa ile şöyle tartışmıştı:

Ağaoğlu -"Paşam, öyle bir çevre içinde yaşıyoruz ki, Hükümet'in icraatını tenkit için kimsede şevk ve cesaret bırakılmamıştır."

İsmet - "Emekli Kanunu Fırka'da müzakere edilirken, pekala siz de söz aldınız ve kanunu tenkit ettiniz."

Ağaoğlu - "Tenkit ettim, ama neye yaradı?..Ben kürsüde iken, sözlerimi mebusların tasvip ettiğini yüzlerinden ve hallerinden görüyordum... Fakat hemen kürsüye geldiniz ve kanunu savundunuz!.. Ondan sonra da bana hak veren mebuslar kanunu kabul ettiler."

Bahsedilen kanun "bir saat" vekil sandalyesinde oturan bir zatın, vekillikten çekildikten sonra 150 lira emekli maaşı alması hükmünü ihtiva ediyordu!.. Bu, o güne göre inanılmaz yükseklikte bir maaştı!..

"ATATÜRK, bunun üzerine Fethi Bey'e, "Fransa'da vaziyet nasıldır?" diye sordu... Fethi Bey:

- "Fransa'da düşen vekillere böyle bir emekli maaşı söz konusu olmaz!.. Böyle bir kanun geçse, kamuoyu kıyameti koparır," cevabını verdi."

Bu söz üzerine İsmet Paşa şu hayret verici cevapla kendini savunmuştur:

- "Bu kanun sadece vekillere değil, mebuslara da emeklilik hakkını temin ediyor!.. Ahmet Bey idealisttir... Gerçeklerden anlamaz!.. Ben Hükümet Reisi sıfatıyla mebus arkadaşlarımın menfaatine ilişkin bu meselede muhalif kalamazdım!... PARA MESELESİ'dir!.. Gerçeklere riayet lazımdır!"

Görüldüğü gibi, İsmet Paşa milletvekillerine şahsi menfaat temin eden kanunlar vasıtasıyla onları safına çekmesi bir yana; milletvekillerinin kendi maaşlarını fahiş oranlarda yükseltip, kendilerine olmayacak imtiyazlar tanıyan kanunlar çıkartmalarına da, emsal teşkil etmiştir!..

MİLLET'in nefretini çeken bu uygulama, İsmet Paşa ile başlamıştır!.

Neticede, halkın kendisine olan tepkisini, ATATÜRK'e karşı imiş gibi göstermeyi de başardı bizim İsmet Paşa, ve muhalif partiyi 3 ayda ekarte etti!.. Kemal Tahir bunu şöyle anlatır:

- "Serbest Fırka kapanmadan iki gün önce Cumhuriyet'te Yunus Nadi:

"Ya partinin başına geç, devrimleri koru, ya da biz sensiz bunu yapacağız!." diyordu."

"Yunus Nadi bu gücü kendinde bulamazdı!.. Öyleyse partiyi eline geçirmiş olan İsmet Paşa, GAZİ'yi göreve çağırıyordu!.. (Yoksa) GAZİ'yi sarsalamak kimin haddine?.."

"GAZİ politika yaptı, Fethi Bey'i İsmet Paşa'ya kurban verdi!.."

"Ancak uzun yıllar sonra, İsmet Paşa'yı görevden alıp Celal Bayar'ı başbakan yapabildi!.."

ATATÜRK "politika" yaptı, ama mecburdu!.. Koca GAZİ, memleketi yöneten partiyi İsmet'e kaptırdığını, aslında Meclis'te hiç te güçlü olmadığını sezmişti!.

Fethi Okyar da bu gelişmeye, yanlış hedefler seçerek yardımcı olmuştur... Onun yanlış tercihleri, partisinin gerici bir hüviyet almasına yol açmıştı. 3 ay içinde partiyi kapatmak zorunda kaldı... İsmet Paşa olaydan daha da güçlenmiş olarak çıktı... 1937'e kadar rakipsiz kaldı!..

Şevket Süreyya bu konuda şöyle yazar:

- "İsmet Paşa her şeye rağmen TEK PARTİ ADAMI idi ve öyle kalacaktı!.."

- "Hatta bir kısım politikacılar, GAZİ'nin yeni bir parti yaratma teşebbüsünü, "İsmet Paşa'nın sivrilmiş otoritesi"ne ve "söz sahipliği"ne karşı saydılar... Onlara göre GAZİ, artık harf, dil, tarih ve kültür işlerine kendini vermişti... HER ŞEY GAZİ'NİN ELİNDE GÖRÜNMEKLE BERABER, İSMET PAŞA HÜKÜMETTE TEK SÖZ SAHİBİ GÖRÜNÜYORDU!.."

Gerçekten öyle idi!.. ATATÜRK CHP'yi İsmet'e bıraktığı gibi, şahsiyetleri açısından Meclis'e girmesini istediği bir kaç kişinin dışındaki mebusların tercihine de karışmazdı!.. GAZİ'nin aslında parti teşkilatının tercihine bıraktığı sayının büyük kısmı için, İsmet ne yapar eder, kendine çok yakın ve sadık adamların listeye alınmasını ve seçilmesini sağlardı... Arada bir çıkan muhalifleri de terörü ile sindirirdi... Böylece Meclis görüşmelerine fazla katılmayan, Köşk'ten çıkıp halkın arasına fazla karışamıyan GAZİ'ye her şey, "süt liman" görünürdü.

Yalnız burada iki hususu birbirinden ayırmak gerekir... İSMET'in GAZİ'yi aldattığı bir gerçektir!... Ama bu durumu, bazılarının yaptığı gibi "ATATÜRK, İsmet Paşasız bir şey yapmazdı" diye yorumlamak son derece yanlış olur.

Böyle düşünenler ATATÜRK'ün bir gün sofrasında "Bir lokma ekmek yiyor, bir kadeh rakımı şuracıkta rahat içiyorsam, bunu İsmet'in sayesinde yapabiliyorum!" demiş olmasına bağlarlar...

Halbuki ATATÜRK'ün çok yakını KILIÇ ALİ, hatıralarında "olayın başka türlü olduğunu, ATATÜRK'ün bu sözü ettikten sonra karşısında oturanlara göz kırptığını, yani İsmet'in böyle kendini bir halt sanmasıyla dalga geçtiğini" anlatır!.. (Bakınız: ATATÜRK'ÜN HUSUSİYETLERİ, Cumhuriyet Yayınları 1998)

İşin kandırmaca, aldatmaca yönü çok önemlidir!.. İsmet, GAZİ'nin çevresinde öyle bir "koruma" halkası oluşturmuştu ki, istemediği kimse o kordonu aşıp GAZİ'ye kolay ulaşamaz, GAZİ de canının istediği gibi Köşk'ten ayrılamazdı!.. Bir seferinde tek başına "kaybolup" şehre inmişti de, adeta yer yerinden oynamıştı!..

