Get Your Free 

150 MB Website Now!

HOCANIN OKULLARI

http://www.geocities.com/fettosh adli siteden alintidir.

Atatürk 1920'li yıllarda "Artık Türkiye din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok ileridedir. Bu gibi oyuncular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar..." diyordu. Oysa 1990'lı yıllarda bu oyuncular ülkemizde başrolü oynuyorlar ve bazı çevrelerden büyük alkış topluyorlar.

Gerçeklerin ve gerçek yüzlerin ortaya çıkması gerekiyordu. Toplumumuzun bu çocuklara en az bizler kadar duyarlı davranacağını biliyoruz. Bugün gelinen noktada karşımızdaki temel tercih konusu: Türk Milli Eğitimi'nde ya aklı özgürleştirilmiş, düşünmeyi göze alan ya da aklını belirli bir inanç, fikir ve ideoloji ile sınırlamış bunun dışında düşünmeyi reddeden, yalnızca itaat eden insanlar yetiştirmektir...

Gerçeklere gözümüzü kapatarak ya sonuçlarına katlanacağız ya da aklımızı, yüreğimizi ve ilkelerimizi ortaya koyarak sorgulayacağız ve karşı çıkacağız. Bu çocuklar bizim ve bizlerden destek bekliyorlar...

S- Bugün 24 Ağustos 1997...

Akranlarınızdan çok farklı bir biçimde geçirdiğiniz zorlu yaşamınızı ve onun sizlerde bıraktığı etkileri öğrenmek üzere birlikte eski yaşamınıza geri dönmek istiyorum. Sizin için bunun çok güç olduğunu biliyorum. Ancak gerçeklerin ortaya çıkması için, yaşamınızdaki tüm evreleri anlatmalısınız. Bu açıklamaların toplum için ne denli önemli olduğunun bilincindesiniz.

Tarikat ve cemaatlerin, hele kendini topluma hoşgörü ve ılımlı İslamın temsilcisi olarak tanıtan bir zatın faaliyetlerinin gerçek yüzü, şüphesiz anne ve babalar, çocuklar ve toplum için çok uyarıcı, etkili olacak. Bu yürekli ve cesur kararınız için sizleri kutluyorum.

D- Bugün ortaya çıkarak, yıllarca birlikte olduğum bu cemaatin aldatmacalarını ortaya koymamın altında iki önemli neden var:

1. Onlarla birlikte olduğum süre boyunca yapılan baskılar ve zorlamalar sonucu iki buçuk yıl depresyon tanısıyla tedavi görmüş olmam... Aynı şekilde benzer bir durumu halen yaşamakta olan bir diğer öğrencinin babasını tanımam...

2.Din adına korkunç bir sömürü düzeni kurarak, insanları aldatan ve toplumu ortaçağ karanlığına götürmek isteyen bu salgına, vatanını ve değerlerini seven bir kişi olarak dur diyebilmek...Cemaat çalışmalarının tüm ayrıntılarını anlatarak devletin nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu kamuoyuna, yetkililere, anne, babalara gösterebilmek...

Fakat bildiklerimi anlatırken, sizinle belirli noktalarda anlaşmamız gerekir. Öncelikle gerçek kimliklerimiz kesinlikle gizli kalmalı. Sanırım bu noktada hak verirsiniz. Çünkü çok iyi biliyorum. Bizler o günleri yaşadık. Eğer F.Gülen hakkımızda "Bu insanların katli vaciptir." fetvasını verirse, ona inanan pek çok insan, kısa bir sürede bizleri ortadan kaldırmak için herşeyi yapabilir. Çünkü cemaat liderini memnun etmek, Gülen'e göre, Allah'ı memnun etmektir. İşte bu nedenle, kimliğimiz kesinlikle gizli kalmalı.

S-Bu hususta biz de son derece duyarlıyız. Sanırım bizlerle birlikte olduğunuz üç yılda, çalışmalarımızı, ilkelerimizi ve inandığımız değerleri yakından tanıdınız. Nasıl bir özveri içinde çalıştığımızı biliyorsunuz. Sizlerin gerçek kimliğinizi hiçbir şekilde açıklamayacağız. Eğer herşey yoluna girdikten sonra, siz kimliklerinizi açıklamak isterseniz, bu tamamen sizin kararınız olacak.

D-Teşekkür ederim. Sizlere güveniyorum. Önce çocukluğumdan başlamak istiyorum. Çünkü yaşamımın daha sonraki dönemlerinde bana yön veren olayların uzantıları, hep çocukluk yıllarımda gizli...

Doğu kökenli bir ailenin altısı erkek, biri kız olmak üzere toplam yedi kardeşin ortancasıyım. Ailemizde, temelini katı din kurallarından almış, biraz feodalizmle şekillenmiş bir anlayış egemendi. Evimizin mutlak hakimi babamdı. Bu nedenle, hemen her konuda son kararı babam verir, bizlere düşen de kayıtsız itaat etmek olurdu.

Babam 20'li yaşlarından itibaren Nakşibendi tarikatının çok sıkı üyelerinden olduğu için yaşamını tarikat şeyhinin belli emir ve tavsiyelerine teslim etmiş, şeriat devleti özlemiyle yanıp tutuşan koyu bir RP taraftarıydı. Babama göre, Müslümanlara zulmeden bu dinsiz düzeni ortadan kaldıracak, yerine şer'i düzeni kuracak olan tek seçenek Refah Partisi'ydi. Bu partiye oy vermek Müslüman olmanın en belirgin işareti idi. Aksi taktirde, Allah bunun hesabını öbür dünyaya gidildiğinde fazlasıyla sorardı.

Şeyhinin "Kız çocukları bu devirde okumamalı, okuma yazma bilmemeli, sadece Kuran okumayı ve nakış dikişi bilmelidirler." tavsiyesi üzerine ablamı hiç okula göndermedi. Ablam uzunca bir dönem Kuran Kursuna, ardından da dikiş nakış dersine gönderildi. Ablam bugün 25 yaşında tesettürlü, evlenmek üzere, fakat okuma yazma bilmiyor.

G-Peki annenin bu konuda hiç uyarısı ya da etkisi olmadı mı?

D-Annem yaşamını biz çocuklarına ve efendisi olan babama adamış, kendisi için yaşamın farkında olmayan bir Anadolu kadınıydı. Herhangi bir konuda bir etkisi olmayan, içine kapanık, sessiz biriydi. Okuma yazması yoktu. Babamın yanında hiçbir şey söyleyemezdi. Kısaca, ailemde en tepede babam, arkasından biz erkek çocuklar ve en sonda da kız kardeşim ile annem gelirdi. Onları gördükçe erkek doğduğum için Allah'a çok kereler şükranlarımı sunmuşumdur.

Yaşama ilişkin ilk dersleri böyle bir ailede, böyle bir ortamda aldım. Babamın en büyük isteği, hepimizi onun deyimi ile bir mücahit gibi yetiştirmekti. Hatta son isteği olarak, hakkını bizlere helal etmesi için namaz kılmamızı ve RP'ye oy vermemizi şart koşmuştu. Erkek kardeşlerime gelince, en büyüğümüz imam-hatip mezunu, RP yanlısı, laik demokratik düzenin düşmanı olan bir öğretmen, ondan sonraki aynı düşüncelere sahip, hatta daha da radikal olan ve uzun yıllar cami imamlığı yapmış diğer ağabeyim... Sonra, o yıllarda aynı düşüncelere sahip olan ben ve diğer erkek kardeşim. ..

Çok zaman düşünmüşümdür. Cumhuriyet rejiminin geçerli olduğu, herşeyin bu değerler etrafında ve bunların daha da yüceltilmesi için yapılması gereken bir ortamda , nasıl olur da böylesine laik demokratik sisteme düşman çocuklar ve gençler yetiştirilebilir? Benim ailemde ve çevremde gördüğüm pek çok kişinin hedefi, bu rejimi yıkmak üzerine odaklanmıştır. Bu fikirlerin yayılmasına, etkin olmasına nasıl izin verilebilir? Bir ulusun birlik ve beraberliğini ya da siyasal sistemini yıkmak için böylesine zararlı faaliyetlere nasıl göz yumulur?

Bunlara kim destek verir?

S-Bu konulara daha sonra ayrıntıları ile geleceğiz. İstersen şimdi tekrar ailene dönelim.

D-Aşlemin ikinci göze çarpan niteliği ise oldukça yoksul olmamızdı. Geriye dönüp baktığımda o günleri anımsamak bile bana çok korkunç geliyor. Somutlaştırmak için geçmişimden bazı kesitler sunmak istiyorum.

1984'ten 1989'a kadar 5 yıl, annem, babam, 7 kardeş olan bizler ve babaannem, yani 10 kişi, amcamın evinin altında kömürlük olarak yaptırdığı 20 metrekarelik bir odada barınmak zorunda kaldık. O çocuk yaşımda uzun yıllar Çukurova'nın kavurucu sıcağında ırgatlık yaptım ailemle birlikte, hafta içi okula gider, haftasonu tatilinde ise birkaç kilo daha fazla pamuk toplamak için onlara yardım ederdim. Bu kavurucu sıcak günleri hayatım boyunca unutamadım. O günden beri güneşten nefret ederim. Soğuk ve yağmurlu havayı daha çok severim.

O tek odalı yaşantımızda, mutfağımız binanın giriş kapısının hemen arkasındaki merdiven boşluğuydu. Üst kattaki kiracının gelmeyeceğinden emin olduğumuz zaman, biz erkekler giriş kapısının arkasındaki merdiven boşluğunda banyo yapardık. İyi anımsıyorum, ortaokul 2. sınıfta olmama rağmen -kazık kadar olmuştum- annem beni ve kardeşlerimi leğende, burada banyo ettirirdi.

Sabahları bırakın zeytin, peynirle kahvaltı etmeyi, eğer somun ekmek bulabilirsek, ogün bizim en neşeli kahvaltımız olurdu. Ortaokul boyunca tam 3 yıl aynı gömlek ve aynı pantolonla okula devam ettim. Yaz kış aynı lastik ayakkabılarla okula gidip gelirdim. En iyi yanları, çorap giymememe -çünkü çorabım yoktu- rağmen ayaklarımı sıcak tutmalarıydı. Okul birincisi olmama rağmen, giymiş olduğum eski lastik ayakkabılardan utanır, ayaklarımı herkesten saklamaya çalışırdım. Bu koşullarda hem yaşam, hem de okuma mücadelesi veren benim için, en rahatlatıcı düşünce, eğer başarılı bir öğrenci olursam bu yoksullukların sona ereceği inancıydı. Ermese bile yüce Allah, sıkıntılarıma karşılık, eğer iyi bir kul olursam beni cennetine koyacaktı. İşte o zaman istediklerimi yiyebilecek, giyebilecektim. Belki de cennette, cebinde harçlıkla okula gitmenin ne olduğunu öğrenmiş olacaktım.

Herşeye rağmen, böyle bir ailede erkek olmak ayrıcalıktı. Yoksul ve dinin katı kurallarının egemen olduğu ailemde bütün yük annemin ve kızkardeşimin sırtında idi. Ama hemen her konuda, geri planda da onlar olurdu.

Yaşamımı dönem dönem ele almak istiyorum.

-Çocukluk ve ilkokul dönemi (Kuran kursları ve babamın verdiği dini eğitim)

-Ortaokul dönemi (imam-hatip lisesi, Refah Partisi yandaşlığı, mücahit olma arzusu, şeriat devleti özlemi)

-Lise 1 ve lise2 (Fethullahçılar)

-Lise 3 (Fethullahçılardan ayrılma, bağımsız, ailemin yanında üniversite sınavlarına hazırlanma)

-Üniversite (Hukuk Fakültesi dönemi, Nakşibendi Tarikatı, sağlığımın bozulması- depresyon 2 yıl)

-Üniversite (Boğaziçi, sosyoloji dönemi, yeniden Fethullahçılar- deprsyondan kurtulmak için kendimi mecbur hissetmem)

-Hem dinle hem de dini cemaatlerle ilişkimi kestiğim dönem- 1996 ve sonrası,

ve bugün...

S-Yaşadığın bu dönemleri, çocukluğundan başlayarak ayrıntılarla anlatman gerekiyor. Sizlerin hayat öyküleri, kamuoyuna Anadolu'da yaşanan zorlukların, yoksullukların anlatılması bakımından da çok önem taşıyor. Sosyal, ekonomik sorunlar ülkenin geleceğine nasıl yansıyor, ne büyük bir tehlike oluşturuyor!

D-Evet, bu yoksulluklar yüzünden siyasal planlar yapılıyor ve bazı kesimler bundan çok faydalanıyor. Ailedekiler ise tüm zorlukların öbür dünyada aşılacağı, çekilen acıların biteceği inancıyla kendilerini dine ve dini yaşama veriyorlar. Ve din adına kendilerine yaklaşan bazı siyasilerin arkalarından gidiyorlar.

Hemen her mahallede açılan Kuran kursları, yoksulluğu bizim gibi yaşayan ailelerin çocuklarının temel eğitimini oluşturuyor. O küçücük beyinlerde açılan yaraların, yanlışlıkların kapanması çok zaman mümkün olamıyor. İlkokul döneminde, yaz tatillerinde, mahalle camiinde açılmış olan Kuran kurslarında aldığım eğitim ve babamın dini konulardaki taassubu, beni, daha küçük yaşlarda mücahitlik dünyasına sokmayı başarmıştı. İlkokuldan sonra imam-hatip ortaokuluna başladım. Doğrusu bu okula hiç gitmek istemiyordum. Ama her zaman olduğu gibi kararı yine benim adıma babam verdi. Gitmek istemeyişimin asıl nedeni, Kuran kurslarına gitmiş olmama rağmen Kuran-ı Kerim dersini başaramıyor olmamdı.

Burada okuduğum 3 yıl boyunca öğretmenlerimizin çoğu RP ve MHP taraftarıydı. Dolayısıyla bu hocalarımızın etkinliği, diğerlerine göre oldukça fazlaydı. Ailemden RP'ye duyduğum yakınlık, okuldaki bazı hocalarımın uğraşlarıyla da koyu bir RP mücahidi olmama neden oldu.

Bende en çok etkiyi Kuran-ı Kerim'den şu iki ayet ve bu ayetlerin günümüz olaylarıyla ilişkilendirilişi yaptı. Bu ayetlerin ilki : "Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir." ve diğeri: "Zalime yardım eden zalimdir." diyordu. Bu iki ayete kendimizi muhatap aldığımızda yapmamız gereken asli görevimiz cihat etmekti.. Diğer bir deyişle Müslümanlara zulmeden laik Türkiye'yi yıkmak ve yerine Allah'ın hükümlerinin uygulandığı şeriat (İslam) devletini kurmak gerektiği idi. Bu düşüncelere sahip olan ben ve imam-hatip okulundaki pek çok arkadaşım, İslami devletin kurulması ve Müslümanlara yapılan zulümün durdurulması için birşeyler yapmamız gerektiğine inanmıştık. Bunun başında da Refah Partisi'ni desteklemek ve ona taraftar bulmak fikriyle şartlandırılmıştık. Bizlerle çok yakından ilgilenen RP'li bazı hocalarımız, "RP'ye oy vermeyen gerçek müslüman değildir. Zalimlerden yana olmuştur." diyerek bizi çok etkilerlerdi.

