| |
|
HAYDAR BAŞ TAN FETHULLAH GÜLEN E MEKTUP
Haydar Baş Fethullah Gülen'e 1998'te mektup göndermiş. www.btp.org.tr den alınmadır. http://www.btp.org.tr/index.php?sayfa=icsayfa&sirano=578#
FETHULLAH GÜLEN'E TARİHÎ UYARI
Prof. Dr. Haydar Baş'ın; yıllar önce Fethullah Gülen'in Vatikan'la yakınlaşma
süreci içine girdiği dönemde sergilediği tavır, örnek bir tavırdır. Yedi yıl
önce adeta bu günleri görürcesine Fetullah Gülen'e içinde bulunduğu durum
konusunda çok ciddi uyarılarda bulunarak bir mektup göndermiştir. Prof. Dr.
Haydar Baş'ın Fethullah Gülen'e karşı çok nazik bir üslupla ama tarihî bir uyarı
niteliği taşıyan ve 1998 yılında kaleme alınan bu mektubu aynen yayınlıyoruz:
PROF. DR. HAYDAR BAŞ'IN FETHULLAH GÜLEN'E YAZDIĞI TARİHÎ MEKTUP
"Muhterem Kardeşim Fethullah Efendi,
Allah'a hamd, Resulüne salât ü selamdan sonra mektubuma başlarken zat-i âlinize
ve camianıza selam ve muhabbetlerimi sunarım.
Malumunuzdur ki, Mü'minlerin birbirlerini sevmeleri, sırat-ı müstakim üzere
bulunmaları, varsa noksanlarını telafi edip birbirlerine yardıma olmaları, hakkı
tavsiye etmeleri ve gerektiğinde emri bi'l ma'rûf-nehyi ani'l münker yapmaları
Hakk'ın emri gereğidir ve bir vecibedir. "Müminler ancak kardeştir" ve
kardeşler, birbirine yıkayan iki el gibidirler. Kardeşin kardeş üzerinde hem
hakkı hem de sorumluluğu vardır. Eğer bir Mü'min kaderin şevkiyle bir camianın
sorumluluğunu taşıyorsa bu sorumluluk, bu vebal daha da artmakta ve önem
kazanmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) "Hepiniz çobansınız ve
güttüğünüzden mes'ûlsünüz" buyurmaktadır. Bu sebepledir ki, birbirimizi lüzum
görülen hususlarda aydınlatmak, istişare etmek, varsa bir yanlıştan sakındırmak,
üzerimize bir borç olduğu gibi, kardeşlik hukukunun da bir gereğidir.
Öte yandan zat-i âliniz ve arkadaşlarınızın ülkemizde ve dünyada yaptığı hayırlı
hizmetleri takdirle karşılıyor ve hayırla anıyoruz. Bu cümleden olarak bu
mektubu, hem bir istişare maksadıyla hem de bir mükellefiyetin gereğini yerine
getirmek üzere yazıyorum.
Zat-i âliniz ve hizmet camianızla ilgili olarak kamuoyunda tartışılan, medya
yoluyla aleniyet kazanan ve aşağıda bir kısmına temas edeceğim hususlarda,
inancımız, yolumuz İslam adına ciddi endişelerim hasıl olmuştur. Belki de
meseleler, intikal ettiği gibi değildir, ki öyle olmasını çok temenni ederim
fakat değil mi ki hadiseler bir noktaya gelmiştir ve tartışılmaktadır; o halde
ciddiyet kazanmıştır. Eğer meseleler saptırılıp, kamuoyuna yanlış izlenim
veriliyorsa, basın yoluyla tekzibinin çok isabetli olacağı kanaatindeyim.
Yaşadığımız devrin şartlarının zorluğunu ve vahametini kabul etmekle beraber,
Mü'minlerin (hele de hizmette öncü olup bir camiayı temsil ediyorlarsa) usul ve
metod açısından basiret vefirasetle yürümeleri, ancak Hakk'ın hududunu da
korumaları bir zorunluluktur. Mevzuat ve hukuka ters düşmeden, Devlet ve Millet
bütünlüğünü koruyarak zira bu Devlet, bu Millet bizimdir müsamaha hudutlarını
sonuna kadar zorlamalı, fakat asla tavize yaklaşılmamalıdır. Buna hakkımız
olmadığı gibi, Hakk'a ancak hak ölçülerin korunması suretiyle hizmet
edilebileceği, diğer gayretlerin ise hizmet değil, bir vebal olacağı
bilinmelidir. Bu ölçüler içerisinde, zat-i âlinizi incitmeden maksadımı
anlatabilmek ümidiyle, bizi endişeye sevk eden hususlara ana hatlarıyla temas
edeceğim.