(1)- Bu kısımda daha önce verdiğimiz bazı bilgileri tekrarlamak durumunda kaldık... Sıkıcı olduysa özür dileriz... Ancak her BÖLÜM ayrı bir kitapçık gibi olduğu için, kendi içindeki bütünlüğü de sağlamak zorunda idik….. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu değerlendirmeler de büyük ölçüde Rıza Nur, Yakup Kadri, Şevket Süreyya, Fethi Okyar, Rauf Orbay, Kılıç Ali, İsmet Bozdağ ve Kemal Tahir'in eserlerinden alınmıştır.

İsmet Paşa'nın "Abdurrahman Çelebi" olması meselesine gelince, biz demiyoruz, onu "2. Adam" diye göklere çıkartan Şevket Süreyya diyor:

" MİLLİ MÜCADELE'den SULH DEVRİ'ne geçen ve MECLİS'te yer alan sivil kadro içinde de "lider" ve "önder" vasfı gösteren şahsiyetler belirmedi... Böyle olunca da İsmet Paşa, TEK ADAM'ın hemen bütün hayatı boyunca yanında ve siyaset alanında bir 2. Adam olarak kaldı." (İkinci Adam Cilt 1, sf.281)

(2)- "Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makus talihini de yendiniz" cümlesini taşıyan telgrafı, aslında Hamdullah Suphi Tanrıöver yazmış, MUSTAFA KEMAL okumadan çektirmiştir.

(3)- Şevket Süreyya Mudanya görüşmelerine katılan General Harrington'dan şu satırları nakleder:

" Halledilmesi gereken 6 nokta bulunuyordu. İkisini hallettik, ikisini de konferansın umumi heyetinde görüşmeye başladık... Geri kalan ikisi ise Boğazlar ile jandarma adedinin tesbiti konularıydı...Daha önceki konuşmalarımda İsmet, Çanakkale konusundaki fikirlerini kabul etmemi istemişti... Bunu kat'iyetle reddetmiştim. Ne vakit ki, daha fazla bir şey elde edemiyeceğini anladı :

 

-"J'accepte! (kabul ediyorum!)"

diye bağırdı...Jandarma miktarı hususunda da daha fazla zorluklar bekliyordum. 10.000 rakamını kabul edeceğini söyledi, 8.000 üzerinde mutabık kaldık... O da, ben de ferahladık!.."

Görüldüğü gibi İsmet, öyle "müthiş" bir "müzakereci" filan değil, teslimiyetçidir!... Kurtarabileceğinden çok daha azını elde edip, İngiliz generali "ferahlat"mıştır!.. Aynı tutumu Lozan'da da sürdü.

KÂMRAN İNAN nefis eseri HAYIR DİYEBİLEN TÜRKİYE'de TÜRK DIŞIŞLERİ'nin yabancılara hep EVET demeyi politika olarak benimsediğini, bu yüzden çok kaybımızın olduğunu belirtir...İşte CUMHURİYET DÖNEMİ DIŞ SİYASETİ'ndeki bu YES-MAN (EVET EFENDİMCİLİK) tavrı İSMET'in MUDANYA'daki J'ACCEPTE demesiyle başlamıştır... ATATÜRK bir ölçüde frenliyebildi. Ama onun ölümünden sonra dejenere DIŞİŞLERİ kadrosu İSTİSNASIZ her BATI isteğine EVET çekti!..

(4)- İsmet'in Lozan'daki marifetlerini LOZAN BARIŞI yazımızda uzun uzun ele aldığımız için burada tekrarlamıyoruz... İbretle okunması gerekir.

(5)- Herhalde ATATÜRK'ün kastettiği asıl "arıza" İsmet'in Meclis'te yarattığı bu alerji idi.

(6)- Yani İsmet Paşa Rauf Bey'le olduğu gibi Fethi Bey'le de geçinememişti!.. İsmet'in evhamı gibi, huysuzluğu da meşhurdur.

(7)- Hele İsmet Paşa'yı başvekil yapmak hiç mümkün olmazdı... Ona bütün Meclis karşı idi. İsmet Paşa başbakan olduğu zaman dövizin ne olduğunu bilmiyordu!..

(8)- Görüldüğü gibi muhalefet; paşalardan Meclis'e, Meclis'ten basına ve halka yayılmıştır... Ancak bu muhalefet ATATÜRK'e değil; hep İsmet Paşa'ya karşıdır... Onun "milli şef" olmasından sonra da bütün halk karşısına geçecek, İsmet de ülkeyi demir yumrukla yönetmeye kalkacaktır.

(9)- Tarih nasıl da tekerrür ediyor!.. Şeyh Sait isyanından telaşlanan İsmet'in oğlu Erdal Efendi'nin SHP-DEP ittifakıyla Meclis'e soktuğu Kürtçü milletvekilleri, evlerinde terörist saklıyorlar, sahte sağlık karneleri ile yaralı militan tedavi ettiriyorlar, DEVLET'in aldığı tedbirleri kuryeler aracılığı ile PKK'ya bildiriyorlardı!...(1993) Çoğu, parasını DEVLET'in ödediği telefonlarla, bölücü hainler ile uzun görüşmeler yapıyordu.

Bu şeytan ruhlu ailede şeytan tüyü var!.. Bütün bu ihanetin müsebbibi Erdal Efendi, 50. hükümette "Dışişleri Bakanlığı"na lâyık görüldü!.. Ne diyelim!..

(10)- Biz daha evvel söyledik: Bu tip isyanların hep "İsmet Paşa'nın iktidarda olmadığı" dönemlerde çıkması, ve o iktidara gelince "ayaklanma" olmaması, bizi hep pirelendirmiştir. Konunun gerçekten incelenmesi gerekir.

(11)- Bu terör meselesini de biz uydurmuyoruz... Falih Rıfkı Atay diyor ki:

- " Nüfuzu o kadar büyüktü ki, bugün kendisinden lâğubalice bahsedenlerin, İsmet Paşa sofraya gelince, ağızlarını bile açamadıkları sayısız akşamları hatırlıyarak içimden gülüyorum."

Bu tavır sık gördüğümüz bir davranışı hatırlatır... Patron karşısında el pençe divan duran şefler müdürler; gariban memurlar karşısında kral kesilir. "Patron gitsin, ben sana yapacağımı bilirim," diye oturduğu yerden gözdağı verir.