O çocuk yaşımızda bizim gibi RP taraftarı olduğu gibi, İran'ın, Suudi'nin özlemini çeken gruplar da vardı. Bize öğretilenler arasında düşmanlarımızın başında, hatta kafirlerden de önce gelen "Ben de Allah'a inanıyorum, ama aynı zamanda laik düşünceye sahibim." diyen ve Müslümanlara yapılan zulüm düzeninin savunucuları vardı. En büyük münafıklar bunlardı. Önce bunların temizlenmesi gerekirdi.

S- Böylece kamuoyunda çok tartışılan bir konuyu açıklığa kavuşturuyorsun. İmam-hatip okulları, bu ülkenin, laik demokratik hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi okulları... Milli Eğitim BAkanlığı'na bağlı diğer okullarda aynı müfredatı uygulaması gereken bir okul... Ama görüyoruz ki o okullarda görevlendirilen öğretmenler, sizleri böylesine şartlandırıp laik düzene ve laik düşünceye düşman öğrenciler olarak yetiştirebiliyorlar.

D- Evet, benim devam ettiğim imam-hatip ortaokulunda 1. ve 2. sınıflarda radikal bir biçimde bu paradigmaya sahiptim. Zaten hepimiz böyleydik. Şer'i düzenin gelmesinde bizlere büyük görevler düştüğüne inandırılmıştık. Yaşamımı bu felsefeye uygun bir şekilde sürdürmeye çalışırken, ortaokul 3.sınıfta (1990 yılı) benim için bazı değişik gelişmeler olmaya başladı. Fen Bilgisi öğretmenin N. Hanım'ın bazı uyarıları, zaman zaman sahip olduğum katı düşünceleri sorgulamama neden oluyordu. İlk kez bu hocamın ve yakın akrabamız olan Ş.B. 'nin sayesinde, İslami düşünce biçiminin dışında, başka düşünce biçimlerinin de varolduğunu anlamaya başladım.

O dönemde N. öğretmenimle samimi olmamı istemeyen bazı hocalarım notlarımı kırarak, beni sınıfta bırakmakla tehdit ettiler. Bendeki değişimi ve N. öğretmenimin etkisini anlamış olmalılardı. Bana bir erkeğin bir kadınla kesinlikle konuşmaması gerektiğini, bunun islamiyette kesin bir kural olduğunu söylediler. Bu kadın öğretmen bile olsa durumun değişmeyeceğini, aksi halde çok büyük günaha gireceğimi belirttiler. Bu nedenle öğretmenimi çok sevmeme rağman görüşmekten kaçardım. Neden böyle yaptığımı öğrenmek isteyen N. öğretmene cevap vermez, hemen yanından uzaklaşırdım. İçinde bulunduğum zor koşullara rağmen çok çalışarak, ortaokulu birincilikle bitirdim. Öyle ki ortaokul sınavları için dikkate alınan fen, matematik, Türkçe derslerimin ortalaması 10 üzerinden 9.5 idi. Okulun en başarılı öğrencisi olarak 2. ve 3. sınıflarda imam-hatip ortaokulları bilgi yarışmasında, okulu temsil eden grupta yer alıyordum. Son sınıfta okulun yakınında bir evde yaşayan bazı ağabeyler bizimle ilgilemeye başladılar. Bizi evlerine davet ederek derslerimize yardım edeceklerini söylüyorlar, ayrıca bize çok hoş ikramlar yapıyorlardı.

S- Sözünü ettiğin bu ağabeylerle nasıl tanıştınız? Sizlere neden yardım ettiklerini hiç düşünmediniz mi?

D-1989- 90 öğretim yılı boyunca evlerinde bize ders veren bu ağabeyleri, sınıftaki bir arkadaşım aracılığıyla tanıdım. Bu ağabeyleri başlangıçta hiç tanımıyor, kim olduklarını bilmiyorduk. Saatlerce bizlere ders anlatır, bilmediklerimizi öğretir, bu arada sohbet ederlerdi. Bu ağabeylerin bizi çalıştırmaları karşılığında maddi olarak hiçbir şey istememeleri bizim için bulunmaz fırsattı. Bunların verdikleri derslere devam eden 6,7 öğrenciydik. Ama hepimiz okulun en çalışkan ve zeki çocuklarıydık. Bize karşı o kadar sıcak, o kadar içten davranıyorlardı ki bu ilgiyi o güne kadar ailemden bile görmemiştim. Bu ağabeyler hakkında olumsuz düşünmek imkansızdı. Kimi zaman bunların neden böyle birşey yaptıklarını merak eder, fakat mantıklı bir neden bulamazdık. Hatta aklımıza gelebilecek olan kötü düşüncelerden dolayı kendimize kızar, utanırdık.

Nihayet birgün neden böyle bize iyi davrandıkarını sorduğumuzda , yanıt olarak "Bizler okullarımızı bitirdiğimizde öğretmen olmak istiyoruz. İyi bir öğretmen olmak için sizlere ders anlatarak deneyim elde ediyoruz. Siz de sınavlarınıza hazırlanmış oluyorsunuz." dediler. Benim için bu açıklama yeterli olmuştu. Çünkü imam-hatip okulunu sevmiyordum. Çok çalışıp bu okulu biran önce bitirmeyi, sonra da bir meslek okuluna girmeyi düşünüyordum.

Okulun son sınıfında gerek N. öğretmenimin uyarıları ve sürekli okuyan Ş.B.'nin etkisi, gerekse bu ağabeylerin yumuşak tutumları, söylemleri ile giderek radikal düşüncelerimin yavaş yavaş değiştiğini farketmeye başladım.

Sözünü ettiğim ağabeyler bana ılımlı olmayı öğrettiler derken şunu söylemek istiyorum. Bizlere verilen eğitimin amacı imam-hatip okullarında da , Fethullah cemaatinde de aynıydı. Yani İslam toplumu yaratmak... İslami devleti kurmak... Bu amaca ulaşmada izlenen yol ve yöntem farklıydı. RP ve onun gibi tanımlayabileceğimiz radikal gruplar, kendilerini söylemleri ve faaliyetleri ile ortaya koyarken F.Gülen cemaati çok daha yumuşak ve ılımlı bir görüntü çizmeye çalışıyordu. Toplumsal bir tepki ve engellemeyle karşılaşmamak için burada bize öğretilen yöntem "nabza göre şerbet verme anlayışı" idi.

Diğer insanlar "İslamda kadınla tokalaşmak haramdır." deyip kadınlarla tokalaşmazlarken ve bir bakıma zihniyetlerini açıkça ortaya koyarken, bizim cemaatin elemanları- insanlar tarafından kabul görmek için- kadınlarla bir arada olmaktan kaçınmazlar...

Bu durumu başka bir örnekle daha açıklamak istiyorum. Mesela ışık evlerinde kalan biz nur talebeleri için, coca-cola içmek kesinlikle haramdır. Fakat cemaate yeni girecek veya yeni girmiş insanların evine yemeğe gittiğimizde, bize ikram edilen colaları, bize haram diyen ağabeyler bizden önce davranır, içerlerdi. Daima uyumlu, daima ılımlı bir görüntü vermek tedbir olarak vasıflandırılır. Kısaca imam-hatip okullarındaki radikal yaklaşımlardan uzak, bu tutum ve anlayışın temelindeki amaç budur.

S- Tekrar okul günlerine dönmek istiyorum. O günlerde size en çok yakın olduklarını söylediğin ağabeyler için ailen ne düşünüyordu? Sizi merak etmediler mi?

D- Başlangıçta ailelerimizin bu insanlarla ilişkili olduğumuzdan haberleri yoktu. Daha sonra öğrendiklerinde, benim ailem pek fazla ilgilenmedi. Ağabeyler bize ailemizden daha sıcak davranıyorlardı. Ayrıca evde hiç yiyemediğimiz güzel yemekleri orada yiyor, birlikte top oynuyor, spor yapıyorduk. O yaşta ve o güne kadar böyle bir ilgi görmemiş bizler için, bu ağabeyler bulunmaz fırsattı. Bizim yaşımızda ve koşullarımızdaki bütün çocuklar için çok cazip olurdu.

Giderek onlarla aramızda öylesine güçlü bağlar oluşmaya başladı ki anlatılamaz. Çünkü,

-Bize karşı son derece sıcak ve içten davranırlardı.

-Hemen her konuda bize yardımcı olurlardı.

-Birlikte piknikler yapar, spor aktiviteleri düzenler, yemekler, davetler verirlerdi.

-Evlerinde bizim için çok rahat çalışma koşulları sağlıyorlardı.

-Bir zaman sonra ailemizle tanışarak, onlara da büyük güven aşılamışlardı.

-Ortaokul sonrası girilecek okulların sınav dönemlerinde bizimle birlikte sınav yeri olan Adana'ya kadar gelip, orada bize kalacak yer bulacaklarını,

-Kazanamadığımız takdirde İzmir, İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde bize iyi okullarda hem yatılı hem de burslu okuma olanağı sağlayabileceklerini söylüyorlardı.

S- Peki bütün bunların karşılığında sizden herhangi bir şey istemediler mi?

D- Hayır. Onlarla birlikte olduğumuz 9-10 ay süresince bizden hiçbir şey istemediler. Öylesine sıkı bir tedbir uyguluyorlardı ki o insanları onca uzun süre tanıyor olmamıza rağmen, namaz kıldıklarını, Zaman Gazetesi ve Sızıntı okuduklarını, Fethullahçı olduklarını anlamamıştık. Bunları, bu ağabeyleri tam 10 ay gibi bir süre geçtikten ve geriye dönüşümüzün artık olamayacağı bir zamanda öğrendik. Bu uzun zaman diliminde gazetelerini, kitaplarını, namazlarını, ibadetlerini bizden sıkı biçimde sakladılar. Hiç farkına varmadık. Daha sonra bu yöntemi biz de öğrenecek ve yeni gelenlere, uzunca bir süre, bize ve dostluğumuza alışıncaya kadar hiçbir şey belli etmeyecektik. Bu gizliliğe, hizmette temel eğitim yani tedbir deniyor. Bu eğitimlerden geçmiş olan ben ve daha birçok arkadaşım, cemaatte daha ileri görevler aldığımızda, aynı kuralları ve programı uygulayıp yeni talebeleri nur cemaatine kazandıracaktık.

S- Pekala, diğer dinci gruplar radikal tutumlarını açıkça gösterirken, bunlar böyle bir gizliliğe neden ihtiyaç duyuyorlar?

D- Bu cemaat mensuplarına herhangi bir önyargı ile bakılmaması, onların tehlike olarak görülmemesi için bu yönteme başvuruyorlar. Bu yöntem ışık evleri için çok gerekli. Eğer bizlere daha başında hizmetin özellikleri anlatılmış olsaydı, hiçbirimiz böylesine kolayca onlarla birlikte olmazdık. Onlara kapılıp gidemezdik. Ayrıca kamuoyu içinde çok olumlu bir görüntü veriyorlar. Gerçek yüzlerini gösteremezler. Bizim için o ağabeyleri gerçek anlamda tanımak İzmir'de mümkün olabildi.

S- İzmir'e nasıl, hangi sebeple gidebildin?

D- Ortaokul sonu sınavlarından sonra, benim amacım kazanmış olduğum fen lisesi için Diyarbakır'a gitmekti. Ama babam buna izin vermedi. Çünkü imam-hatipe devam etmemi istiyordu. Ayrıca buraya devam edersem burs alacaktım.

O sırada evlerine gittiğimiz ağabeylerin, İzmir'den bazı arkadaşları geldi. Bizimle çok ilgilendiler. Amaçları bizi alıp İzmir'e götürmekti. Çok iyi okullarda ve burslu olarak okutacaklardı. Beni, N.'yi ve Z.'yi bu koşullarda okutmak üzere razı ettiler. Ben imam-hatipe devam etmeyi hiç istemiyordum. Ağabeylerin İzmir için anlattıkları bilgiler çok cazipti. Benim gibi diğer arkadaşların aileleri de gitmemizi istemiyorlardı. Ama biz ağabeylere çok güveniyorduk. Heyecanla bütün okul belgelerimizi, kayıt için bu ağabeylere teslim ettik. Onlar bütün işlemleri tamamlayacaklardı. Heyecanla okulların açılmasını beklemeye başladık.

Nihayet o günler geldi. Bizi İzmir'e getiren ve çok güvendiğimiz ağabeylerin gerçek yüzünü görmeye başladık. Bize kalacağımız yurt için çok güzel şeyler anlatmışlardı. Oysa ki kalacağımız yurt daha inşaat halindeydi. Ve yurdun bitirilmesi için, bizim de işçiler gibi günlerce çalışmamız gerekiyordu.

Karşılaştığımız durum o kadar farklıydı ki ne yapacağımızı bilemiyorduk. Bize "Atatürk Lisesi'nde okuyacaksınız." demişlerdi, oysa beni Buca Lisesi'ne, N.'yi ise Şirinevler Lisesi'ne kayıt yaptırdılar.

S- Geri dönmeyi, durumu ailelerinize anlatmayı niye düşünmediniz?

D- Nasıl dönebilirdik ki? O meşhur deyim gibi " Dönmemek üzere gemileri yakmıştık." Bütün belgelerimizi onlara vermiştik. Okullara kaydımız yapılmıştı. Hiç paramız yoktu. Üstelik ailelerimizin bize yardım edecek durumları yoktu. Ağabeylere tam bir teslimiyet içindeydik. Memlekette onlara öylesine inanmış ve güvenmiştik ki... Onların söylediklerini bütün akrabaya, çevreye anlatmış, biraz da gururlanmıştık. Şimdi geriye dönüp de hepsinin hayal olduğunu anlatmaya utanıyorduk. Her ne pahasına olursa olsun orada kalacak ve bizden istenilenleri bir bir yerine getirecektik. Elimiz kolumuz bağlıydı. Geri dönüşümüz olanaksızdı.

O yaşlarda geriye dönüp bizlerin nasıl bir oyun içinde kullanıldığımızı anlatmak, bizlere çok ağır geliyordu. ailelerimizin durumu belliydi. Bizim için ne yapabilirlerdi? Ağabeyler de bunu zaten çok iyi biliyorlardı. Böylece ailelerinden çeşitli vaatlerle kopartılmış, dünyayı tanımayan, hiçbir şey bilmeyen bir sürü zavallı çocuk.. Artık onlara teslim edilmiştik. Çok eskilerde eli sopalı hocalara söylenen "Eti senin, kemiği bizim" gibi birşey... İstedikleri gibi bizi eğip bükecek, eğitecek, yaşam boyu bizleri etkileyecek fikirleri beyinlerimize yerleştireceklerdi. Artık bu tarihten sonra bizim için yeni bir yaşam başlıyordu. Fethullahçılık...

S- Yani böylece gerçek yüzlerini saklayarak, sizlerle önce çok yakın dostluklar kuruyorlar. Sonra da bir bakıma çaresiz kalmış bu öğrencileri, bu çocukları cemaate alarak birer mürit haline getiriyorlar.

D- Evet... Gerçek böyle... Sonra da inanılmaz katı bir disiplin ve S.Nursi öğretileri ile dış dünyadan tamamen kopuk, F.Hoca'nın görüşleri doğrultusunda bir sisteme dahil ediyorlar, hizmete sokuyorlar.

S- Bu nasıl bir hizmet ki kendilerini başlangıçta saklamak gereğini duyuyorlar? Bize Fethullahçıların hizmet dediği bu faaliyeti tüm ayrıntıları ile açıklayabilir misin?