1- Bir müddet evvel basına yansıyan bir beyanatınızda başörtüsüne "teferruat"
demişsiniz. Bu söz, İslam'ı tahrif etmeyi meslek edinenler tarafından ele
alınarak neredeyse tesettürün lüzumsuzluğuna hükmedildi. Belki maksadınız bu
değildi, fakat olaylar sonuçlarıyla ölçüdür.
Çok iyi bilirsiniz ki tesettür, başörtüsü bir vecibedir, farzdır. Ayetlerle
sabittir. Ayette başörtüsü, "Hamr" kelimesiyle anlatılır. Bir manası başı, diğer
bir manası da göğsü örtmek hakkındadır. Ma'lumunuzdur ki, lafızların kelime
manası esas alındığında mesele sapar ve saptırılır. Zira bu kelimenin elliye
yakın manası vardır. Bir manası da içkidir. Sadece kelime manasından yola
çıkarak kalkıp da ayette geçen 'Hamr' kelimesini içki anlamıyla kabul edersek
"içkiyi örtmek" gibi bir şey ortaya çıkar ki, bu mantıksızlıktır.
O halde mefhumları, lafızların kelime manasıyla uğraşıp saptırmadan, ıstılahı
mana üzerinde durmak, ayetlerin nüzul sebeplerine inmek ve tarihî tatbikatı da
dikkate almak esas olmalıdır. Nitekim tesettür ayeti indikten sonra, Müminlerin
Annesi Hazreti Zeynep validemiz, hiç dışarı çıkmamıştır. Yine biliriz ki, bir
farzı basite almak, helâli haram, haramı helâl kabul etmek, itikadı açıdan pek
vahim sonuçlar doğurur. Neden Allah'ın emirlerini tartışma konusu yapmaya sebep
oluyoruz? Bu bir mecburiyet midir? Mecburiyet ise nereden kaynaklanmaktadır?
2- Yine günümüzde Kur'an-ı Kerim'i tahrif planları yapan çevreler ve bunların
avukatlığına soyunan İslam muhalifleri var. ''Yeniden yapılanma' adı altında
İslam'ı, reformcu bir mantıkla tahrife kalkışmaktadırlar. Sanki Resûlüllah
(s.a.v), Kur'an-ı Kerim'i anlayamamış da, 14 asır sonra bu hilkat garibeleri
anlamış... Bunlara göre "Hadis-i şerifler uydurmadır, îcma, kıyas, mezhep ve
meşrep gibi kavramlar yoktur. Müctehid imamlar komisyoncu, Müslümanlar yobaz;
İslam 1400 yıldan beri hiç anlaşılmamış.." Bunlara göre, 'Mezhepler haktır'
demek küfür; ama lafzı da mu'cize olan Kur'an-ı Kerim'i Türkçeleştirmek uğruna,
mezhep i-mamlannın fetvaları pek muteberdir ve asıldır.
Bu kadar vahim dalâlet, sapıklık ve tezat içinde yüzenlere binbir zahmetlerle
kurduğunuz TV kanalınızda zehirli fikirlerini yayma fırsatı veriyorsunuz. Bundan
daha da vahimi, sözünü ettiğimiz şahıs ve şahıslara plaket vermek suretiyle
ödüllendiriyorsunuz; bunun adı tolerans, müsamaha oluyor. Böylece hem bu gibiler
özendiriliyor, hem de büyük kitleler bu yapılanların meşru olduğu zannına
kapılıyor. Buna razı olacağınıza asla inanmıyorum.
3- Basında ve kamuoyunda müşahade ettiğimiz daha büyük bir yanlış ise,
Hıristiyan din öncüleriyle yakınlıklar kurulması, karşılıklı dostluk mesajları
gönderilmesi ve bu yolda birlik-beraberlik, işbirliği, iyi niyet havasının
verilmek istenmesidir.
Hatta son günlerde çıkan bir haberden takip ettiğimize göre bir iftar sofrasında
bir Hıristiyan temsilciye dua ettiriliyor. Temsilci duasında teknik bir şekilde
Allah Resûlü'nü tanımadığını ifade ediyor. "Ortak yanımız Allah-u Ekber'dir.
Allah-u Ekber diyelim" diyor. Şimdi soruyorum; "Muhammed'ür Rasûlullah" demeden,
gerçek manada Allah-u Ekber demek nasıl mümkün olur? Belli ki bu demagojidir. Bu
şahıs, muharref İncil'e dayalı teslis inancını taşıyan ve Kur'an-ı Kerim'de şirk
olduğu ifade edilen Hıristiyanlığı cazip ve meşru göstermek maksadındadır. Güya
iki din arasında ortak bir taraf bulunuyor ve bu basın yoluyla kamuoyuna
arzediliyor. Halbuki küfür olan Hıristiyanlık ile yegâne hakkın kendisi olan
İslam'ın hiçbir ortak yanı yoktur. Küfür ile hak, karanlık ile aydınlık nasıl
ortak cihet taşıyabilir? Kaldı ki küfürde olanların duası makbul olmadığı gibi,
böyle bir duayı meşru ve faziletli saymak da itikadı açıdan tehlikelidir.