(12)- Buna benzer bir durum son IRAK-AMERİKA savaşında görülmüştür... Saldırıya uğrayan İSRAİL'i savaş dışı tutup ARAPLAR'ın tepkisini önleyen AMERİKA, İSRAİL'e bu fedakârlığı karşılığında 15 milyar dolar vermeyi kabul etti... TÜRKİYE, İsrail'in 30 katı büyük bir ülke olmasına rağmen bu yardımı 30 yılda alamıyor!..Aldığının çoğu da HİBE değil, KREDİ!..

(13)- Gayrımilli Şef burada kendini şöyle savunur:

- " Biz bu harbi İngiltere, Fransa, Rusya ile aynı safta karşılamak istedik... Ama Rus-Alman beraberliği, müttefiklere ve TÜRKİYE'ye karşı en şiddetli ithamlarla patlak verdi... Yani harpte beraber olacağımız cephe, ikiye ayrılmış oldu."

İyi ya!.. Almanya, İtalya ile ittifaka girmiş... Sana da "Bana cephe alma yeter. Sırf bunun için sana EGE ADALARI'nı vereyim!" demiş... Rusya, BATI ile taahhüde girmenden rahatsız olmuş...Senin yapacağın, onların nasırına basar gibi SAVAŞ İTTİFAKI imzalamak mı?..

Bizce o dönemde hem Almanya, hem de Rusya ile "saldırmazlık" anlaşması imzalanması, İngiltere ve Fransa'ya da verilen taahhütlerin hafifletilmesi gerekirdi... Halbuki, İsmet ne yapmıştır?.. General Weyland'ın eline harbe girecekmiş gibi bir "ihtiyaç listesi" vermiştir... Bu liste hiç bir şekilde karşılanmadı. Zaten karşılansa, ve TÜRKİYE harbe girseydi; halimiz 1. Dünya Harbi'nden beter olurdu!

Hoş, burada Sovyetler'in "Boğazlar'ı birlikte savunmak" gibi bir talebi vardı ama, BATI ile imzaladığımız anlaşma da, "Eğer İngiltere ve Fransa; Yunanistan ve Romanya'ya verdikleri garantiler yüzünden harbe girerse, TÜRKİYE'nin de onlarla çarpışacağı" hükmünü taşıyordu!.. Yani, yağmurdan kaçarken, tam anlamıyla doluya tutulmuştuk!

Üstelik Molotof bizi, "TÜRKİYE, bir gün bu hareketine esef etmiyecek mi?" diyerek tehdit etmişti... Çünkü anlaşma her ne kadar "Sovyetler'e karşı TÜRKİYE'nin cephe almıyacağını" belirtiyor ise de, Sovyetler TÜRKİYE'ye saldırdığı takdirde hiç bir garanti vermiyordu!..

Nitekim savaş bitip te Sovyetler TÜRKİYE'den toprak isteyince, BATILILAR hiç tepki göstermediler... TÜRKİYE'yi yalnız bıraktılar.

Kaldı ki, Sovyetler Romanya meselesini kendi işleri sayıyorlardı... Bu yüzden bir savaş çıkarsa, TÜRKİYE kendini savaşın ortasında bulacaktı!

BATILILAR, Üçlü İttifak'a dayanarak bizden pek çok taleplerde bulundular... İşte ikisi:

- İngiliz harp gemilerinin Boğazlar'dan geçerek, İngiliz uçaklarının TÜRKİYE'den havalanarak Almanlar'a saldırması, (Mayıs 1942)

- İngiliz uçaklarının TÜRKİYE'den havalanarak Bakü petrol kuyularını, Batum rafinelerini bombalaması (1942)

Eğer bunlardan bir teki bile uygulansaydı, felaket olurdu!.. TÜRKİYE hiçbir menfaati olmadığı halde, istikbalini BATI'ya işte böyle bağladı!.. O günden beri de kurtaramadı.

Burada yine tekrarlıyalım ki, TÜRKİYE'nin RUSYA ile arasının iyi veya kötü olması önemli değildir!... ÖNEMLİ olan RUSYA'nın BATI ile arasının BOZUK olmasıdır. Bu, STRATEJİK KURAL'dır!.. Ancak o zaman iki taraf ta TÜRKİYE için KESENİN AĞZINI AÇARLAR!..

ÜÇLÜ İTTİFAK bizi korumadığı gibi, EGE ve AKDENİZ'de güvenliğimizi dahi sağlıyamamış, deniz ticaretimiz Almanlar tarafından engellenmiş, Saldıray adlı denizaltımız ise İngilizler tarafından "alman" sanılarak vurulmuştur.

(14)- Öte yandan BATILILAR, TÜRKİYE'nin gerçekten ihtiyacı olan malzemeleri karşılamak konusunda mırın kırın ediyorlardı... Hem bizi savaşa sokacaklar; İstanbul, İzmir, Adana, Ankara ilk günden bombalanacak; hem de bu beyler onlar için girdiğimiz bu savaşın masrafını üstlenmiyecekler!.. İşte BATI açıkgözlülüğü!.. Hoş, biz bu dolmayı Körfez Savaşı'nda da yuttuk!. 75 milyar dolar zarara girdik.

(15)- Savaş sırasında bir Milli Korunma kanun çıkartılmış, bu kanun İsmet döneminde tam 8 kere tadil edilmiştir... Ancak İsmet meseleleri bir bütün olarak düşünemediği için istenilen sonucu vermemiş, uygulanamamış, suistimalleri önliyememiştir... Şevket Süreyya fotoğraf kağıdını rafta bulundurmadığı için tanınmış bir tacirin uzun süre hapsedildiğini; öte yandan binlerce sahte ekmek karnesi basan kişinin "bu karneler sahte sayılmaz, şu köşesi aslına benzemiyor" bahanesiyle serbest bırakıldığını yazar... Halbuki, o dönemde İstikal Mahkemeleri gerekir; bütün kaçakçı, sahtekar, vatan hainlerinin şiddetle cezalandırılması icab ederdi.

(16)- Bu sözler "türkçe"leştirilmiş EZAN'ın değiştirilmiş halidir... "türkçe" EZAN da bizce büyük bir hata idi... Menderes'in tekrar Arapça ezana dönmesi çok yerinde olmuştur... Hele 1950'den sonra dükkânların adları yabancılaşırken, şarkıcılar bilmedikleri dillerde İtalyanca, İspanyolca, şarkılar söylerken ve milletin bundan zevk aldığı iddia edilirken; bütün MÜSLÜMANLAR'ın ortak çağrısı olan Ezan'ın "millileştirilmiş" olduğunu savunanlar, komik durumu düşmüşlerdi!...

Yapılması gereken Ezan'ı Türkçeleştirmek değil; sadece 6 cümleden oluşan, ve İSLAM'ın temel ifadelerini ihtiva eden bu çağrının anlamını okullarda öğretmekti!..