D- Bu cemaatin kendisine misyon edindiği İla-yı Kelimetullah, yani İslamı dünyanın her yanına ve her insana götürmeye, Allah'ın dini olan islamı ve anayasa hükmündeki Kuran-ı Kerim hükümlerini hem fen hem toplumsal yaşamda etkin kılmaktır. Diğer adıyla Kuran Hizmeti...

Tedbir ise, Kuran Hizmetini yaparken bu hizmete hiç kimse tarafından bir zarar verilmesin, bu iş yarım kalmasın diye alınan bir takım önlemlerdir. Bu önlemlere diğer adıyla takiyye ya da te'vil yoluna gitme de denir. Örneklemek gerekirse çok ılımlı ve yumuşak görünmek, kod isimleri kullanmak, yeni öğrencilerden uzun bir süre asıl kimlikleri saklamak gibi...

S- Asıl kimliklerini başlangıçta saklamaları , öğrencileri kendilerine alıştırmayı korkup kaçmalarını önlemeyi amaçlıyor olmalı... Fakat kod ismi kullanmaya neden gereksinme duyuyorlar?

D- Kendine "Hakkı tutup kaldırma" ya da "İslamı yeniden herşeyi ile hem bireyin hem de toplumun tüm yaşamına etkin ve egemen kılma" diye tanımlayabileceğimiz bir misyon yükleyen cemaat, kod isim kullanmayı tedbir açısından zorunlu görmektedir.

Bu oluşumun ilk günlerine gittiğimizde, S. Nursi ve onun da hizmet adını verdiği çalışmalarını dikkatle incelediğimizde, bu yöntem o günün zorlayıcı koşullarından dolayı kullanılmıştır. S. Nursi'nin hizmetlerini yaptığı dönem, Cumhuriyet ve sonrasına, devrim yasalarının hayata geçirilerek yeni bir toplum yaratma evresine ve daha sonra da tek parti dönemine denk gelir. Bu dönemler ana niteliği Müslüman olan bu halkı dinsizleştirmek, onu öz değerlerinden kopartma dönemi olarak tanıtılır, anlatılır ve ezberletilir.

Bir anlamda ülkenin gerçek sahibi olan Müslümanlar, Kemalist zihniyeti taşıyan yöneticiler, İ.İnönü ve onun gibi din karşıtı insanların çabalarıyla parya durumuna düşürülmüşlerdir. Dinin ayaklara düştüğü bu dönemde müreddid yani, asrın sahibi olarak söz edilen Saidi Nursi, bu zor koşullarda iman-Kuran hizmetini başlatır. Neredeyse komunist Rusya'daki gibi dine karşı katı politikaların izlendiği bu dönemde, bu hizmeti yürütmek için kod isimler kullanılmak zorunda kalınmıştır. O nedenle bu yöntem gizlilik için önemlidir. S. Nursi kendi misyonunun devamı niteliğindeki bu cemaatin yaptığı hizmetin olası tehlikelerden korunması bakımından kod isimler hala kullanılmaktadır.

Bu konuyu somut bir örnekle aktarmak istiyorum. 1980'lerden hemen sonra bu cemaatten bir ağabey, sol görüşlü ve oldukça zengin bir ailenin çocuğu ile ilgileniyor. Bir süre sonra çocuk, ailesini kabul etmez oluyor ve onlardan tamamen uzaklaşıyor. Bu değişime anlam veremeyen anne, baba, uzun araştırmalardan sonra, çocuklarının adı Ahmet olarak bilinen bir üniversitelinin evine gidip geldiğini, bütün zamanını o evde geçirdiğini buluyorlar.

Çocuklarını kaybetmek üzere olan aile polislerle birlikte eve geldiği zaman, herkesin Ahmet olarak tanıdığı kişi, adının Ahmet değil Seyfullah olduğunu söyleyerek hüviyetini gösterir ve sözü edilen çocuğu hiç tanımadığını belirtir. Şahitler ve o eve gidip gelen öğrenciler, o şahsın Ahmet olduğunu söyledikleri halde polis bir şey yapamaz. Ve aile çocuğunu cemaate kaptırır.

S- Bu evlerin yani bahsettiğin kişilerin kaldığı evlerin bakımını, kirasını, ihtiyaçlarını kim karşılıyor?

D- Bu evlere Gülen'in deyimi ile ışık evleri denir. Bunlar, cemaatin inanmış ya da ticari imkanlar sağlanmış esnaf ve işadamları tarafından finanse edilir. Cemaat için ağı genişletmenin yolu yeni mali kaynak ve insan gücü bulmaktan geçer. Cemaatin birlik bütünlük içinde bir arada bulunup, amaçlarını gerçekleştirmesi için yeni gelenlere manevi ve mukaddes değerlerin önemi benimsetilir. Ahiret hayatlarında elde edecekleri kazanımlar, sevaplar anlatılır.

Önceleri Adandolu'daki esnaflarla başlayan, sonra büyük kentlere ve iş dünyasına ulaşan bu maddi yardımların birer Allah ve peygamber hizmeti olduğu kabul edildiği için, cemaat bu konuda pek zorluk çekmez.

S- Bizim toplumumuz çoğunlukla duyarlı, manevi değerlerine bağlı, inançlı insanlardan oluşuyor. Hele eğitim konusunda yardımcı olmak çok güzel bir duygu. Bu yardımsever kişiler cemaatin gerçek anlamını bilmedikleri için, ellerinden gelen yardımı yapmış olabilirler.

D- Tabii, buna biz de inanıyoruz. Cemaatin öğrencileri ümmet rüyaları ile eğittiklerini bilmedikleri muhakkak. Hayırlı bir iş diyerek bu işe sarılıyorlar. Böylece Türkiye'nin dört bir tarafında, ilçelere kadar uzanmış bu evlerde, okullardaki başarılı, zeki çocuklarla bağlantı kurulur. Genellikle okul birincileri seçilir. Ben ve çevremdeki bir çok arkadaşım okul birincileriydik. Çocukların ortaokul, lise yaşlarındaki psikolojileri çok iyi bilinir. Bunların hayatlarında görmedikleri, bulamadıkları olanaklar sağlanarak, bizlerde olduğu gibi çok yakın dostluklar kurulur. Bu ağabeyler, giderek seçilen bu çocukların yaşamında, ailelerinin önüne geçerler. Bir süre sonra çocukları artık onlar yönlendirirler.

O küçücük beyinlerde bu yönlendirmeler, çocukların hayatları boyunca reddedemeyecekleri paradigmaları oluşturur.

Bu nedenle ışık evleri, cemaate adam kazandırmanın en etkili yöntemidir. O evlerde görülen yakınlık, dostluk, karşılık beklemeden yapılan yardımlar çocuk dünyamızda bizlere o güne değin hiç sahip olmadığımız duyguları, heyecanları yaşatır. Ancak cemaate girdikten ve cemaatin bir küçük üyesi olduktan sonra müthiş bir değişim başlar. Bir askeri disiplinle, öylesine katı kurallarla yaşamaya başlanır ki dayanmak çok güçtür.

S- Peki gerçeği gördükten sonra öğrenciler neden katılmak gereği duyuyorlar? Neden cemaati bırakıp ailelerinin yanına dönmüyorlar?

D- Bir kere beyinlerimize şu fikir sanki kazınmıştır : Bu cemaatten olmak çok büyük bir nasiptir. yani öyle bir kısmettir ki, herkese nasip olmaz. Allahın ancak o çok şanslı ve seçilmiş kulları bu cemaatin bireyleri olabilir. Bu kutsal cemaatin bir manevi misyonu var. Hadisi şeriflerde, ahir zamanda gelecek kutsi bir cemaatten söz edilir. Yine Kuran-ı Kerim'deki ayetlerde, ahir zamanda bir cemaatin geleceği ve islamı cihat yaparak tekrar dirilteceği, islamı yeniden bütün dünyaya hakim kılacağı belirtiliyor.

Bu görüş, Allah'ın kafirler kızsa da, bozulsa da nurunu bir kez daha kanıtlayacağı ayetiyle ilişkilendiriliyor.

Bütün bunlarla yorumlanarak ortaya bir cemaat çıkıyor. Fakat bu cemaat öyle bilinen, alelade bir cemaat değil... Tamamen peygamberimizin gözetiminde, Allah'ın gözünün üzerinde olduğu, manevi yönü çok ağır, çok büyük ve mukaddes bir cemaat... Bu cemaatin bir bireyi olmaksa, çocuklara ve gençlere öyle bir anlatılıyor ki çok büyük bir ayrıcalık... Herkese nasip olmayan bir mukaddes ayrıcalık...

S- Cemaati benimsemen, İzmir'deki güç koşullara rağmen onlarla kalman nasıl oldu?

D- Başlangıçta gerçekten çok zorlandık. Kalacağımız yurdun bitirilmesi için işçiler kadar çalışıyorduk. Geriye, ailelerimize dönemiyorduk. Fakat giderek yurttaki eğitim ve yukarıda açıkladığım bilgilerin ışığında etkilenmeye başladık. Bizlerin özel olarak seçildiğimizi düşünerek bütün gücümüzle çalışmaya başladık. O sene babamı kaybetmiştim. Ama cemaate girmem ve onlardan biri olmam konusu bana söylendiği zaman öylesine sevindim ki anlatamam. Babamın ölümüne bile çok üzülmediğimi hatırlıyorum. Çünkü çok daha değerli, çok daha büyük bir şey bulmuştum hayatta... Benim, peygamberin görev verdiği bir cemaate seçilmem çok büyük bir nasipti, şanstı... Bizler Allah'ın en şanslı kullarıydık... Ayrıca sürekli olarak cemaatin çok büyüdüğü ve hayatta ne olmak istersek -kaymakam, vali, polis, öğretmen- olabileceğimizi ya da nerede , nasıl bir iş kurmak istiyorsak cemaatin hemen yardım edeceğini söylüyorlardı. Cemaatin sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada yayıldığını ve çok güçlü olduğunu belirtiyorlardı.

S- Öğrencilik yıllarının çok zor, bazen tahammül edilmez olduğunu söylüyorsun. Bu koşullarda hiç geri dönen oluyor muydu?

D- Evet, çok güç koşullarda yaşardık. Hele ileride anlatacağım kamp günleri daha ağır bir disiplinle ve sürekli S.Nursi'nin ve F. Hoca'nın eserlerini okumakla, ibadetle geçerdi. Ama cemaatten ayrılmayı düşünemezdik. Çünkü insanları cemaatte tutmanın bir diğer yoluysa, somut korkuların ötesinde, onların beynine soyut korkular koymaktır.

S- Ne gibi korkular mesela?

D- Eğer cemaate karşı olumsuz bir davranışınız olursa, hizmeti sekteye uğratacak bir şey yaparsanız, en başta herşeyden önce "şevkat tokatı"yersiniz. Bu demektir ki hayatınız altüst olacaktır... Allah'ın kapısına sırtınızı dönmeniz ve Allah'ın da size sırtını dönmesi... Peygambere karşı gelmeniz... Bunun sonuçları neler olabilir? Bu tür öyle korkutucu şeyler anlatılır ki inancı olan bir insan için bunlar tahammül edilemez... İnancı olan, hele küçük yaşlardan itibaren bu korkularla yetiştirilmiş, beyinleri yıkanmış çocukların ya da gençlerin bu manevi azabı yüklenmeleri düşünülemez.

İnancı olan bir insan hassastır. Allah'la arasının bozulmasını, peygambere olan sevgisinin azalmasını, sekteye uğramasını düşünemez bile... Bunlar kendi iç dünyasındaki duyarlılıklarıdır. Bir de soyut korkular vardır yani en etkili olan şevkat tokatı... Eğer cemaate karşı çok küçük bir şey yaparsanız, hizmette küçücük bir hata yapmış olursanız, Allah başınıza öyle husumetler getirir ki ne dünyada, ne de ahirette bir daha belinizi doğrultamazsınız. Şevkat tokatını muhakkak yersiniz.

Böyle olunca insanın beynine sürekli bir korku yerleşiyor. O yüzden yaptığın herşeye dikkat etmek zorundasın. Kendin için değil, hizmet için dikkatli olmak zorundasın. Herşeyi, onlar istediği için, onların istediği gibi yapmak zorundasın. Eğer küçük bir hatan hizmete zarar verirse bu bağışlanamaz. O kimse artık iflah olmaz...

S- Bu çocuklar üzerinde nasıl bir manevi baskı kurduklarını anlıyorum. İnanılması zor, korkunç birşey... Bu cemaatin hedeflerini ayrıntılarıyla açıklaman, tüm gerçekleri anlatman gerek... Toplum bu tür cemaat ve tarikatların ne kadar vahim sonuçlar doğurabileceğini görmeli, çocuklarımızı bu çağdışı kalmış karanlık, gizli yuvalardan koruyabilmeli...

D- Cemaat çok net söylemek gerekirse ana hatlarıyla:

a-) Işık evlerinde ve yurtlarda yetiştirilen Gülen'in deyimiyle ışık süvarileriyle yeni bir toplum yaratmak... Altın nesil denen, bu yetiştirilen gençlik cemaatin ana hedefleri çerçevesinde yeni bir toplum yaratacaktır.

b-) Yaratılan yeni toplumda İslami düzen hakim olacaktır. Bu da laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti'ni sona erdirip, yerine şer'i kanunların geçerli olacağı İslami devleti kurmakla gerçekleştirilecektir.

S- Eğer amaçları İslami devleti kurmaksa F.Gülen'in şimdiki sistemle uyum içindeki söylemleri birer takiyye mi?

D- Cemaat bunu takiyye olarak değil, tedbir olarak vasıflandırır. Kısaca şöyle açıklamak istiyorum. "Nihai hedefe ulaşana kadar, yani sonuca ulaşana kadar, her yöntem, her yol mübahtır." Bunun içerisine yalan söylemek de , insanları aldatmak da girer. Yeter ki hizmet adına yapılan çalışmalar kesintiye uğramasın. Hizmet denilen çalışmanın en büyük özelliği, sessiz ve derinden olmasıdır. Bu gizlilik de güçlü oluncaya kadar devam edecektir. Bunun ölçüsü Gülen'in deyimi ile "Gelinen hiçbir noktadan, hiçbir güç tarafından geri adım attırılamayacak kadar güçlü olmaktır. " Cemaatin temel felsefesi budur.

Bugün arkadaşımla birlikte, bu cemaatin içyüzüne ilişkin açıklamalarda bulunma nedenimiz bir bakıma, bize öğretilenlerle, bize uygulanan katı disiplin ve Cumhuriyet karşıtı fikirlerle, dışarıdakilere gösterilen yumuşak, hoşgörülü davranışların ve söylemlerin bir çelişki oluşturmasıdır.

Bize öğretilen temel felsefede, Cumhuriyet dönemine "Kefere düzeni" diyen bu anlayış, bugün bu düzenin devamlılığını ister görünmekte ve ne yazık ki bazı kişileri inandırabilmektedir. Oysa bütün amaç çok farklı görünerek, toplumda olası bazı engellerin oluşmasına mani olmak, gerçeği öğrenmelerinin önünü kesmektir.

Cemaate ait okullarda verilen eğitimin temel felsefesi, laik, demokratik, sosyal hukuk devleti olan T.C.' ni yeniden Osmanlı dönemindeki hüviyetine döndürebilmek ve şer'i hükümlerin geçerli olduğu, İslami devletler düzenini kurmak şeklinde özetlenebilir. Bir küçük örnek vermek istiyorum. Daha sonra bu bölümü daha açmak isterim. Örneğin Cumhuriyetle birlikte gerçekleştirilen devrimler içerisinde çok önemli yeri olduğu söylenen harf devrimi için, bize öğretilen şudur: " Alim iken bir gecede cahil olduk." Bunun hesaplaşmasının yapılması gerek...

S- Kiminle hesaplaşılacak?

D- Cumhuriyetle ve devrimleri gerçekleştiren kadro ile...

S- Atatürk hakkında F.Gülen'in söylemleri çok farklı büyük önderin gerçekleştirdiklerini benimser bir şekilde konuşmaları var.

D- Benim de çok dikkatimi çekiyor. Ancak bugüne kadar kimse ona Atatürk devrimleri ile ilgili olarak, bir soru yöneltmedi diye düşünüyorum. Atatürk'ü soruyorlar. O da mecburen iyi askerdi, komutandı diyor. Bunu söylerken Atatürk'ün hemen herkes tarafından kabul edilmiş niteliğini dile getirmiş oluyor. Bunu söylerken de, çok kimse onu Atatürk'ü seven, ılımlı, çağdaş ve hoşgörü sembolü olarak algılıyor. Fakat biraz derinlemesine bu konuya girilirse, doğrusu ne diyeceğini bizler de merak ediyoruz. Çünkü bu sözlerin birer yalandan başka birşey olmadığını bizler çok iyi biliyoruz.

Hem S.Nursi, hem de F. Hoca, Atatürk'ü bir fikir adamı olarak kabul etmedikleri gibi, onu şu isimlerle bizlere öğretmiş ve belletmişlerdir. Bunların başında da "deccal" gelir. Yani çok yalan söyleyen, ahir zamanda ortaya çıkacak olan fitnenin başı... Bunun yanında Atatürk affedersiniz, öylesine pis ve necis birisidir ki O'nun adı ağızlara bile alınmaz. O sadece deccalin yanısıra, beton Kemal, malum şahıs, o zat gibi isimlerle konu içerisinde geçer. Atatürk'e olan düşmanlığın nedeni de, onun yapmış olduğu devrimlerde yatar.

O'nun kurmuş olduğu Cumhuriyet düzenine de "kefere düzeni" denir. Çünkü halifeliği, saltanatı, tekke ve zaviyeleri ortadan kaldıran Atatürk, bu milletin ilim ve irfan hayatına en büyük darbeyi vurmuştur. Bu darbelerle meydana gelen bozulmaları gidermek ve o eski günlere dönmek, ancak ve ancak bu cemaatin çabalarıyla olacaktır. Kendilerine biçtikleri misyon budur.

İşte bu nedenle yetiştirilen ve kendilerine altın nesil denilen yeni nesil, Atatürk'e , devrimlerine ve O'nun eseri olan Cumhuriyet'e düşmandırlar. O'nunla hesaplaşmak üzere ışık evlerinde, yurtlarda ve kolejlerde eğitilmişlerdir. Şer'i düzeni arzulayan tek tip insanlardan oluşan yığınları oluştururlar.

S- Böylece sizlerde önce ulusal değerlerde bir kopma başlıyor. Artık duygusal bağlarınız, aile bağlarınız zayıflıyor. Siz sadece onlara bağımlı bir hale geliyorsunuz.

D- Yani bir kul oluyoruz, kul. Artık hangi yöne sürüklenirsek, nereye götürülürsek oraya gidiyoruz. Sormayan, sorgulamayan, kendine söylenen herşeye rıza gösteren, itaat eden bir kişi oluyoruz. Ağabeyler ne derse itirazsız kabul edeceksin. Birine karşı gelmek, hatırını kırmak, dünyanın altını üstüne getirmek gibi birşey... Böylece ellerinin altında binlerce çocuk var.

Cemaatin başında bulunan F.Gülen ve A Takımı, bu robotlaşmış yığınları istedikleri gibi kullanmakta ne yazık ki uyguladıkları bu iki yüzlü politika ile de, bazı çevreler tarafından kabul görmektedir. S.Nursi'nin müridi olarak, F. Hoca hayatını, Cumhuriyet'in kazanımları ile mücadeleye ayırmış birisidir... Bütün diğer cemaat ve tarikatlar gibi... Ama kuşkusuz en tehlikelisi... Çünkü diğerleri kendilerini şu ya da bu şekilde açıkça ifade ediyorlar. Bu cemaat ise çok farklı bir görüntü çiziyor ve çok kimseyi maalesef kandırabiliyor.

Uzun yıllar bu cemaatte yaşamış birisi olarak, eğer Cumhuriyet düzenine yönelik bir tehdit söz konusu ise, bu tehdit meydanlarda gördüğümüz birkaç kişiden oluşan radikal gruplardan ve RP'den gelmez diye düşünüyorum. Çünkü bunlar heran önlemi alınabilecek açık tehlikelerdir. Fakat devlet içinde kadrolarını tamamlamış, çeşitli tedbir ve takiyyelerle toplum içinde kabul görmüş, Cumhuriyet'ten yana gözüken fakat gerçekte, Cumhuriyet'in temeline dinamit koyan F.Gülen ve cemaati, T.C.'nin geleceği açısından en büyük tehlikedir.

Kanımca her ne pahasına olursa olsun, zaman geçirilmeden cemaatin okulları ve orada okuyan öğrenciler bu sistemden uzaklaştırılmalı, her türlü önlem hemen alınmalıdır.

S- Evet, yıllardırbu tür cemaat ve tarikatler gizliden gizliye desteklendi. Ne yazık ki siyasi kadrolar, kendilerine emanet edilen Cumhuriyet'imizin çağdaş kurumlarını ve kazanımlarını, gerektiği şekilde koruyamadılar. Oy kaygısı ile çok önemli değerlerimiz hırpalandı, zedelendi.

D- Özellikle medya, Gülen cemaatine çok olumlu yaklaşıyor. Doğrusu cemaat, medyayı çok iyi kullanıyor. Başlangıçta, televizyonlarda ya da basındaki söyleşiler özel olarak seçilmiş kişiler tarafından yaptırıldı. Bunlar anlaşmalı röportaj veya yazılardı.

S- Bunu nasıl yapıyorlar?

D- Bunlar bilinen şeyler... Çeşitli yöntemle var... Bunların başında maddi ya da manevi çıkar temin etme geliyor. Cemaat önceden F.Gülen'in temas edeceği, söyleşi veya TV programı yapacağı kişilerle ilgili olarak çok ayrıntılı bilgiler toplar. Onları değerlendirerek uygulanacak stratejiyi saptar. Zaten kendilerine uygun olan önerileri kabul ederler. Medya ilişkileri ile çalışan, çok geniş bir strateji grubu vardır. Bunlar yazılı ve görsel basınla iletişim kurmanın yanısıra, içlerinden bazılarını sürekli olarak beslerler. F.Gülen cemaatinin çok uzun yıllar kapalı ve sessiz kalıp, sonra birdenbire kamuoyunun gündemine girmesi, kuşkusuz çok ince bir politikanın sonucudur. Zamanında bazılarımız, bu önemli ve ince politikanın oluşmasında etkili olduk, çalıştık. Yöntemi çok iyi biliyoruz. Bazı medya grupları iyi niyetle, Gülen'in bu hoşgörülü ve masum görünüşüne bakarak, çağdaş bir din adamı hüviyetine inanıp yazılarında veya TV programlarında onu konuk ediyorlar. Ancak bunların sayısı gerçekten çok azdır. Diğerlerinin ise cemaatle ve cemaatin verdiği armağanlarla bağlantıları vardır. Bunlar sürekli olarak kamuoyuna Gülen cemaati ile ilgili olarak çok hoş mesajlar ulaştırırlar. Ve böylece aldıkları armağanları hak ederler.

Üstelik hiçbirinin aklına gelmiyor... Acaba bu olumlu görünüşün altında nasıl bir gerçek var? Fethullah Hoca okullarında okuyan o küçük sahipsiz çocuklar mutlu mu? Onları nasıl bir gelecek bekliyor? Bu çocuklar, bu gençler neden ailelerinden uzaklaştırılarak başka şehirlere götürülüyor ve orada nasıl bir eğitimden geçiyorlar? Doğrusu bunları düşündükçe çok üzülüyorum. Kimbilir daha kaç çocuk, ortaokul yaşlarında, tutunmak istedikleri yerlerden uzaklaştırılıp, bilinmeyen yerlere götürülüyorlar?

S- Fethullah'ın okullarına giden yetkililer veya basın mensupları orada çok düzgün bir öğretim kurumu ve bakımlı öğrenciler görüyorlar.

D- Tabii ki o denetimlerde herşey çok farklı ve bakımlı... Hiçkimse hizmet için tedbiri elden bırakmıyor. Ama bizler farklı düşünüyoruz. 30 yıla yaklaşan bir zamandır F.Gülen bu cemaati oluşturmuş. Hiç bir gazeteci ciddi bir biçimde bu cemaatin yetiştirdiği gençlerin dünyasına girmeyi düşünmemiş. Çok sağlıklı bir araştırma, bazı şeylerin Türkiye'de ne kadar ters gittiğini ortaya çıkarabilirdi. Bizler Türkiye'nin yarınlarıyız. Kimlerin ellerine teslim edilip eğitiliyoruz? Bu şeriat özlemi içinde olan gerici kurumlarda neden özel olarak eğitim alıyoruz?

Gerçekler çok açık ve yalın. Ama kimse bunu görmek istemiyor. Ben ve benim gibi binlerce çocuk bu düşüncelere, Cumhuriyet karşıtı fikirlere nasıl ve nerede sahip olduk?

S- Bunun cevabını kim verebilir? Belki biz, hepimiz... Belki de siyaseti sadece oy olarak düşünen ve Türkiye'nin kaderini 1990'larda bu noktaya getiren devlet adamları, yöneticiler... Din istismarcıları...

D- Bunun cevabı nasıl verilebilir? Küçük yaşlarda beyinleri yıkanarak yaşadıkları dünyayı din simsarlarının görüşleriyle algılayan, bunun dışında başka bir dünya olduğunu düşünmeyen, siyasal İslam için aile değerlerini, ulus bilincini önemsemeyen binlerce çocuğu ve genci böyle yetiştirmenin sorumluluğunu kim taşımak ister?

S- Büyük bir cesaret ve yüreklilikle anlattığınız bu gerçeğin, ülkemiz için bir dönüm noktası olacağını biliyoruz. Yaşadığınız inanılmaz acılar, bundan böyle bu sistemlerin denetime alınması ve bazı sahte yüzlerin açığa çıkması ile hafifleyecek diye düşünüyorum.

D- Türkiye'de herkesin gözünün önünde bir oyun oynanıyor sanki... Herşey meydanda... Fakat kimsenin aldırış ettiği yok... Eğitim bir ülkenin geleceği... Ama herkes, heryerde gelişigüzel eğitim veriyor. Şeriat özleminden başka düşünme yeteneği ve bilinci olmayan insanlar, Anadolu'nun dört bir tarafından toplanmış pırıl pırıl zekalı öğrencilere, Cumhuriyet ve Atatürk ilkeleriyle hesaplaşmak üzere eğitim veriyorlar...Özellikle son yıllarda bu konuda öylesine başıbozukluk var ki inanılmaz!

S- Son yıllarda dini cemaatlerin hızla yükselişinin altındaki nedenler sence neler? Gülen cemaatinin farklı bir yöntemi var mı?

D- Gülen cemaatinin hızla büyümesinin ve ülke geneline yayılmasının bir diğer nedeni bire bir yönetiminin çok ustalıkla uygulanıyor olması... Diğer cemaatlerden farklı kılan bu önemli özellik belki de bu noktada ortaya çıkıyor. Diğer cemaatler adam kazanırken tek tek bireyler yerine kalabalıkları tercih ederler. Hatta adam kazanmak yolunda ciddi bir politikaları da yoktur. Bugün Süleymancılar olsun, Nakşiler olsun, bunların çalışmaları bireysel yani tek tek kişilerle ilgilenmekten çok uzaktır. Oysa Fethullahçılar, bütün enerjilerini, çabalarını tek tek bireylere yöneltirler. Adam kazanma politikası bireyler üzerine kuruludur. Bu yöntemin bugün ne denli etkin ve isabetli olduğunu görmek hiç de zor olmasa gerek...

Geçmişe gittiğimizde peygamberimizin tebliğ metodu da budur.Bu hareketin başlangıç noktası bireyler, sonra aileler ve oradan da topluma ulaşmaktır. Peygambere baktığımızda önce eşi Hz. Hatice'ye, sonra tek tek en güvendiği dostlarına ve belli bir sayıdan sonra kalabalıklara yönelmiştir. İslam imparatorluk haline geldiği dönemde ise tebliğ metodu, sahip olunan güçle, civardaki toplulukları toplu halde İslam'a davet etme ve kabul ettirme şeklinde olmuştur.

Bu cemaatin de tebliğ metodu aynen böyledir. Bugün bireylere ulaşma dönemi daha bitmemişse de, ikinci aşama olan insanları gruplar halinde bu oluşuma davet dönemi başlamıştır. Pek yakında zorla kabul ettirme döneminin geleceğini ifade etmeye başlamışlardı.

Dikkat edilecek olursa yöntem konusunda diğer cemaatlerden ayrılan bu cemaat, yöneldiği insanlar açısından da farklıdır. Diğerleri işçi, öğrenci, memur vb. herhangi bir toplumsal gruptan insanlarla büyümeyi düşünürken, bu cemaat bütün yoğunluğu başarılı öğrencileri elde etmek ve onların beyinlerini kendi felsefeleri doğrultusunda yönlendirmek üzere kurmuştur. Yani amaç cemaatin nitelikli insanlardan oluşması ve bu insanların parlak bir geleceklerinin olmasıdır.

Fethullahçıları bugün bu konuma getiren ve diğerlerinden farklı kılan özellik, eğitim konusundaki ciddi çalışmalarıdır. Bu hareketin başlangıç noktasına gittiğimiz zaman görürüz ki eldeki bütün maddi olanaklar ve insan gücü bu alanda kullanılmış ve hala da kullanılmaktadır. Bu cemaatin eğitim konusundaki ciddi çalışmalarının bulunmasının altındaki temel neden şöyle açıklanabilir:

Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerine baktığımızda, Avrupa'da eğitim almış ve günün yükselen değerlerini benimsemiş Jön Türkleri görmek mümkün... Bunlar Osmanlı İmparatorluğu'nun değişiminde büyük rol almış, etkin olmuş hareketlerdir. Ayrıca yine bu dönemde, Avrupalı devletlerin Osmanlı'da açtıkları özel okulları ele alırsak, işlevlerini çok iyi yerine getirdiklerini görürüz. Kısaca ülkenin yönetiminde görev alacak, yeni bir kuşak İslam'dan ve ümmetçilikten uzak, Osmanlı'nın sonunu getiren düşünce tarzıyla, özel eğitim kurumlarında yetiştirilmiştir. Bizlere her zaman şöyle söylenmiştir: Avrupalıların içimizde açtıkları okullarda, Robert College, Tarsus American College vb. okullarda, özünden, milli değerlerinden uzak, bir anlamda satılık, yabancı düşünceli, fakat ülke yönetiminde etkin yni bir sınıf oluştu. Hem Jön Türkler hem de bu okullarda yetiştirilmiş olan yeni nesil, insanımızı imansızlık ve inançsızlık noktasına getirdi. Bu da Osmanlı'nın sonunu hazırladı.