(17)- Burada yanlış propogandası yapılan bir hususu dile getirip, İsmet'i temize çıkartmak istiyoruz.

Yurdumuzdaki gayrımüslimler "varlık vergisi"nin sadece kendilerinden alındığı ve ayırım yapıldığını iddia ederler!.. Hatta bunu tarih bilmez yapımcıların marifeti ile televizyona çıkıp bir kaç kere belirtmişler, kimse de cevap verememiştir.

Halbuki varlık vergisi, durumu iyi sayılan herkesten alınacak idi... Görüldüğü gibi fahişeler bile bundan âri tutulmamıştır... Eğer bir ayırım yapılmış ise, o da yine Kemal Tahir'in ifadesinde görüldüğü gibi, zenginlerin, bilhassa gayrımüslimlerin kayırılması şeklinde olmuştur... Şevket Süreyya şöyle bir tablo verir:

Adı......................... Borcu ................... Ödediği

Hamparsun Erkman... 400.000 ....5.000 TL.

Arşak Çuhacıyan....... 400.000 ........ 800

Samoel Varon.......... 240.000 ......... 8.100

Yorgi Beyko............. 200.000 .......... 100

Gad Granko ............ 375.000 ..... 1.000

Artin Topaloğlu ......... 210.000 ...... 600

Paskalidis................ 450.000 ............ ---

Kostantin Kürkçüoğlu.... 200.000 ..... 200

Bir fahişeden bile 6 aylık memur maaşı kadar vergi alınırken, zengin gayrımüslimler yukarda gösterilen kadarını vermişlerdi!... Varlık Vergisi'nin yükü de TÜRK'e binmiştir. Biz olsaydık, İsmail Ağa'nın pavyona yatırdığı 40.000 lirayı, öte yandan gayrımüslimlerin borcunun iki katını alırdık!.. Çünkü onlar bu ülke için hiç kanlarını dökmediler. Bari altınlarını döksünler!..

(18)- İsmet sadece korkak değil, aynı zamanda müteredditti... Harbin başlangıcında İngiltere-Fransa safında yer almış, Almanlar Fransa'ya girince fırt diye Almancı olmuş, ta 1943 başına kadar da Almanya'nın kazanacağından emin olarak bu tutumunu sürdürmüştür... Bu saplantısı tıpkı Alataş Mağlubiyeti'nde Yunan'ın İnönü'den saldıracağı saplantısına benzer!.. Bu yüzden Stalin'i bize düşman etmiştir...

İsmet'in gereksiz zamanlarda arslan kesilip TÜRKİYE'yi harbe sokmayı düşündüğü de olmuştur. Mesela Kasım 1943'de Tarih Kongresi üyelerini kabul ettiğinde:

"Gün pek yaklaşmıştır. Siz öğretmensiniz... Milleti bu zarurete alıştırmalısınız. TÜRKİYE bu harbe katılacaktır." demiştir!

Bilindiği gibi, 1. ve 2. Dünya Harpleri emperyalist ülkelerin dünyayı kendi aralarında pay edememelerinden çıkmıştır. 2. Dünya Harbi'nde Almanya-Sovyetler-Japonya ittifakı en saf insanları bile şaşırtacak bir özellik taşır... Biri faşist, biri komünist, biri kapıtalist üç ülke. Biri katolik, biri ortodoks, biri budist üç millet!.. Üç benzemez!.. Onları bir araya getiren sebep, İngiltere-Fransa-Amerika'nın sömürgecilik ile dünyanın üçte ikisini ellerinde tutmaları ve başkalarına pay vermeye yanaşmamaları idi... Bu üç ülke genelde protestandı. Beyaz deyince akla bunlar gelirdi.

Bir kere daha belirtelim ki, bizim yerimiz ne ilk ittifak, ne de ikincisi!..Biz bunların hangisinin safında savaşırsak savaşalım, "gurka"lardan,"zenci"lerden farkımız olmaz. Çünkü sadece onlar için ölmüş oluruz... Bizi aralarına almazlar, pay vermezler.

Kaldı ki, TÜRKİYE ne emperyalisttir, ne kapitalist!.. Ne katoliktir, ne budist!.. Onun "batılılaşmak" hevesi, Kemal Tahir'in çok doğru teşhis ettiği gibi, "ben de senin gibi sömürgeci, kan içici olmak istiyorum, pay almak istiyorum" anlamına gelir... Vermezler!

Kaldı ki, biz o tıynette değiliz, beceremeyiz!.. Bizim yerimiz ATATÜRK'ün dediği gibi MAZLUM MİLLETLER'in safı!.. TÜRKLER'in yanı, MÜSLÜMANLAR'ın önderliği!.. Buna da izin vermezler, rahat komazlar ama, başka çare yok!.."Gurka"lıktan iyidir!

TÜRKİYE bu emperyalistleri birbiriyle tokuştura tokuştura, bu yamyamların birbirini yemesini sağlıyarak ayakta kalabilir... Yoksa onlara insan eti servisi yaparak değil!..

İşte biz "TÜRK CUMHURİYETLERİ'ne BATI ile birlikte girme" teşebbüsünü bu yüzden "garsonluk" olarak görüyoruz... Çok tehlikeli buluyoruz!..

(19)- İsmet'ten sonra bu konuda azgınlaşan, Turgut Özal'dır!.. O da Araplar'ın parasına tamah ederek toprak satışına ruhsat vermiş, ve Suriyeliler'in GAP bölgesinde toprak almasına sebep olmuştur... Bu arada Avrupalı düşmanlarımızın müstesna bölgelerimizden, tabii kaynaklarımızın yoğun olduğu yerlerden ne kadar toprak aldığı meçhuldür.

Biz bu toprak ve tesis satışı üzerinde çok hassasız!... Artık kaybedecek bir karış toprağımız, bir tek tuğlamız yok!.. Yabancılara satılan her bina, her arazi ülkemizden bir parçasının düşman eline geçmesi demektir.

Dünya bu tür ülkeler ile doludur... Haiti, Hawai, Pasifik Adaları yerli halkın değil, artık Amerikalılar'ın, Fransızlar'ın, Japonlar'ın ülkesidir!.. Esas sahipleri orada sadece uşaklık ve turistlere soytarılık yaparak karınlarını doyurabilirler.

Biz buna layık değiliz!.. İnsanımız her ne kadar Özal sayesinde paraya tapmaya başladı ise de; artık gerçek benliğimize dönmenin, haysiyetli İNSAN olmanın zamanı gelmiştir.

Açıkçası biz toprağını satmakla, karısını satmak arasında fark görmeyiz!.. Böylelerine de "pezevenk" nazarıyla bakarız!..