Ancak bu okullarda başlayan bozulmalar ancak ve ancak yeni nesil yetiştirmekle ve yeni bir eğitim sistemi ile mümkün olabilir. İşte F. Hoca'nın ve cemaatinin temel felsefeleri budur.

Çünkü gelecek Atatürk'ün dediği gibi gençlerindir. İktidarı ele geçirmek ancak, yeni bir nesil yetiştirmekle, bu da eğitimle yaratılabilinir. Bu anlayışla yola çıkan Fethullah Hoca, 30 yıl sonra bu güce ermiştir... Bu anlamda, cemaate ait okullarda ve bu kurumlarda çalışanlara baktığımızda hep milli eğitime alternatif bir anlayışın egemen olduğunu görürüz... Şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Eğer bugün cemaat kendine ait okullarda, devlet üniversitelerinden mezun olmuş hiçbir elemanı çalıştırmıyor , personelini kendisi tayin ediyor, maaşlarını kendi anlayışına göre kendisi belirliyor ise bir bakıma sözünü ettiğim alternatif sistem yaratılmıştır.

S- Cemaatin okullarında nasıl bir sistem uygulanıyor?

D- Okulların ortak yapısına baktığımızda, hiçbirinde karma eğitime rastlamak mümkün değildir. Ayrıca bu okulların başarıları kız, erkek ayrı olmalarına bağlanmış ve bu ilkel düşüce tarzı, insanlarda kabul görmeye başlamıştır. Oysa bunun altında yatan temel neden, cemaatin kadına bakışında yatar.

S- Evet, siyasal İslamı savunanların hepsinde kadın ikinci plandadır. Bu cemaatte kadın nasıl yorumlanmakta?

D- Çocuk yaşlarda bizlere verilen eğitime göre. "Kadın şeytanın ta kendisidir. Bu konuyu iyi kavramak için S. Nursi'ye kulak vermek gerekir." denirdi. S.Nursi'ye göre"Ahir zamanda cehenneme gidecek olan erkeklerin büyük çoğunluğu, kadınlar yüzünden gidecektir." Nursi bunu hayal aleminde gördüğünü anlatır. Bu cemaatin temel felsefesini oluşturan liderin, kadın hakkındaki sözleri bu kadar da değildir. S. Nursi der ki "Cennetin etrafında insanın nefsine zor gelen güzelliklerin olduğu, bunun aksine cehennemin etrafında ise insanın hoşuna giden, zehirli bal hükmünde iğrençlikler vardır ki, bunların başında kadın gelir."

Bu öğretinin günlük yaşamdaki somut etkilerine gelince; bir erkeğin bir kadınla konuşması, bir kadının bir erkekle konuşması kesinlikle yasaklanmıştır. Eğer yurtlarda veya evlerde kalan ve ekonomik olarak zor durumda olan bir öğrenciyseniz ve bu hataya düşerseniz, bir uyarıdan sonra yurttan veya evden atılırsınız. Cemaatteki bireylere zorunlu olunduğunda bile, kadınlarla konuşulması kesinlikle yasaklanmıştır.

Çünkü bir kadınla bir erkek bir araya geldiğinde, kesinlikle bir zina olayı olur. Temel anlayış budur. Okuldaki bayan hocalarımıza gelince, onlarla ilişkilerimiz konusunda şunlar söylenirdi. Zorunlu olmadıkça , yani hocanız size bir soru sormadıkça, siz birşey sormayacaksınız. Ve ilgili olmaya çalışmayacaksınız. Derste onları dinlerken başınız önünüzde olacak , yüzüne bakmayacaksınız. Eğer anlamadığınız birşey olursa onu not edin, akşam evde ağabeylere sorar öğrenirsiniz.

Cemaatin içinde, bizlere bu anlayış öğretilirken, F.Gülen'le yapılan röportajlarda, kadınların hakimlik yapacağını söylemesi, kadınların örtünmesinin iman mevzularına göre çok da öenmli olmadığını söylemesi, insanlara nasıl inandırıcı gelebilir, anlamıyorum... Hizmete ait binalarda başı açık bayana rastlayamazsınız. Belki göstermelik olarak, hoşgörü adına birkaç tane bulunabilir. Ya da bir tehlike anında gelen bir emirle bayanların başları bir müddet için açılabilir.

Kısaca şunu söyleyebilirim. Bu cemaatin kadına bakış açısı, diğer radikal olarak nitelendirilen gruplara oranla, daha sert ve daha ilkeldir... Her zaman olduğu gibi burada da kadının görevi, çocuk doğurmak ve efendisine hizmet etmektir. Bunun dışında ne söylenirse söylensin yalandır, takiyyedir ve tedbir nedeniyle söylenmiştir.

S- Son günlerde bir bayan gazetecinin hem yazılı hem de görsel basında cemaatle ilgili çok olumlu söylemleri var. Bu konuda ne düşünüyorsun?

D- Evet, o bayan cemaat hakkında bir de kitap yazdı ve o kitaptan büyük paralar kazandı. Eğer kullanıldığının farkında değilse, gerçekle yüzleştiği zaman cemaat tarafından kadının mekruh bir varlık olarak algılandığını çok iyi öğrenecektir. Ancak bütün bu söylemlerinin karşılığını maddi olarak alıyorsa, bu işi bilerek yapıyor demektir.

O yazarın İstanbul'daki bir toplantısına katıldım. Hayret, ilk defa toplantı kadın erkek karışık yapılıyordu. Ağabeye "Nasıl böyle birşey olabilir?" diye sorduğumda "Böyle olması gerekiyor, konuşmacı bir harika." dedi. Gerçekten gazeteci bayan, cemaati ve hocayı öylesine yücelterek anlatıyordu ki kendimi orada afişe etmemek için çok zor tuttum.

Acaba o okullarda ve evlerde yaşanan dramları, o küçük çocukların yaşadıkları acıları biliyor muydu? Bizlerin yaşamlarını öğrenmek, gerçeği ortaya çıkarmak için bir çaba harcamış mıydı? Madalyonun bir yüzünü görmek ne derece doğru ve adil? Bizlerin hakkı, yaşamlarımızın hesabı ne olacak? Hiç kimse bunların hesabını, bu cemaatten ve bizi kullanan bu liderden sormayacak mı?

S- Bizler bunun için bu çabayı gösteriyoruz. Geleceğimizin güvencesi olan çocuklarımızın böylesine ilkel ve düşmanca fikirlerle zehirlenmelerini engellemek, yetkili makamları göreve çağırmak üzere sizlerle birlikte bu çalışmayı yapıyoruz. Gerçeklerin açığa çıkması bakımından bu çalışma sadece bir başlangıç olmalı diye düşünüyorum. Objektif gazetecilik bilinci ve iddiasında olan pek çok basın mensubunun, bu konuda ciddi bir araştırmayı başlatacaklarına inanıyorum.

D- Umarım... Son günlerde cemaatle ve hocayla ilgili haberler ve söyleşiler çok arttı. Bizlere zaten 1998 yılı başı itibariyle cemaatin çok önemli hale geleceği söylenmişti... Öyle de oluyor. Hele cemaatin ödüllerini alan ünlü kişiler... O gece Samanyolu TV'de yayını izlerken ağlamak istedim. Bizleri ve Cumhuriyet düşmanlarının gerçek yüzlerini nasıl görmüyorlar?

S- Bu yazıları okudukları zaman nasıl bir hata içinde olduklarını anlayacaklar. Bu ihanet çemberinin verdiği ödülleri, belki bundan sonra çok daha iyi değerlendirirler.

D- Bu ortamı hazırlayan kişiler cemaatle organik bağ içinde olan ve oldukça yetkili makamlarda oturan görevlilerdir. Bugünün mevcut partileri içinde özellikle sağ partiler içinde F.Gülen'in inanmış müritleri vardır. Bakanlık koltuğuna kadar yükselmiş bu müritler, kadrolaşmanın alt yapısını hazırlarlar. Ayrıca her türlü gelişmeyi ve bilgiyi cemaatin A takımına aktararak, planlanan stratejinin uygulanmasında büyük rol oynarlar. Bunların bazıları kamuoyunca çok iyi bilinmektedir. Ancak hiçbir sakınca görülmemektedir.

S- Bunlar F.Gülen'in kamuoyuna sunduğu yumuşak ve ılımlı görüntünün sonuçları olsa gerek...

D- Bugün yükselen radikal İslama karşı Gülen'i bir umut ışığı gibi görenler, kısa bir zaman sonra ne denli yanıldıklarını anlayacaklardır. Fakat ogün herşey için çok geç olacaktır. Suni ışık evleriyle, suni ışık kırıntılarıyla insanların gözünü boyayan F.Gülen zihniyetinin artık gerçek yüzünü görmemiz gerekiyor.

Bizler medyanın ve kamuoyunun böylesine kolayca kandırılmasını anlayamıyoruz. Çünkü cemaatin sohbetlerinde, ağabeyler ile yaptığımız konuşmalarda, dışa yansıyan beyanların hemen hepsinde bir tevil, bir takiyye olduğunu biliyoruz... Nitekim İstanbul Gazi Mahallesi'nde meydana gelen olaylar sırasında incinmiş olan Alevilerin, bir anlamda desteğini almak için hiç çekinmeden "Ben de Aleviyim" diyor F.Gülen. Bunu ağabeylere sorduğumuzda "Hocaefendi bu sözleriyle ne demek istedi?" dediğimizde, bize söylenen şuydu: "O kızılbaşlara ulaşabilmenin, hareketimize engel olmalarını önlemenin yolu biraz gururlarını okşamaktan geçer. Nabza göre şerbet vermek gerekir. Hocaefendi bunu yapmıştır."

Cemaatin içindeki bizlere böyle açıklamalar, kafamızın karışmaması ve Hocaefendinin izlediği ince politikayı kavrayabilmemiz için anlatılıyordu. Çünkü bizler biliyorduk ki cemaat, sünnilik dışında bütün mezhepleri kesinlikle reddeder ve dışlar. Doğu'dan gelmiş Şafii mezhebindeki bazı arkadaşlar, zorla Hanefi yapıldılar. Mezheplere bile tahammül edemeyen bu zihniyetin her zaman kızılbaş olarak bize anlattığı Alevilerle ilgili bu beyanı gerektiğinde takiyyenin Gülen için çok kolay bir iş olduğunu göstermesi bakımından önemli bir örnek teşkil eder.

Böylece takiyye, cemaatin temel felsefesidir. Kullanılan kod isimler, uzatılmış saçlar, uzun favoriler, modern görünüşler, gerektiğinde kızların başlarını açmaya zorlanmaları, hep hedefe varmak için kullanılan göstermelik hareketler ve aldatmacalardır.

S- Cemaat kendi okullarının dışındaki öğretim kurumlarında faaliyet gösteriyor mu? Bunlar üzerinde bir etkinliği var mı?

D- Gülen cemaatinin 30 yıllık geçmişi içinde, hizmette önemli bir yer tutan diğer amacı da üniversite ve yurtları ele geçirmektir. Hizmetin asıl yükünü zaten öğrenciler çeker. Hizmetin belirli süreçte tüm üniversiteleri öğrencileriyle, öğretim kadrosuyla ve çalışanlarıyla ele geçirme politikası vardır. Bunlara ait dershanelerde bulunan serrehber konumundaki insanlar aldıkları karar sonrasında , cemaatin etkinliğini arttırmak üzere , başarılı öğrencileri tümüyle bir okula yönlendirirler. Daha önce anlattığım üzere, ışık evlerinde mutlak itaatle yetiştirilen öğrenciler, ağabeylerinin kendilerine seçtikleri fakülte ve bölümlerinde okumak zorundadırlar. Çünkü o yıl hedeflenen üniversitede cemaat güçlenmek istemektedir.

Anadolu'nun zeki, çalışkan çocukları kendilerini yetiştiren ve yönlendiren bu serrehberler elinde adeta kukladırlar. Öğrencinin kendisi başka bir fakülte ve bölümü istese bile, ağabeyler onu nereye yönlendireceklerse, onu yapmak zorundadır. Zaten üniversite giriş formları bu ağabeyler tarafından doldurulur. Böylece planlanan politikalarla bir-iki yıl içinde istedikleri üniversitenin bölümlerine, cemaatin inanmış öğrencileri yerleştirilir. Devlet yurtları ve üniversite yurtlarına gelince... Kendilerince çok sağlam yetiştirilmiş öğrenciler devlet yurtlarına gönderilir. Bu öğrenciler birarada aynı odada kalırlar. Ve bu yurt odasını birer ışık evi gibi kullanarak, öğrenci kafalayarak, cemaate yeni adamlar kazandırırlar. Gelen yeni öğrencilere birtakım olanaklar sağlayarak, aynı bizlere yapıldığı gibi dostluklar kurarlar. Ve böylece ağlarını genişletirler.

Bugün ülkemizde öylesine bir yoksulluk var ki Anadolu'dan binbir güçlükle gelen öğrenciler bu dostluklara kolayca kanıyorlar. Yalnızlıklarını cemaatin göstermelik yardımlarıyla giderme yolunu seçiyorlar. Ve böylece, cemaatin kendi yurtlarının dışındaki devlet yurtları da giderek F.Gülen'e hizmet eder hale geliyor.

S- Bu hizmet evlerini ve hizmet anlayışını biraz daha açabilir misin?

D- İnsanlar hizmet denilen düşünceye öylesine inandırılmışlardır ki neredeyse herşeylerinden vazgeçerler. Çünkü dünya geçici, ahiret yaşamı ise sonsuzdur. Bu sonsuz yaşamı cennette geçirmenin yolu da herşeyinle cemaate hizmet etmektir. Cemaatin müritleri, kendileri için, özel yaşamları ve aileleri için birşey yapamazlar. Evli olan bir insan, ağabeyi izin vermezse evine gidemez. Eğer ağabey izin vermezse, öğrenci memleketine, ailesine gidemez. Cemaat neyi doğru buluyorsa, kendinin yaşaması ve güçlenmesi için ne gerekiyorsa o uygulanır. Kimse buna itiraz edemez. Herşeyden önce cemaatin çıkarları gelir.

Öylesine bir maddi ve manevi sömürü düzeni vardır ki hiçbir insan buna karşı gelemez ve insanlar posaı çıkana kadar kullanılırlar. İşe yaramaz bir hale gelince de bütün ilişki kesilir, ortada bırakılırlar. Nasıl olsa geride yığınla sahipsiz öğrenci ve çocuklar vardır. Ancak eğer mürit, esnaftan biri ise parası varken çok iyidir. Fakat ekonomik durumu bozulur da cemaate yeterli maddi desteği veremezse onun bir kıymeti kalmaz.

Hizmetteki insanların nasıl yaşamaları gerektiğine, ağabeyler karar verir. Ağabeyler ise kararları Gülen'den alırlar. Hizmetteki insanların yaşamlarını düzenleme öyle ileri bir aşamadadır ki hiç abartısız ne zaman evleneceğinize - hep cemaat içinden evlendirilir- hangi mesleği seçeceğinize ve hatta giydiğiniz iç çamaşırınıza kadar onlar karar verir. Bu noktada bireysel özgürlükten, özel yaşamdan söz edilemez.

S- Ya sakal bırakma? Biliyoruz ki siyasal İslamcılar, peygamberin sünneti olarak öne sürdükleri bu sakal bırakma işini titizlikle uyguluyorlar. Gülen neden bu konuda onlar kadar duyarlı değil?

D- Bu cemaatte hizmete yeni adam kazandırmak çok önemlidir. Bu iş yapılırken çok dikkatli davranılır. Yeni insanı cemaate ısındırmaya çalışma dönemine "ayar çekme dönemi" denir. Adam kazanmak için büyük bir uğraş verilir. Hizmete bir kişi kazandırmak için, uzun ve özel bir çaba gerekir. Bu çalışma farzdır. Yani insanları, İslam'a kazandırma tebliği yapılırken, sünnet olan sakal bırakma insanları korkutup kaçırmamak için terkedilebilir.

Cemaatteki insanların hergün traş olup sakal uzatmamalarının nedeni farz işlemi yaparken sünnetin buna engel olmamasıdır. Fakat hep şunu söylerler: "İnşallah toplumsal İslamın yaşandığı, İslami devletler yeniden teşekkül ettiği zaman, rahatça peygamber sünnetine uygun olarak sakallarla dolaşacağız."

S- F.Gülen'in sanat ve kültür olaylarına bakışı nasıl? Kültürel etkinliklere katılıyorlar mı?

D- Asıl amaç için hemen herşey araç olarak kullanılabilir. Cemaatin temel felsefesi budur demiştim. Tıpkı şu an demokrasinin sonunu getirmek için, demokrasiden yararlanmaları gibi... Burada da aynıdır. Çalışmalarını essiz ve derinden yürüten bu insanlar, toplumda kabul görmek için, hiç seyretmedikleri "Köpekler Adası" filmini finanse ettiler. Niyetleri ise artık ortada... Size bir anımı anlatayım. Bir arkadaşımın annesi bize tiyatro için bilet almıştı. Gitmek için ağabeyden izin istediğimde "Bunlar boş, malayani şeyler... İnsanın dünyaya ilgisini arttırır. Günaha girersin." deyip izin vermedi. Sinema için aynı görüşleri vardır. Bu tür sanatsal, kültürel olaylar bizlere yasaktır. Dinin, İslamın bunları günah olarak gördüğü, beyinlerimize o küçük yaşlardan itibaren yerleştirilmiştir.

S- Peki cemaat liderinin özel yaşamı nasıldır? Bu konuda neler biliyorsunuz? Bugüne kadar neden evlenmemiş? Bayan arkadaşı var mı? İnsan olarak nasıl yaşıyor?

D- Hizmette kadına bakış, dolayısıyla hep ayak bağı olarak düşünülür. Bu nedenle, cemaat içindeki birinin evlenmesine bırakın yardımcı olmayı, daima birtakım engeller çıkarırlar. Hep şu anlatılır: Bu hizmet ahir zamanda İsamı yeniden toplumsal yaşama egemen kılacak olan çalışmadır. Bu çalışmanın aksamaması için gerekirse evlenilmemelidir. F. Gülen'in hiç evlenmemesi konusunda ise bize anlatılan şu: Hocanın nefsi, nefsani duyguları, yani erkek olarak sahip olması gereken arzuları göğe uçmuş. O nedenle F. Gülen'in bu konularla ilgisi olmadığını söylediler. Böylece küçük yaşlardan itibaren F.Gülen'i insan üstü bir varlık olarak algılamamız istendi sanki...

S- Peki ama peygamber ondan daha kutsal... Evlilik kurumuna saygılı.. Kendisi kaç kez evlenmiş? Yanlış birşey olsaydı O yapmazdı herhalde. Üstelik İslamiyet gibi bir dini yaymakla görevlendirilmiş o günün koşullarında çok daha zor bir görev, sizin deyiminizle çok zor bir hizmet... Ve Allah tarafından görevlendiriliyor. Peygamberde bile böyle birşey olmadığına göre, bu açıklama size mantıklı geliyor mu?

D- Bizlerden hiçbir zaman mantığımızı kullanmamız istenmez. Biz sadece ağabeylerin bize söylediklerini dinler ve onlara inanırız. Ama tabii ki ben artık, çevremdeki bütün olayları çok daha başka gözle görmeye başladım. Çok okuyorum. Sürekli kendimi geliştirmek, mantıklı ve bilinçli düşünmek için çaba sarfediyorum. Ortaokul sıralarında fen bilimleri öğretmenim N. Hanımı ve onun uyarılarını hala hatırlıyorum. Benim uyanmamda çok etkili oldu.

Bugün artık bizlere ezberletilen bu tür şeylerle ilgili olarak şunu söyleyebilirim: Hepsinin safsata olduğunu düşünüyorum. Bizler, bizi sarmalayan katı ve dinci çemberin dışına çıkabildik. Ve gerçeklerin bize öğretildiği gibi olmadığını anlama fırsatımız oldu. Ya diğer çocuklar? Beyinleri yıkanan binlerce öğrenci... Onlar nasıl aydınlık fikirlere, çağdaş, eleştiren, sorgulayan beyinlere sahip olacaklar? Bugün, tarikat ve benzeri cemaatlerin nasıl bir gericilik akımı içinde olduklarını biliyoruz. Ali Kalkancı da evlenebilmek için üniversite mezunu bir kızı , peygamber öyle istiyor diye kandırabiliyor.

S- F. Gülen de bir bakıma aynısını söylüyor. SHOW TV'de 32. Gün programında, peygamberin Gülen'in rüyasına girerek evlenmemesi gerektiğini söylediğini belirttiler. Bu yorum ne kadar inandırıcı olabilir? Bunu ona hizmet edenler düşünsünler. Ama güzel bir örnek verdin. Aralarında hiç fark yok... Sadece uyguladıkları yöntemler farklı...

D- Umarım bu gerçeği toplum farkeder. Çünkü ışık evlerinde öyle bir ortamda yaşanır ki... Öğrencilere uygulanan katı disiplinle öylesine bir düzen yaratılır ki bir süre sonra neyin gerçek, neyin gerçek dışı olduğunu ayırdedemez hale gelirsiniz... Zaten amaçlanan da budur sanıyorum. Böyle bir ortamda ağabeyler tarafından söylenen, aksettirilen herşeye inanılır, iman edilir. Gülen için söylenilenler cemaatin öğrencileri için kutsal bilgilerdir. Gülen'in hayatını cemaatten ayrıldıktan sonra bir kitapta okudum. Orada da medresede yetiştiği için ve ailesinde aldığı terbiye nedeniyle çok utangaç olduğu yazıyordu. Zaten ilkokul 3. sınıfa kadar okumuş. 1938 doğumlu... Dışarıdan ilkokulu bitirmiş. Genellikle kadınlardan hep çekinmiş ve uzak kalmış.

S- F. Gülen'i Samanyolu TV 'de vaazlarında dinlemeye çalıştım. Ama birşey anlayamadım. Ne demek istiyor? Neyi anlatıyor? Dikkatle izlediğim halde çıkaramadım. Sürekli Arapça birşeyler söyleyerek sonra tercümesini yapıyor ve çok sık ağlıyor.

D- Kendisinin çok hassas ve duyarlı olduğunu söylüyorlar. O nedenle sık sık duygulanıp ağlıyor olmalı...

S- Doğrusu buna inanmak çok güç... Çünkü şu anlattığınız olayları yaşayan küçük çocukları önce görmesi lazım... Eğer gerçekten vicdanı varsa, o çocuklar için ağlaması lazım. Kurmuş olduğu katı ve dayanılmaz sistemle ıstırap çeken çocuklar için ağlaması lazım... Bu çocukları birer Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı yaparak , bu ülkeye en büyük kötülüğü yaptığı için ağlaması gerek diye düşünüyorum. Bu ağlamaların tamamen bir gösteri olduğu anlaşılıyor. Herneyse, başka bir konuya gelelim. F.Gülen'in 8 yıllık kesintisiz eğitime bakışı nasıl? Medyadaki yazılar onun bu konuda destek verdiği yönünde idi.

D- Bir insanı yetiştirmek ona istediğiniz şekli vermek için en uygun yaş 16 yaş öncesi yıllardır. Bu döneme hizmetin deyimi ile "fıtratın oluşma dönemi" denir. Bu süreçte bir insan üzerinde hangi anlayış etken olursa o kişinin ondan sonraki yaşamında , o anlayışın belirgin özellikleri görülür. Bunu bilen radikal islamcılar ve RP işte bu noktada 8 yıllık eğitime büyük tepki gösterdiler. Çünkü biliyorlar ki 16'sına gelmiş bir insanı uydurma, dayanaksız, soyut korkularla kandırmak ve istismar etmek zordur. RP'nin bu konuda halkı kışkırtması, imam-hatip okullarında daha önce yaşadığım zihniyetin devamıdır.

Gülen cemaatine gelince, bu cemaatin 8 yılı desteklemesinin, hatta bir takım bağışlarda bulunmasının altında 2 neden var:

1. İzlenen ılımlı politikanın gereği... Bununla daha çok taraftar toplamak, insanlarda kabul görmek... Sözde radikal İslam'dan ayrıldığını halkın gözünde belirginleştirmek... Kamuoyu tarafından büyük destek gören 8 yıllık eğitim konusunda Cumhuriyet ilkelerinden yana olduğunu göstermeye çalışarak insanları kandırmaya devam etmek...

2. Bu cemaatte temel anlayış mutlak itaat olduğundan, imam-hatip öğrencileri belli bir dini ve siyasi eğitimden geldikleri için, kendi anlayışlarını biraz zor kabul ettirmekteler... Oysa ki cemaat, kendi anlayışına göre eleman yetiştirmek için nasıl olsa okul, dersane, sayısız ev yurt zincirini kurmuştur. Ve buralardan kendi zihniyetleri doğrultusunda istedikleri kadar kullanacakları insan üretmektedirler. Yani şimdilik cemaatin karşı olmasını gerektirecek bir durum yoktur. Fakat kolejlere, yurtlara ve evlere olumsuz anlamda bir yaklaşım olsun, bakın o zaman nasıl birden devlet düşmanı kesilecekler ve gerçek yüzlerini ortaya çıkaracaklardır.

S- Gülen, genellikle konuşmalarında sanki yeni bir Türk kimliği yaratmanın peşinde gibi gözüküyor. Gerçekte Türkçe'ye nasıl bakıyor? Harf devrimi onun için ne ifade ediyor?

D- O da onun en büyük aldatmacalarından biri... Belki de en önemlisi... Konuşmalarında Türkçe bir dünya dili olmalıdır deyip duruyor. Ama onun gönlünde yatan, geçmişte kalmış olan, Arapça terkiplerle dolu, bugün insanların pek anlamadığı Osmanlıcadır. Bu dili yaygınlaştırmak ve tekrar halk dili yapmaktır. Zaten yazılarında ve söylemlerinde bunu görmek çok kolay...

Bakınız bu cemaatin insanları öz Türkçe'ye öylesine cephe almışlardır ki... Cemaate yeni gelen bir öğrencinin istenilen biçimde bir dile sahip olması ve bunu kullanması için birtakım yaptırımlar vardır. Mesela kesinlikle yanıt diyemezsiniz. Bir kaç uyarıdan sonra, toplum içinde azarlanmak cezasına çarptırılırsınız. Rastlantı ya da tesadüf diyemezsiniz tevafük demek zorundasınız. Bunun dışında gelişme, ulus diyemezsiniz. Bunların yerine inkişaf, millet diyeceksiniz. Zaten TV'deki vaazlarına rastladıysanız, görmüşsünüzdür, ağdalı bir dil kullanır ve arada bir sürekli olarak Arapça cümleler söyler.

S- Bir defasında, ağzı temiz tutmaktan söz ediyordu. Ve ağlayarak, peygamberin dişlerini ve ağzını nasıl misvakla temizlediğini uzun uzun anlattı. Misvakı öve öve bitiremedi. Hayret ettim, diş fırçasından söz etmedi. Hala o günlerde kalmış diye düşündüm. Bu kadar eskiye bağlı bir insanın zamanımızdaki teknolojiyi kullanması ilginç... Özellikle iletişim alanında bir hayli yayını var.

D- Burç FM, STV, Sızıntı, Aksiyon vs. den oluşan bu cemaatin medyası, propagandalarını yapmak ve kendilerini tanıtmak açısından çok önemlidir. Böylece kendileri bir gündem oluşturma çabası içinde olabiliyorlar. Özellikle STV'de yayınlar öylesine sinsice ve çok farklı bir anlayışla gerçekleştirilir ki şaşarsınız... Yayınlarda tarihi ve güncel olaylar çok değişik açılardan yorumlanarak verilmek istenen mesajlar topluma ulaştırılır. Ama bilir misiniz ki bu yayınlar biz cemaat öğrencilerine yasaktır. Bizler STV'yi, Burç FM'i izleyemeyiz. O yayınlardaki çağdaş bir konuşma, konuklarla yapılan sohbetler ya da müzik programları bizim kafamızı karıştırabilir diye düşünüyor olmalılar... Çünkü bu yayınlar cemaatin kamuoyuna yansıyan yüzü için özel olarak seçilmiş programlardan oluşur.

Cemaatte "Kadın sesi kesinlikle haramdır." fikri ilk öğretilerin başında gelir. Oysa bilindiği gibi STV'de Eser-Engin Noyan çifti birlikte program yapmaktalar... Hizmet evlerinde aynen STV gibi Burç FM'i de dinleyemeyiz. Ağabeylere sorduğumuzda bu yayınların ehli dünya için olduğunu, topluma hoş görünmek, taraftar bulmak, kabul görmek için özel olarak hazırlandığını, bizler için hayırlı olmayacağını söylerler.

S- Cemaatin toplumun sosyal ve ekonomik kalkınmasına ilişkin görüşleri neler?

D- Cemaatte a-) Çok çalışan, üreten, disiplinli, israf etmeyen, aza kanaat eden bir halk anlayışı egemendir. Amaçlanan toplum budur. Ticari teşekküllere gelince, cemaat küçük işletmelere nazaran çok ortaklı, büyük sermayeli işletmeleri önerir.

b-) Cihat anlayışı vardır. Gülen'e göre Müslüman insanı ayakta tutan en büyük dinamik, cihat ruhudur. Yani, ilkellikle nitelendirilen Müslümanların dışındaki emperyalist dünyayı köle haline getirme ruhudur. Bu yüzden öyle çalışılmalıdır ki bizden medeniyet öğrenmiş olan Avrupalı ile yine o eski döneme gelmeli, o eski dengeyi kurmalıyız. Bu da ancak ve ancak, bu milletin İslam'a sarılması ile olabilir. Onu herşeyi ile hem kendi yaşamına hem de devlet ve toplum yaşamına etkin ve egemen kılması ile olur.

Osmanlı İmparatorluğu'nda , Tanzimat Dönemi'nde, Batılılaşma ruhu ile yetişmişler sayesinde, ayaklar altına düşen din-i İslam'ı yeniden bayraklaştırmalı ve insanlar bu ruhla dünyaya yeniden çeki düzen vermelidir. Bugün cihadın hükmü, farzlar üstü farzdır. Herkesin asli görevi budur...

S- Fethullaşçılarla Refah Partisi arasında yöntem ve düşünce bazında farklılıklar nelerdir?