Eski TÜRKLER, "AT, AVRAT, PUSAT! DERLERMİŞ!.. BİZ "AVRAT, TOPRAK, UÇAK!" DİYORUZ!.. Bu üçüne sahip çıkmadan artık dünyada şerefli yaşamak mümkün değil!

(20)- Yanlış anlaşılmasın!... KARAYOLLARI'nın elbette gelişmesi gerekiyordu... Ama bunun için DEMİRYOLLARI'nın feda edilmesi gerekmezdi!.. O dönemdeki bağımlılıktan hala kurtulmuş değiliz. Hala yakıt ihtiyacımızı karşılayacak seviyeye ulaşmış değiliz... Otomobil, kamyon fabrikalarımız var ama, onlar dahi dışa bağımlı. Lisansla çalışıyor.

Halbuki ATATÜRK'ün başlattığı DEMİRYOLU hamlesi ile bu sektör dışa bağımlılıktan kurtulmuş, kendi vagon hatta lokomotifini imal edecek seviyeye gelmişti.

Eğer İsmet Paşa'nın gizli taahhüdü olmasaydı, biz çoktan "HIZLI TREN" sistemine geçmiştik... Demirel'in 1995'de bu konudan bahsedebilmesinin sebebi, İsmet Paşa'nın tahhüdünün 1997'de son ermesi, ancak o tarihten sonra böyle bir şeye kalkışabileceğimizdir.

(21)- İsmet gerçek bir lâik-din dışı kişidir!.. Onun bu yönünü gizlemek isteyen kızı Özden Toker, müze yaptıkları Pembe Köşkü ziyaretçilere gezdirirken, bir odayı "İsmet Paşa'nın ibadet odası" diye göstermektedir!...

TÜRKİYE'de müslüman hiç bir insanın özel "ibadet odası" yoktur!... Çünkü İSLAM'da kişiler için özel ibadet mekanlarına gerek yoktur!.. Camiler,mescitler fert için değil, CEMAAT içindir... Öyleyse, bu oda da neyin nesi?..

Biz söyliyelim: Bu oda İsmet Paşa'nın İslami ibadet mekanı değil, özel "mason ritueli" yaptığı odasıdır!..Ancak İsmet'in masonluğu pek bilinmez... Kendisi yabancılar tarafından "tekris" edilmiştir de ondan!

(22)- Bu konuyu TÜRK DİLİ İNKILÂBI bahsinde ve DİL Eki'nde uzun uzun anlattık... Fazla detayına girmiyeceğiz.

(23)- Bu açılma 1950'lerden sonra artar, 1970'lerden sonra ise çılgınlık halini alır!.. İstanbul'da oturup "köy" romanı yazanlar türer... Bazı aydınlar hem İstanbul'un "köy"leşmesinden şikayet eder, hem de gecekondulara arka çıkarlar... Teröristler hakkında "Darağacında Üç Fidan" diye destan yazanlar bile çıkar!..

Biz ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ için destan yazan MEHMET AKİF'i hatırladıkça, teröristlerin vurduğu askerlerimizi unutup hainlere ağıt düzenleri gerçekten şaşkın buluyor ve acıyoruz!..

(24)- Bu yozlaşma da 1960'lardan sonra hızlanır... Şair, yazar, besteci, şarkıcı, ressam, heykeltraş sayısında inanılmaz bir artış olurken; eserlerin seviyesi ve kalitesinde de korkunç bir düşüş yaşanır... Bunlardan bazıları zıpırlaşır. Aziz Nesin gibi kendi insanına "geri zekâlı, aptal" diyen mi istersiniz, Nobel Ödülü alabilmek için yurt dışına çıkıp TÜRKİYE'yi jurnalliyen Yaşar Kemal gibilerini mi?.. Bazısı da YOL, 40 M. KARE ALMANYA, İSTANBUL KANATLARIMIN ALTINDA, HAMAM, HAREM gibi TÜRKİYE'yi kötülemekle görevli film siparişleri alır dışardan... Mükafatı da "uluslararası ödül"dür.

Velhasıl İsmet Paşa'nın "atatürkçü" politikası sayesinde aydın kesim, bir demir heykelcik veya üç kuruşluk menfaat için ülkeyi satacak kadar tiynetsizleşmiştir!

(25)- Hep söylediğimiz gibi, bir DEVLET'in temelini TOPRAK sistemi teşkil eder. OSMANLI DEVLETİ'ni 624 yıl yaşatan TİMAR sistemi idi. SELÇUKLU'da da olan bu sistemi FATİH SULTAN MEHMET perçinlemişti.

OSMANLI TOPRAK meselesini nasıl çözmüştü?.. TOPRAK Padişah'ın yani Devlet'in Rakabesi, Velayet-i Amme'si, yani MİLLET adına mülkiyet murakebesi altında idi... Çok sıkı kaidelere göre düzenlenmiş esaslar dahilinde geçici olarak şahıslara tahsis edilirdi... TİMAR, ZEAMET, HAS adı altında toplanmıştı. Sipahilere, kılıç erlerine, ordu mensuplarına, Ocak gazilerine, veya onların çocuklarına, paşalara, beylerbeyine, vezirlere, şehzadelere DİRLİK olarak tahsis edilirdi. Yahut ta padişahın mülkiyetinde bırakılırdı.

OSMANLI'nın sistemini tam olarak yerleştiremediği Doğu ve Güneydoğu Anadolu, bazı Arap sancakları, Rumeli'de Bosna-Hersek, Eflak, Boğdan gibi yerlerde eskiden olduğu gibi feodal sistem veya toprak mülkiyeti sürdü... Bu bölgelerde mülkün vergisi, oranın hakim veya beyinden tahsis edilirdi.

TİMAR sisteminin uygulandığı bölgelerde ise, toprak bir çift öküzün işliyebileceği arazi olarak hesap edilir, ÇİFT adıyla köylüye tahsis edilirdi... DEVLET'in malı olan toprak babadan oğula geçen bir sistemle köylüler tarafından işlenir, topraksız köylü görülmezdi.