D- Her ikisi de sonuç olarak aynı düzeni amaçlamalarına karşın, birbirlerine düşmanca tavır almalarının nedeni, yöntem ve günün koşullarının değerlendirilmesinde ortaya çıkar. Gülen'e göre İslam'ı yeniden etkin kılmak ve istenen düzene ulaşmak için izlenecek yol, parti çalışması değildir. Bu yöntem yukarıdan aşağıya biçimindedir ki, eğer gerçekten geçerli olsaydı, peygamber bunu uygulardı. Peygamber kendisine teklif edilen Mekke Şerifliğini kabul eder ve İslam'ı bu yöntemle tebliğ ederdi. Fakat böyle olmamıştır. Daha önce izah ettiğim gibi peygamberimiz birebir yöntemini uygulayarak İslamı tebliğ etmiştir. Cemaat de aynen, tek tek bireyleri cemaate kazandırmak için çalışmaktadır.

S- Gülen'in devletle ilgili yorumları var. Devleti önemsiyor görünüyor. Bu konuda ne söylemek istersin?

D- Gülen'in devlet anlayışı oldukça ilginçtir. Söylemlerine bakarsanız koyu bir devletçidir. Bir yanıyla doğrudur. Ancak medyada onu yere göğe sığdıramayan insanlar, acaba onun hangi devletin ya da ne tür bir devlet anlayışının savunuculuğunu yaptığını biliyorlar mı? Bildiklerini zannetmiyorum. Gülen bugünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin yerine kurulacak olan, kendi hayallerindeki devletin savunuculuğunu yapmaktır.

Cemaatin özel kasetlerinde şöyle der: "Alternatifinizi hazırlamadan devleti yıkmayınız. Zira bugünkü T.C. her ne kadar istemediğimiz bir devlet de olsa, alternatifini kuruncaya (hazırlayıncaya) kadar, devletsizlikten iyidir. Aksi halde ne içte ne de dışta hizmet bu noktaya ulaşamazdı." Kısaca devletin bekaasını istiyormuş gibi görünmesinin altında da yine bir yanıltmaca ve bugün için büyük ölçüde kullandığı devlet imkanları bahis konusudur.

Yine Gülen'in yönetimle ilgili olarak İran'a ilişkin söylemlerini hatırlatmak istiyorum. Son röportajlarından birinde Gülen, İran'da, kul ile Allah arasında imamların olduğunu söyleyerek "İmama karşı gelen Allah'a karşı gelmiş gibi olur ki günaha girer, bu da çok yanlış olur." diyor. Tabii kamuoyu onun hizmetteki uygulamalarını bilmediği için, bunun çok doğru bir düşünce tarzı olduğunu düşünüyor.

Peki ama acaba cemaatin uyguladığı sistem nedir? Başından beri size örneklerle açıklamak istediğim, bizlere uygulanan sistem, aynı İran modelindeki İslamdır. Işık evlerinde, yurtlarda ve benzeri kuruluşların tümünde, ağabey dediğimiz kişiler çok önemlidirler ve gerçeküstü insan olarak bizlere tanıtılmışlardır. Hizmette bulunan bir şakirt (cemaatin inanmış bireyi) eğer ağabeyine karşı gelirse, bu itaatsizlik silsile halinde oradan semt imamına, bölge imamına, il imamına giderek F. Gülen'e, S. Nursi'ye, peygamber efendimize ve son olarak da Allah'a gider. Kısaca o kişi, ağabeye itaat etmemekle, Allah'a itaat etmemiştir ve bu nedenle günahkar olmuştur. Artık şefkat tokadını yemesi an meselesidir. Bu nedenle de asla ağabeylere itiraz edilemez.

Bir yanda eleştirilen İran İslam modeli, diğer yanda, belki daha katı olan cemaat modeli... İşte bazı çevrelerin anlamak istemediği bu versiyon F. Gülen'in Türk- İslam anlayışıdır.

S- Cemaatin faaliyetlerini yakından ciddi bir şekilde inceleyen, bu konuda birtakım sivil kuruluş ve kişilerden çok farklı olarak, cemaate mesafeli duran askeri kesim var. Bu konuda cemaatin yaklaşımları nedir?

D- Gülen ve cemaati planlı, programlı, sinsi ve yanıltmacı bir biçimde sürdürdükleri çalışmalarının önünde engel olarak hep orduyu görmüşlerdir. Orduyu ele geçirmek amacıyla yapılan sızmalar ve çalışmalar, ordunun ciddi ve çok duyarlı tutumu sayesinde hep başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ele geçirme adına pek birşey yapamayan F. Gülen, şu anda orduya karşı şöyle bir politika izlemektedir:

1. Orduya hoş görünme (Bu arada hizmet çalışmalarını yine sessiz ve derinden devam ettirme)

2. Askeriyeye karşı bazı politikacılardan alınmış tavizlerle polisi güçlendirme (Asker- polis denkliği oluşturmaya çalışma) ... Ordunun istediği zaman ihtilal yapabilme ihtimalini önlemenin yolu ya orduyu ele geçirmek ya da böyle bir güç dengesi oluşturmakla sağlanabilir. (Polis kolejlerine girmek, öğretim üyelerini özel olarak seçtirmek ve cemaate bağlı polisleri daha öğrencilik yıllarında etkilemek, hizmete sokmak) ... Nitekim basına yansıyan pek çok olay, cemaatin polis camiasında oldukça etkin olduğunu göstermiştir. Bizim dönemimizden polis kolejlerine gönderilen pek çok arkadaşımız oldu. Katı hizmet anlayışı içinde yetiştirilen bu polisiye kuvvet, gerektiğinde silahlı bir güç olarak ordunun karşısında yer alabilir diye düşünülmüştür.

Esasında biz Anadolu çocuklarının ordumuza karşı sonsuz bağlılığı ve sevgisi vardır. Ama hizmette öylesine yalan yanlış bilgilerle şakirtlerin kafaları yıkanır ki doğruyu, yanlışı ayıramaz hale gelirler.

Orduya hoş görünme politikasını zihinlerde somutlaştırmak için bizlere sürekli olarak anlatılan kıssayı aktarmak istiyorum. Olay İslamın ilk dönemlerinde meydana geliyor. Peygamberimizin gizli tebliğ dönemi daha yeni bitmiş, açık tebliğ dönemi yeni başlamıştır. Müslümanların oldukça zayıf olduğu bu dönemde peygamber ve arkadaşlarının meclisine gelen Yahudiye, peygamber sürekli olarak iltifatta bulunur. Onu çok yüceltir. Bunun nedenini soran sahabelere peygamber şu yanıtı verir: "Eğer şu anda bize zarar vermek istese, biz hiç bir şey yapamayız. Ancak ona böyle davranırsak, güçlü oluncaya kadar onun şerrinden emin oluruz. Fakat bu durum sadece güçlü olacağımız duruma kadardır. Sonrasını artık biz tayin ederiz..."

Öğretim üyelerine, devlet erkanına ve özellikle orduya karşı, saygı, anlayış ve yumuşak davranışlarının altındaki temel felsefe budur. Yoksa ellerinden gelse, neler yapabileceklerini tahmin etmek güç olmasa gerek...

S- Evet, özellikle büyük törenlerle cemaat ödüllerini alan ünlü, ünsüz bütün kişilerin, sanıyorum, şapkalarını önlerine koyup bu konuda biraz düşünmeleri gerekiyor.

D- Esasında Türkiye'de hemen herkesin çok iyi düşünmesi gerek. Anlattığımız olaylar bir düş değil, sinema filmi değil... Ortaokul 3. sınıftan itibaren başlayan gerçek bir karabasan öyküsü... Bizim yaşamımız... Bütün bunları anlatabilmek, içimizi dökebilmek öylesine zor ve yıpratıcı bir şey ki... Yaşamlarımızı anlatırken ve yazarken tekrar o günlerin acısını ve korkusunu yaşıyoruz. Hele o soyut öbür dünya ve cehennem korkuları... İki yılı aşan bir süre bu korkular, yaşadığım hayali görüntüler nedeniyle psikolojik tedavi gördüm. Sonra sizleri ve diğer insanları tanıma fırsatımız oldu. Hepiniz çok iyisiniz. Oysa, hizmette sürekli olarak yıllarca beyinlerimize cemaatin dışında dost olmayacağı, cemaat dışındaki bütün insanların çok kötü insanlar olduğu aşılandı. Şimdi herşey ne kadar farklı... Ve biz şimdi diğer çocukları kurtarmak, bu cemaatin gerçek yüzünü topluma, özellikle anne babalara ve çocuklara göstermek istiyoruz.

S- Bu yürekliliği ve doğruluğu gösterdiğiniz için sizleri tekrar kutluyorum. Toplumda çok başarılı ve azimli iki insan olarak yer alacağınıza inanıyorum. İnançlı bir müslüman olarak, bir şey daha, çok samimi olarak inanıyorum. Allah adına ve din adına yaptıkları bu çalışmalar için kullandıkları çocukların ahı, onları er geç bulacaktır. Sizin, onların eğittiği ve yıllarca şakirtlik yapmış ikinizin bu açıklamaları topluma yapıyor olmanız da bir bakıma ilahi adaletin gerçekleşmesidir diye düşünüyorum.

D- Bugüne kadar medyada, cemaatle ilgili hep olumlu yaklaşımlar gözledik. Anlattığımız gerçekler topluma ulaştığı zaman göreceksiniz, Anadolu'nun dört bir tarafından bizim durumumuzda olan gençlerden sesler gelecektir. Öyle çok mağdur olmuş, hizmetten uzaklaşmış kişiler var ki... Bugüne kadar kimseden ses çıkamazdı. Ama şimdi sizlerle birlikte gerçeği söyleyebilme olanağını bulduk. Onlar da bizden güç bulacaktır.

Cemaat sürekli olarak büyüdüğünü, dünyaya taştığını ve artık kısa zaman sonra hayallerinin gerçeğe dönüşeceğini söylüyordu. Bizlere: "Nereye giderseniz gidin... Ergeç oraya da hizmetimiz gelecek ve herşeye biz hakim olacağız." diyorlardı. F. Gülen sohbetlerinden birinde bizlere şöyle seslendi: "Elimizde bu kadar maddi imkan varken, bu kadar bize inanmış insan kaynağı varken, Allah'ın da arkamızda bu kadar desteği varken, dünyayı fethetmek niye olmasın?" Gerçekten İslami devlete ulaşmak için çok yol aldılar... Yani parayı veren bunca insan olduktan sonra, bunların sırtına binip şuraya buraya gitmek herhalde zor olmasa gerek. İş dünyasından, politikacılardan, medyadan, sanatçılardan, öğretim üyelerinden vb. çevrelerden büyük destek gördüler.

Şimdi bu çevreler biraz da cemaatin eğitiminden geçmiş bizlere kulak versinler. Cemaatten beklentilerini, maddi manevi menfaatlerini, bu ülkenin yarınları için bir tarafa koyup gerçeği görmeye çalışsınlar. Çünkü gelecek, onların da geleceği...

S- Anlattıklarınızın hemen herkesi çok etkileyeceği muhakkak... Özellikle medya, objektif habercilik yapmak için, bu konuda büyük çaba harcayacaktır sanıyorum. Özellikle Fethullah'ın yurt dışındaki okulları ile ilgili yayınları son günlerde bütün televizyonları doldurmuştu.

D- Bu okulların açılış amacı, o ülkelerde ileride devleti yönetecek nitelikli kadroyu yetiştirerek bu kadronun Türkiye'de F. Gülen tarafından kurulacak İslami devlete sempatiyle bakmasını sağlayacak tohumları atmak olarak söylenebilir. Yurt dışı okullarda dini eğitim verilmez, ancak İslami düşünce tarzı olarak özel bazı bilgiler, insani davranışlar, dostluk belirtileri çok ince bir politika ile öğrencilere adeta yavaş yavaş enjekte edilir. Onlara bir müslüman ülke olarak Türkiye sevdirilmeye, İslami devlete olan bakışları yumuşatılmaya çalışılır.

Robert College'in Amerika için, Türkiye'de kurulmuş olması ne anlam ifade ediyorsa, bu okullar da aynı niteliktedir. Dış ülkelerdeki okullarda zaten dini eğitim yapılamaz. Ancak Türk-İslam kültürü farklı yöntemlerle öğrencilere sempatik gösterilir. Bu okullarda okumuş olan öğrenciler, bir zaman sonra ülkelerinin kilit noktalarında görev alacaklar ve F. Gülen'e duydukları minnet duyguları, sempatileri ile cemaat için büyük imkanlar sunacaklardır. Türkiye'yi onlar F. Gülen'in şahsında değerlendirecek ve ileride onun yapacağı İslami değişimi doğru kabul ederek destek vereceklerdir. Bu politika çok ince bir politikadır ve Tanzimat'la başlayan değişimin yöntemidir.

S- Uzun yıllar kamuoyundan kaçan, pek bilinmeyen, çalışmalarını sessizce sürdüren Gülen'in birdenbire medyada sürekli olarak yer almasının nedenleri nedir?

D- Bunu askeriyeye olan korkusu ile birlikte düşünmek lazım... Hatırlayacaksınız, geçen yıl ihtilal söylentileri yayıldıktan sonra Gülen'in pek çok beyanı oldu. İdari ve siyasi kadrolardaki müritleri ona tehlikeli durumları, ihtimalleri çok kısa zamanda ulaştırıyorlar kuşkusuz. Gülen de kamuoyunu cemaati ile ilgili olarak yumuşatmak, hoşgörülü olduğunu, diğer dinci gruplardan ayrıldığını göstermek için özel yorumlarla topluma mesajlar vermeye başladı.

Ordunun ihtilal tehlikesi karşısında, cemaatin Atatürk ve Cumhuriyet'le hesaplaşmak üzere yetiştirdiği insanları zarar görmesin, kolejleri, yurtları, okulları kapatılmasın, halk bunları sahiplensin diye ortaya çıktı. Onu hergün konu eden birtakım medya sayesinde de doğrusu bugün amacına ulaşmış gözüküyor.

Gülen, ordu konusunda o kadar hassastır ki, askerin almış olduğu her olumsuz karar, onu hasta eder, yataklara düşürür. Bu konuda bizlere "Bakın ne kadar hassas... Sizlere bir zarar gelecek diye çok üzülüyor, hasta oluyor." derlerdi. Bizler de orduya karşı hınç duyar, onunla birlikte üzülür, dualarımızdan eksik etmezdik... Refah Partisi'ne de çok kızardı. Çünkü partinin birtakım radikal çıkışlarla orduyu harekete geçireceği söylenirdi. Onlara sürekli olarak itidal tavsiye edilirdi.

Çünkü eğer bir ihtilal olursa, en büyük kaybı sadece RP değil, Gülen ve cemaati verecektir. Okulları, yurtları, finans çevreleriyle cemaat o kadar büyümüştür ki yakın bir zamanda olacak ihtilal, bütün kazanımları tehlikeye düşürecektir.

Oysa, peygamberin misalinde olduğu gibi cemaat tam güçlendiği zaman, onun önünde kimse duramayacaktır. O zamana kadar da bu yumuşak, bir bakıma ezik, zavallı, hep iyiliği düşünen, sevgiden, insanlıktan sözeden F. Gülen'i seyretmek gerekecektir. Oysa bizler çok iyi biliyoruz ki cemaatte sevgiden, şefkatten, insanlıktan eser yoktur.


--------------------------------------------------------------------------------

Ben A......., ...9.197. yılında Gaziantep'in bir ilçesinde doğdum. Babam emekli memur, annem ev kadını idi. Ailemin kalabalık olması nedeniyle maddi durumumuz çok kötüydü. Babam hayatında birkaç defa evlenmişti ve 10'dan fazla çocuğu vardı. Ben en küçükleriydim.

İlk eşi vefat etmişti, ikinci eşini çocuk olmayınca boşamış, sonra annemle, daha sonra bir başkasıyla evlenmişti. Benden büyük ağabey ve ablalarımın birkaç tanesi sadece ilkokula gitmiş ama bitirmeden ayrılmış, diğerleri ise hiç okula gitmemişti. Bense muhakkak okumak istiyordum.

Eskiden okula kayıt yaptırmak için öğretmenler ev ev gezer, yaşı gelenleri okula kaydederlerdi. Hiç unutmuyorum, yaşım geldiğinde öğretmenler kayıt için bizim eve geldiler. Babam çok zalim ve insafsız bir insandı. O gün gelen öğretmenleri küfürler yağdırarak evden kovdu. Çok üzülmüştüm amababamdan korkumdan sesimi dahi çıkaramadım. Bu yüzden okula bir yıl geç gittim.

Babam gezici sağlık memuruydu. Eve her zaman gelmezdi. Annem elişi yaparak tarlaya, çapaya giderek bizi büyüttü. Okula öyle başladım.

İlkokul 2.sınıfı bitirip yaz tatiline girmiştik, babam eve geldiğinde artık okutamayacağını söyleyerek, beni bir matbaacının yanına işe verdi.

İşin ilk günü oradan kaçarak, ilçemizde dağların ve akarsuların birleştiği çok güzel bir yer var, oraya gittim. Akarsuyun başında saatlerce oturdum ve saatlerce ağladım. Parasızlığa, yoksulluğa lanetler yağdırdım. Ve o gün kendi kendime bir söz verdim.

Yaz tatilinde çok sıkı bir şekilde çalışacak, para biriktirip okul masraflarımı kendim karşılayacaktım. Bu benim hayatımın dönüm noktası oldu. O günü hiç bir zaman unutamam.

Ertesi gün hemen bir brikethaneye gittim ve çalışmak istediğimi söyledim. Ne iş verirlerse yapacaktım. Sadece okula devam etmek istiyordum. Patron bana "Sen daha çok küçüksün, bizim işimiz çok ağır, ama madem sen okumak için çalışmak istiyorsun, seni işe alıyorum." dedi.

O günden sonra orada ne iş varsa, kendime göre yapmaya başladım. Ne iş verirlerse yapıyordum. Sağ olsun, patron bazen haftalığımdan daha çok para verirdi. O yaz brikethanede çalıştım ve paramı biriktirdim. O zamandan hesap kitap işlerine başlamıştım. Şu kadar kitaba, şu kadar kaleme, şu önlüğe diyor, şu da harçlığım diyordum.

Okulların açılmasına bir hafta kalmıştı, patron beni yanına çağırdı. "A... eve git temizlen, üstünü değiştir gel" dedi. Sonra beni yanına alıp çarşıya götürdü. İtiraz etmeme rağmen okul için önlük, kitap, defter, ayakkabı vb bir sürü şey aldı. Bu şekilde çalışırsam hayatta her zaman başarılı olacağımı söyledi. Mutluluktan uçuyordum. Çalışmanın ne kadar güzel olduğunu anlamıştım.

O tarihten sonra ortaokul 3. sınıfı bitirinceye kadar yaz tatillerinde, hep o brikethanede çalıştım. Boş vakitlerimde bile, patrona yardıma giderdim. Çünkü bu insan bana, çalışma azmini, çalışma hırsını vermişti. Ve bende okuma isteğini güçlendirmiş, bana hep destek vermişti.

İlkokul son sınıfta basketbol takımının kaptanıydım. O yıl, okullararası yarışmalarda bizim okul ilçede şampiyon oldu. Ortaokulda yine basket takımına seçildim. Bizim okul bu kez hem ilçede, hem de Gaziantep'te yapılan okullar arası yarışmada birinci oldu ve ben bu takımın ilk 5 oyuncusu arasındaydım.

Yalnız bu kez derslerde zorlanmaya başlamıştım. Yarıyıl tatilinde 2 zayıfım geldi. Bu kez basketi bırakıp kendimi derslerime verdim. 2. yarıyıl takdir belgesiyle sınıfımı geçtim. Derslerime çok çalışıyordum. Ailem, öğretmenlerim, arkadaşlarım bendeki çalışma azmine şaşırıyorlardı.

Babamın iki evi vardı. Birgün bizde, diğer gün öteki evde kalırdı. Bizde yattığı zamanlar, masraf olmasın diye elektriği erkenden söndürürdü. Ben de babamın bizde kalmadığı gecelerde sabaha kadar ders çalışırdım. Bu çalışma bana ortaokul 2. sınıfta okul birinciliği getirdi.

Hizmetle tanışmam: Okul birincisi olduğum zaman, herkesin davranışlarının değiştiğini farkettim. Öğretmenlerim, arkadaşlarım, ailem şimdi bana kıymet vermeye başlamışlardı. Bu günlerde ağabeyim beni, üniversiteli bir arkadaşı ile tanıştırdı. Bu kişi gayet kibar, efendi, düzgün giyimli, kültürlü biriydi. Bana "A..., sen çok zeki ve çalışkansın. Ben zeki insanları severim. Gel ben seni çalıştırayım, fen liselerine ve askeri okullara hazırlıyayım." dedi.

Askeri okul deyince heyecanımı anlatamam. Çünkü askeriyeye karşı çocukluğumdan beri büyük ilgim vardı. Orada okuyabilmek benim en büyük hayalim, herşeyimdi. Askeri okula girebilmek için canımı bile verebilirdim. Ve bu üniversiteli ağabey, beni askeriyeye sokabileceğini söylemişti.

O günden sonra haftada 2 kez o insanların evine gitmeye başladım. Bu evde 6 kişi kalıyordu. Bana aşırı bir ilgi gösteriyorlardı. Daha sonra 3 öğrenci daha geldi. Hepimiz de değişik okulların birincileriydik. Bütün okul birincileri bir araya toplanmıştı.

Bize matematik, Türkçe ve sosyal bilgiler dersleri vermeye başladılar. Cumartesi ve pazar günlerimiz sabahtan akşama kadar orada geçiyordu. Sıkılmayalım diye bizlere nefis yemekler yaparlar, çaylar, pastalar hazırlarlar, video seyrettirirlerdi. Birlikte pikniğe gider, futbol oynar, bizleri memnun etmek ve ellerinde tutmak için her türlü aktiviteyi yaparlardı.

Biz kendilerine bunları karşılıksız niye yapıyorsunuz deyince "Allah rızası için yapıyoruz. Sizin gibi zeki öğrencilerin cahil insanların eline düşmemesi ve kendinizi daha iyi yetiştirmeniz için sizleri çalıştırıyoruz." derlerdi. Kendilerine hiç kimsenin yardım etmediğini, bu nedenle bizlerin çok şanslı olduğumuzu söylerlerdi.

Aradan 6-7 ay geçti. Artık 3. sınıfın sonlarına gelmiştik. Hep bu ağabeylerle birlikteydik.

Sınavlar yaklaşmıştı ama hiç problemimiz yoktu. Çok çalışıyordum. Ağabeylerin desteğiyle de daha iyi duruma gelmiştim. Onlara çok bağlıydım. Onların haberi olmadan hiçbir şey yapmazdık.

Ancak kendileri ile ilgili hiçbir şey bilmiyorduk. Bizim herşeyimizle ilgileniyorlardı. Hatta sınavlara giriş formlarını bile onlar alıp dolduruyorlardı. Sınavlarda, devlet parasız yatılı, kurumlar ve fen lisesi sınavlarına girdim. DPY ve kurumları kazandım. Fen lisesi sınavlarında hasta olduğum için kazanamadım. Ama benim için bu önemli değildi. Çünkü benim asıl hedefim askeri okullardı. O nedenle, DPY'yı ve kurumları hiç düşünmedim. Zaten ağabeyler de oraya gitmemi istemediler.

Ortaokulu da birincilikle bitirmiştim. Arkadaşlarımdan birisi imam-hatip, diğeri merkez ortaokulu, bense okuduğum okulun birincisiydim. Ağabeyler bizim üzerimize titriyorlar, bir dediğimizi iki etmiyorlardı.

Sıra askeri okul sınavlarına gelmişti ve ben İstanbul'a ağabeyimin yanına geldim. Deniz Harp Okulu sınavlarına girecektim. Ağabeyim, İstanbul'da tekstille uğraşıyordu. İlçemizde ağabeylerle görüşmeden acele gitmek zorunda kalmıştım. Benim İstanbul'daki adresimi bilmiyorlardı. Ben heyecanla sınavlara hazırlanıyordum ve kazanacağımdan emindim.

Burada birkez daha şaşkınlığa uğradım. Zira ilçemizdeki ağabeyler ertesi gün eve gelip beni buldular. Beni sınavdan önce gezmeye götürmeye geldiklerini söylediler. Adresi nasıl bulduklarını bilmiyordum. Ama onları gördüğüme sevinmiştim. Bana Sultanahmet'i, Ayasofya'yı gezdirdiler. Sonra hiç unutmuyorum. Beni Sultanahmet Camii'nin penceresine götürdüler. Bir oda büyüklüğünde olan pencerenin kenarına oturduk. Sınav için biraz ders çalışmamız gerektiğini söylediler.

Ben çok çalıştığımı söyledimse de bir soru kağıdı çıkararak, onları çözmemi istediler. Ve orada beni tam 3 saat çalıştırıp adeta imtihan ettiler.

Ertesi gün sınava girdim. 120 soru vardı. Bütün soruları çözdüm. Soruları çözerken ben bu soruları daha önce bir yerde çözdüm diyordum. Adeta otomatik olarak bütün soruları cevapladım. O küçücük kafamda hiçbir zaman bu soruları birgün önce çözdüğümü düşünemedim.

Sınavı kazanmıştım, fakat amcamın karıştığı bir olaydan dolayı sabıkası olduğu için Deniz Harp Okulu'na giremedim. Adeta yıkıldım, bittim. Ve amcamı hiçbir zaman affetmedim. Ata ocağına onun yüzünden girememiştim.

İlçemize döndüğümde hizmetli ağabeyler peşimi bırakmadılar. Beni ve bahsettiğim arkadaşlarımı İzmir'e götürüp en iyi okullarda okutacaklarını söylediler. Türkiye'nin en süper lisesi olan Atatürk Lİsesi'ne kaydımız yapılacaktı ve yüzme havuzlu, kapalı spor salonlu, jimnastik salonlu bir yurtta kalacaktık. Ayrıca Türkiye'nin en parlak ve süper dershanesine ücretsiz gidecektik.

Bizlere anlatılan şeylerin cazibesine kapılıp, ailelerimizin onayını almadan yola çıktık. İzmir'e gittiğimizde gördüklerimiz tam bir felaketti. Yurt eski bir binadan bozmaydı, yeni yapılıyordu. HEr taraf toz ve kir içerisindeydi. Bitirilmesi için bizim de işçiler gibi çalışmamız gerekiyordu.

Kaydım çoktan, uzakta ve hiç kaliteli olmayan bir liseye yaptırılmıştı bile. Artık güleryüzlü, kibar ağabeyler gerçek yüzlerini ortaya çıkarmışlardı. Tam bir bozgun yaşıyorduk. Ama dönüşümüz imkansızdı. Çünkü gelirken kimsenin sözünü dinlememiştim. Ve İzmir'i onlara öyle bir anlatmıştım ki dönersem herkesin benimle alay edeceğini düşünüyordum. Gururum, dönmemi engelledi. MEcburen o köhne okulda okumak zorunda kaldım.

İzmir'e gelmeden bizim bütün ihtiyaçlarımızı karşılayacaklarını söylemişlerdi. Bize esnaflardan toplanan ve esnaf himmeti denilen paradan burs bağlayacaklardı. Ama burs vermediler.

Benim ailemin maddi durumu kötü olduğu için, evden para gelmiyordu. Zaten onların rızalarını almadan gelmiştim. Bir defasında ablam elişi, dantel yaparak biriktirdiği 18.500 TL'yı zarfa koyup göndermişti. O gün bu parayı aldım ve odama çıktım ve akşama kadar ağladım. Çoğumuz böylesine çaresiz, odalarımızda saatlerce ağlardık.

Bizler böylesine zor geçinirken, bizleri mecburen Zaman ve Sızıntı gibi cemaatin yayınlarına abone yaparlardı. Bazı arkadaşları 2 abone olmaya zorluyorlardı. Yurtlarda ve evlerde kalan herkesin bir görevi vardı Zaman Gazetesi, Sızıntı Dergisi sorumluları gibi, böylece öğrencileri meşgul ediyor, aktif hale getiriyorlardı. Onlara kazandırdıkları her abone için "ahirette sana şu kadar huri verilecek ve sevap yazılacak" diyerek çalışmaları, gazete ve dergilerin tirajlarının arttırılması sağlanırdı. Böylece memleketten binbir zorlukla gelen öğrenci harçlıkları cemaatin gazete ve dergi tirajlarını arttırmak için kullanılıyordu.

İzmir'de bu düşüncelerle ilk birkaç ay çok kötü geçti. Ama daha sonra bize anlatılan hizmetin özellikleri ve gelecekteki güzel dünya görüşleriyle etkilenmeye başladık. Artık biz de hizmetin bir askeri olmuştuk. Ne emredilirse asker onu yapardı, buna mecburdu, çünkü bu Allah rızasını içeriyordu.

Ben İzmir'in bir ilçesine ilk sokulan öğrenciydim ve görevim seçilen okulda eli yüzü düzgün, zeki, çalışkan ve kapasiteli öğrencilerle arkadaş olup onları dershaneye (hizmet evlerine) götürmekti. Bu iş için ben seçilmiştim ve güya beni Allah seçmişti. Çünkü Allah bana bir kapasite vermişti ve ben bu kapasiteyi burada hizmet için kullanacaktım.

Benim durumum diğer arkadaşlarımdan çok daha zordu. Çünkü okulum yurda çok uzaktı ve hem de bütün gündü. Yani sabah gider, akşam yurda dönerdim. Yarım saat yol sürerdi. Yurtta döğüş kavga zorla yemek yer ardından akşam namazı kılardım. Sonra ebvabin namazı, ardından yatsı namazı sonra ders sohbeti, saat 23.00 olurdu. Sonra ders çalışmaya başlardım. Yurtta ders çalışmak için bir salon vardı. Çoğu zaman, salonda ders çalışırken uyuyakalırdım.

Çoğu zaman elimdeki notlar sağa sola dağılmış vaziyette, bir bakarım yurt belletmeni beni sabah namazına kaldırırdı. Üstüm açık olduğu için çok üşürdüm. Bir de zorla sabahları buz gibi suyla abdest alırdık. Bir defasında abdest almak istemedim. Belletmen zorla beni suyun altına soktu. Ondan sonra hasta oldum, sinüzit oldum. Ama yurdun koşulları böyleydi. Çok zaman bir odaya çekilir, saatlerce ağlardım. Diğer çocuklar da benim gibiydi. Evden, anne , babadan uzak bir sürü çocuk burada, sevgiden, şefkatten uzak, katı bir disiplinle yaşıyorduk.

Bizleri öylesine korkutup etkilemişlerdi ki hizmet ruhu ve Allah korkusu ile bu olumsuzluklara boyun eğiyorduk. Çoğu zaman uykusuz olduğum için ranzanın altına saklanırdım, orada uyurdum. Buz gibi betonun üzerinde... Diğerleri benden biraz daha şanslıydılar. En azından onların okulları yakındı. Y