Üç yıl işlenmiyen veya kaidelere uymayan çiftçilerin toprağı bedelsiz olarak alınır, başkalarına tahsis edilirdi... Toprağı DEVLET namına murakebe eden SİPAHİLER veya BEYLER, VEZİRLER daima değişirdi. Ancak ÇİFTÇİ kuralları çiğnemedikçe değişmezdi... Bu suretle hem topraksız köylü yoktu, hemde Avrupa'daki gibi bir feodalite, asil sınıf oluşmamıştı... Toprağı işliyenler ile işletenler arasında pek ihtilaf çıkmazdı. Kadılar anlaşmazlıkları kolaylıkla çözebilirlerdi. (Bak Kanunname-i Al-i Osman, 1602, çeviren Hadiye Tuncer, 1962, Tarım Bakanlığı yayınları, Osmanlı İmparatorluğu'nda Toprak Hukuku, 1962)

Aslında İKTA tabir edilen bu sistemin kurucusu 2. Halife Hz. ÖMER'dir... Ondan SELÇUKLULAR'a geçmiştir. OSMANLI'lar ilk başta fethedilen toprakların beşte birini padişaha ayırıyor, kalanı da gaziler arasında pay ediyordu... Böylece bir süre sonra beyler padişahtan ve dolayısiyle devletten zengin olmuşlardı. Yıldırım'ın Timur'a esir düşmesi üzerine oğullarından Musa Çelebi, Şeyh Bedreddin'in telkini ile beylerin toprağına el koymak istedi... Bunun üzerine beyler Mehmed Çelebi'yi desteklediler. O padişah oldu. Daha sonra Fatih Sultan Mehmet konuya el attı. Başta Çandarlı Halil Paşa olmak üzere bazı beyleri idam pahasına, topraklarını devletleştirdi... Ancak iktidarı güvenle sürdürebilmek için de yerli beylere değil, devşirme beylere dayanmak durumunda kaldı... Bir süre sonra yerliye dönmek gerekirdi, ama olmadı...

İmparatorluktaki 32 eyaletten 23'ü HAS, 9'u SALYANE idi... Yani 23'ü devletleştirilmiş, 9'u da özel mülkiyetin olduğu, yıllık vergiye tabi idi...(Eflak, Boğdan, Bosna-Hersek, Yemen, Habeşistan, Tunus gibi) HASLAR; CEBELÜ, ZEAMET, TİMAR diye bölünürdü.

Bu sistemin bir tamamlayıcısı da VAKIF TOPRAKLARI idi... (Bak Ahkam-ül Evkaf, Ömer Efendi) SELÇUKLULAR'dan beri varolan bu sistem gene DEVLET'e bağlı idi.

Ancak o "muhteşem" diye yutturulan Kanunsuz Süleyman, damadı Rüstem Paşa başta olmak üzere bazı kişilere toprak bağışladı!.. Sipahi ve TİMAR sistemi onun döneminde bozulmaya başladı. Elinde toprak bulunanlar bunu ailelerine devredebilmek için, VAKIF sistemini de dejenere ettiler... Ancak o dönemde DEVLET güçlü olduğundan bu bozulma hemen fark edilmedi.

1729'da ZEAMET usülü kaldırıldı... Zeamet kaldırılınca DEVLET'in toprakları sahipsiz kaldığı için, kapanın elinde kaldı... Yaygınlaşan İLTİZAM usülü sorunu çözmedi. Mütegallibeler, toprak ağaları peydah oldu. Bazıları kendileri asker toplayıp DEVLET'e kafa tutmaya başladılar... Rumeli'de Pazvantoğlu, Çorum'da Çapanoğlu bunların en azılıları idi. Bilhassa mülkiyetin baştan beri varolduğu Doğu'da ağalar beyler yeni topraklara da el koyup bunları tescil ettirmenin yollarını aradılar.

1826'da YENİÇERİ OCAĞI kaldırıldı... YENİÇERİ OCAĞI'nın kaldırılmasından sonra yeni ordu hemen devreye giremediğinden ülkelerde büyük karışıklıklar yaşandı... Hatta Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'nın oğlu çıkan ihtilaf üzerine Konya'ya kadar dayandı.

TANZİMAT işin tuzu biberi oldu... 1839'da eski toprak kanunları kaldırıldı... 1858'de serbest çiftçiliği getiren, alım satıma izin veren ARAZİ kanunu yürürlüğe girdi... Böylece TOPRAK'ta ŞAHSİ MÜLKİYET ve TAPU uygulaması başladı... Arazi beşe bölündü:

1- Arazi-i Memlüke: mülkiyete geçirilebilen topraklar

2- Arazi-i Mevkufe: vakıf toprakları

3- Arazi-i Emiriye: Hazine'ye ait topraklar

4- Arazi-i Metruke: müşterek köy arazisi, yol, çarşı, pazar yerleri

5- Arazi-i Mevat: ölü, işlenmiyen topraklar

Aynı şekilde vergilerin 1. Süleyman'dan beri mültezimler, ayan tarafından toplanması usülüne de son verildi... Vergi memuru da maaşlı oldu. Aşar vergisi bütün ülkede onda bir olarak tesbit edildi. (1840)

"Yenilikçi" diye yutturulan 2. MAHMUD, YENİÇERİLER'i topa tutunca, ve hemen arkasından TANZİMAT rejimi gelince, çözülme başladı... Ayan takımı başıboş kaldı. Toprak ağasına dönüştü... 1858'de Arazi Kanunu çıkıp tapu verilmeye başlanınca bunlar DEVLET'e ait olup ta köylünün işlediği hemen bütün toprakları kendi mülkiyetlerine geçirdiler... BATI'daki FEODALİTE'ye benzemese de yarıcı, murabacı tarzı topraksız bir köylü tabakası oluştu. Ağalık, beylik türedi... Aşar vergisini DEVLET adına toplayan bir EŞRAF sınıfı türedi. Bunlar zenginleştikçe köylü yoksullaştı.

Cumhuriyet'le birlikte bu karışık duruma Ermeniler ve Rumlar'ın terkettiği topraklar eklendi... Binlerce hektar toprak kapanın elinde kaldı... Ayrıca ormanlar, mer'alar yağmalandı... Menderes dönemi ile birlikte gecekondular ile şehirlerdeki hazine hatta tapulu araziler işgal edildi... "Mülkiyet hakkı kutsaldır" diyenler, oy uğruna ne DEVLET'in mülkünü, ne de şahıslarınkini korudular.

(26)- İktidarda olanlar kendilerine karşı ayaklananları asma hakkına sahiptirler!.. Ancak vatana ihanet edenlerin, kaatillerin de asılması aynı şekilde gereklidir... İsmet'in birini uygulayıp, diğerine karşı çıkması; çifte standart göstergesidir.

(27)- Bu kişinin daha sonra kendi başbakanlığında çıkardığı "kapıcılar yasası" da milletin başına dert olmuştur... Dağdan gelip külhanbeyi gibi davranan, hiç iş yapmayan, apartman sakinlerini taciz, hatta tehdit eden kapıcılar işten atılamaz hale gelmiştir... Hele 1977-80 döneminde yasadışı örgütler kapıcıları "devrim olduğunda, apartmanları siz idare edeceksiniz" diyerek teşkilatlandırmışlar, Âdeta ajan gibi kullanmışlardır... O dönemdeki pek çok suikastte saldırıya uğrayan kişinin oturduğu apartman kapıcısının mutlaka payı vardır... Ve tabii Ecevit'in de vebali!

(28)- Bu konuda duyduklarımız korkunç boyutlardadır... Bazı maden mühendislerinin, Maden Teknik Arama Enstitüsü'nde çalışırken tesbit ettikleri madenleri DEVLET'ten gizledikleri; sonra emekliye ayrılıp kendi adlarına ruhsat aldıkları, veya bu bilgileri yabancılara satıp onlarla ortak çalıştıklarını öğrendik... Ayrıca tahlillerin gerektiği gibi yapılmadığı, çoğu zaman başka maddeler ile karışık bulunan değerli elementlerin ziyan olup gittiği de bir gerçektir.

Bu konuda duyduğumuz bir rivayeti, uzmanların ilgilenmesi dileğiyle naklediyoruz: 1970'li yıllarda Bulgarlar'a Muğla civarındaki bir madenden kömür satılmaktadır...Bir ara makinalarda arıza olur. Kömür işletmesi, oradan çıkan kömür yerine Kütahya kömürlerinden göndermeyi teklif eder... Ancak Bulgarlar kabul etmezler. Bizimkilerin Kütahya kömürünün çok daha kaliteli olduğunu söylemeleri dahi onların fikrini değiştirmez. Bunun üzerine madenciler kuşkulanırlar ve Muğla yataklarından çıkan kömürü tahlil ettirirler... Kömür yatağının civarında Uranyum bulunduğu, Bulgarlar'ın aslında o kömürü Uranyum için satın aldıkları tesbit edilir!..

Doğru mu, bilemeyiz...Ancak 1993'de Kırgızistan'da Kanadalı Kumtor şirketinin 3500 metrelik dağlarda altın arama ruhsatı için bir başbakanı trafik kazasında(!) öldürttüğünü, gözünü altınla birlikte bulunan uranyuma diktiğini biliyoruz!..

Ayrıca yabancı şirketler tarafından açılıp petrol bulunduğunda kapatılan kuyular, işletilmeyen madenler de bu soygunun bir parçasıdır... 1996 yılında ERBAKAN, Balıkesir'deki SODA madenini işletmeye açarak ABD tekelini kırmaya kalkınca, başına gelmedik kalmadı.

(29)- Biz hep söyleriz... EKONOMİ, SANAYİ, TARIM hep bir savaştır!.. Düşman daima sizin üretiminize, piyasa payınıza göz diker!.. Tıpkı ülkenizi işgâl etmek istediği gibi, bunları da teslim almak; kendine tâbi kılmak ister. Bu yüzden yapmıyacağı şey yoktur!.. Zararlı böcek, hastalık sokup pahalı ilaçlarını satmaya çalışır... Ürünün kalitesini düşürüp kendisininkinin değerini arttırmayı amaçlar.

O yüzdendir ki, "tarım uzmanı" niteliğindeki kişileri birer ajan gibi kabul edip her hareketlerini takip etmek, tavsiye ettikleri hususları, "yardım" diye verdikleri malzemeleri laboratuvarlarda iyice tahlil edip denemeler yapmadan kullanmamak gerekir.

(30)- Tansu Çiller de böyle yükseldi, iktidara geldi... Yalnız o da Demirel'in hatasını yapmaya başladı.

Demirel'in sonunu getiren, seçim konuşmalarında "Avrupa'da ne varsa, bizde de olacak!" sloganıyla ortaya çıkmasıdır!..

Bu ifade, "Biz de Avrupa kadar uçkuru düşük, ırzı kırık, uyuşturucuya, alkole müptela olacağız... Filimlerde gördüğünüz ana-baba saygısı bilmez, büyük hatırı saymaz çocuklar bizde de olacak. Gençler vurup kıracak, yakıp yıkacak... Homoseksüeller Avrupa'da papaz oluyor, bizde de imam olacak... Fahişeler Meclis'e girecek" anlamına geliyordu!..

Gümrük Birliği'ni "ÖLÜ DİRİLTME İLACI" olarak gören, TÜRKİYE'nin kurtuluşunu sadece oraya bağlıyan Çiller de, bu başarısından(!) sonra, Demirel'in cümlesini kullandı... Vazgeçmediği için de kendini sonunu hazırlamış oldu, 1996'da oyu %12'lere düştü. Ancak RP ile koalisyon kurup MİLLİYETÇİ davranmaya başlayınca toparlandı.

(31)- Nasreddin Hoca'ya sormuşlar, "Eski ayları ne yaparlar?" diye... "Kırpıp kırpıp yıldız yaparlar, demiş!..

Bizde de başarısız başbakanları cumhurbaşkanı yapıyorlar!.. Böyle bir "terfi" mekanizası, sadece bizde var!..

Gözümüz kaldı sanılmasın... Hayır!.. Endişemiz şu ki, başarısız milletvekilleri için Bakan koltuğu icat etmek mümkün... Ama Cumhurbaşkanlığı makamı bir tane!.. Bu kadar başarısız parti lideri, başbakan için bir koltuk yetmez ki!.. Başka çare bulmak lâzım.

Biz deriz ki, en iyisi hepsini ÇÖPE ATMAK!..

(32)- Bazıları Menderes'i, Özal'ı "evliya" ilan etmeye kalkmış, onlara "özel" kabirler yaptırmıştır.

Eminiz ki, hayırlısı ile Demirel de ahırete intikal edince, ona da bunu yapmaya kalkanlar çıkacaktır.

İşin enteresanı, bütün yaygaraya rağmen, TÜRK İNSANI Menderes'e de, Özal'a da düşkün değildir!.. Onların BATICI yönlerini hazmedememiştir. "Nallı Baba" türbesi bile onlarınkinden fazla ziyaret edilir.

Bilmiyenler için kısaca anlatalım:

Adamın biri İstanbul'u taşının toprağının altın olduğunu duyup eşeğine binmiş, kalkıp gelmiş. Ama İstanbul'a varınca eşeği ölmüş... Adam bakmış ki, İstanbul'da "yatır, baba" bol; en kârlı gelir kapılarından biri de türbe bekçiliği; eşeğini gömmüş... Üzerine bir "türbe" yapmış, "Nallı Baba" diye de bir levha koymuş... Kısa zamanda "Nallı Baba"dan medet umanlar sayesinde zengin olmuş!...

Latife bir yana, TÜRK İNSANI gerçekte sadece ATATÜRK'ü sever!.. Ona yapılmış olan türbeyi samimiyetle ziyaret eder... Tek şikayeti o mekanın bir gösteriş yeri haline gelmesi, rahatça bir FATİHA bile okuyamamasıdır.

(33)- İSLAMİ ESASLARA BAĞLILIK İLKESİ'ne ek olarak verdik, ama burada tekrarlıyalım: Kendini hızlı "atatürkçü" sayan Ahmet Altan adlı kendini bilmez yazdığı makalede ATATÜRK'ün "dinsiz" olduğunu sözde ispata çalışıyor.

Bir de Mustafa Ekmekçi diye biri vardı. Yıllardır TÜRK İNSANI'na domuz yedirmeye çalışırdı... Domuz etinin faziletinden bahsederdi. Bilmezdi ki, Avrupa ve Amerika'da domuz eti ucuzdur, ama makbul değildir!..

TRT'de gösterilen "Jefersonlar" dizisinde(1993), bu kişinin komşuları tarafından ayıplanmamak için çok sevdiği domuz yahnisini gizli gizli pişirişini hikâye eden bir film de yayınlanmıştır.

Hal böyle iken hâlâ ısrar niye?.. Kendin yemek istiyorsan, piyasada var, al ye!.. Çok istiyorsan Gavuristan'a git, doya doya ye!.. Ama gizli ye ki, onlar seni ayıplamasın!

Aziz Nesin denen kişi de ilhamını kaybedip mizah yapamayınca, küfür etmeye, dine çatmaya, "Şeytan Âyetleri" ile uğraşmaya başlamıştı... Yahu, senin dinsizliğinle imansızlığınla uğraşan var mı?.. Sen niye milletin inancı ile uğraşıyorsun?.. Yoksa siz "aydınlar"ın "laiklik" anlayışı böyle mi?..

Peki, bu adamların bu kadar şikâyetçi oldukları, %99'u MÜSLÜMAN olan bir ülkede ne işleri var?.. Kendilerinin değişmesi bu kadar kolay iken, bir de ATATÜRK'ü âlet edip 75 milyon insanı dinden imandan etmeye çalışmaları ne ile izah edilir?..

(34)- Bu kişilerin bir kısmı 1975'den itibaren Halk Evleri'ni ve CHP'yi ele geçirmiş, Sovyet sempatizanı solcu kisvesi altında Kürtçü-Alevi bölücülük yapmışlardır!..

Ecevit te 1977 yılında bu oyuna geldi. Adalet Partisi'nden bakanlık vererek transfer ettiği Şerafettin Elçi adındaki hain, Kürtçe imtihan yaparak Bayındırlık Bakanlığı'na eleman aldı!.. Gümrük Bakanı olan Mataracı mafyanın adamıydı, kaçakçılık yapan bir gemiyi bizzat giderek ekiplerden kurtardı!... Bu kişiler İDAM edilmeleri gerekirken hala ortalıkta dolaşıyorlar.

1991 yılında İsmet Paşa'nın kendisinden de beceriksiz oğlu Erdal efendi, başında olduğu Sosyal Demokrat Halkçı Parti'yi Kürtçü DEP ile ittifaka soktu, güneydoğu illerinden 20 kadar Kürt militanın Meclis'e girmesine sebep oldu!..

İsmet'in çömezinin bağrına bastığı militanlar torunu, PKK gerilla komutanı Sakıp Sakık'ın kardeşi, ve 12 Eylül öncesinde tehditle ve sadece 4000 oyla Diyarbakır Belediye Başkanı seçilmiş olan militan Mehdi Zana'nın karısı da vardı!..

Bunlar daha ilk gün Meclis'te yemin töreninde Kürt bayrağı açmağa kalktılar!.. Hemen der dest edilip hapse tıkılmaları gerekirken, 3 yıl lojmanlarda oturdular, MİLLET kesesinden 3 milyar TL aylıkla beslendiler!.. DEVLET harcırahı ile Avrupa'ya gidip "Kürt kongreleri"ne katıldılar. Azılı bir bölücü olan Kamer Genç SHP'den Meclis Başkan Vekili seçildi!. Bir önceki de eski DİSK ve Kürt militanı Fehmi Işıklar idi. Yani Demirel yurt dışına gitse, Cindoruk ta hasta olsa, bu herifler TÜRKİYE CUMHURİYETİ'ni temsil edecek mevkiye geldi!..

ATATÜRK'ün astığı vatan hainlerinin zihniyetini TBMM'ne taşıyan İsmet'in oğlu, "demokrasi" diye diye ülkeyi ikiye bölüyordu!.. Cezasını gördü mü, dersiniz?.. Ne gezer!.. 50. hükümette Dışişleri Bakanı oldu!.. Kürtçü Mehmet Moğoltay, dönme Ercan Karakaş, eski Rus ajanı Aydın Güven Gürkan da birer koltuk kaptılar... Zaten parti başkanı Kürt asıllı Hikmet Çetin'di!..

Ne dersiniz?.. Biz TÜRKLER için "eşit haklar" isteme zamanı gelmedi mi?. Silahı kapıp, YENİDEN MİLLİ MÜCADELE için dağa çıkmaktan başka çaremiz kalmadı da!..

(35)- Aslında bu sahte "atatürkçüler" ile ATATÜRK düşmanları arasında cibilliyet bakımından fazla fark kalmadı... SHP (CHP) Kürtçü, DEP, HEP, HADEP de Kürtçü!.. DYP, ANAP Batıcı, HADEP de BATICI... Bazı "dindar"geçinenler de BATICI ve Kürtçü!

Bunda şaşacak bir şey yok!.. Sahte "atatürkçü", aslında ATATÜRK DÜŞMANI'dır!.. Sahte "dindar" aslında, DİN DÜŞMANI'dır!.. Kürtçü, bölücü de ATATÜRK DÜŞMANI'dır... Bu sebepten hepsi aynı noktada buluşurlar!...

 

----------------------

 

 

 

KAYNAKLAR:

 

- Atilla İlhan, Hangi ATATÜRK?

- İsmet Bozdağ, Kemal Tahir'le Sohbetler

- İsmet Bozdağ, Bitmeyen Kavga

- Kemal Tahir, Hür Şehrin İnsanları 1-2

- Kemal Tahir, Kelleci Mehmet

- Yakup K. Karaosmanoğlu, Politika'da 45 Yıl

- Hasan İzzettin Dinamo, Kutsal İsyan, Kutsal Barış 1-15

- Şevket Süreyya Aydemir, 2. Adam 1-3

- Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam

- Feridun Kandemir, Rauf Orbay

- Kamran İnan, HAYIR Diyebilen Türkiye, Timaş Yayınları

- 20. Yüzyıl Ansiklopedisi 4, Tercüman Yayınları

 

 

ANA SAYFA