Bilindiği gibi itikadı konular son derece büyük bir önemi haizdir. Küçük bir açı
farkı, vahim neticeler doğurabilir.
Sizden sâdır olan küçük bir açı farkı, topluma genişleyerek yansır.
Hıristiyanlarla tesis edilmiş gibi görünen samimiyet bağı, muhabbet havası ola
ki, gençliğe "Hıristiyan da olunabilir" kanaatini verirse, bu hatanın tamiri
mümkün olamaz. Kimse de bu vebali kaldıramaz. Bütün bunlar sizin malumunuzdur.
Çok iyi biliniz ki, 'kelime-i tevhid' ancak nübüvvetle tamamlanır. Allah
Resulünü inkar edenler, "Allah-u Ekber" kelimesinde nasıl samimi olabilirler?
Biz Hıristiyan veya diğer din mensuplarıyla görüşülmesin, irtibat kurulmasın
demiyoruz. Ancak onlarla olan ilgi ve irtibat, Hakk'ı ketmetmemek ve açıkça
söylemek şartıyla meşrudur. Yani tebliğ esastır.
Nitekim Allah Resulünün o devrin Hıristiyanlarla olan görüşme ve münasebetleri,
tam bir tebliğ örneği ve hakkın beyanı şeklinde cereyan etmiştir.
Kur'an-ı Kerim'de Al-i İmran suresinin ilk seksen ayetini ve Meryem suresini
ibretle inceleyiniz! İstirham ederim.
Bakınız ilgili ayetler;
Al-i İmran (1-8,18-32, 35-37, 42-51, 53-62, 62-64, 79-80, 85-86) ve Meryem
(21-25).
Bakınız, şu ayet Hıristiyanlar hakkında inmiştir; ''De ki: Allah'a ve Rasûlüne
itaat ediniz. Eğer yüz çevirirlerse muhakkak ki, Allah kafirleri sevmez." (Al-i
İmran-32). "Andolsun 'Allah üçün üçüncüsüdür' diyenler kafir olmuşlardır."
(Maide-73) "Müminler, müminleri bırakıp kafirleri dost edinmesinler." (Al-i
İmran-28).
Kaldı ki haham ve papazlarla işbirliği ihtiyacı nereden çıkmaktadır? Kimin için,
neye ve kime karşı bir ve beraber olunacaktır.? Ancak ilhad fikri ve ateizm
öldüğüne göre bu taviz, bu tahribat, bu zillet nedendir?
Bu tutum insanlara Hıristiyanlığı normal ve meşru kabul etme hissiyatını verir
ki, gençliğimiz, teknolojik üstünlüğü elinde tutan Hıristiyan dünyasına,
Hıristiyanlık dinine meylederlerse bu vebali kim taşıyabilir?
Nitekim bütün şehirlerimizde ve özellikle İstanbul, izmir, Ankara, Eskişehir ve
Adana gibi vilayetlerde gençlere İncil okutma faaliyetine başlanmıştır. Ve
bilmekteyiz ki, asırlardır süren Hıristiyanlaştırma ve misyonerlik faaliyetleri,
özellikle günümüzde daha da organizeli ve sinsi bir şekilde hız kazanmıştır.
Hâlâ tarihi haçlı taassubunda İstanbul, İzmir ve hatta Anadolu kurtarılmayı
bekleyen işgal edilmiş topraklar olarak algılanıyor ve öğretiliyor.
İspanya'yı düşünün ki, 800 yıl yaşayan bir İslam medeniyetinden bugün bir iz
bile bulamazsınız. Ehli küfrün hesabının ileriye dönük ve intikam dolu olduğunu
asla unutmamalıyız. Sekiz asır Endülüs Müslümanlarının yaşadığı İspanya'da bir
tek Müslüman bırakılmamış, hepsi katledilmiştir. Halbuki İstanbul'un fethinin
üstünden 545 yıl geçmiştir. Sırplar, Bosna'da katliam yaparken 'Hedefimiz
İstanbul-Anadolu, hatta Horasan' diyorlardı; unutmayalım. Haçlı taassubunun
doğurduğu kin, tarih boyunca hızından hiçbir şey kaybetmeden yaşatılmaktadır.
Son günlerde manevi ve dini değerler üzerinde çıkarılan tartışmalar sebepsiz
değildir. Bu, uluslararası organizeli bir güç tarafından planlanmakta, bu
hususta yerli uşaklar kullanılmaktadır. İyi bilelim ki hedef, sadece dinimiz
değil, devletimiz ve hatta vatanımızdır.
Bir baskı ve yılgınlık hali sergilenmesi de anlamlı değildir. Zira zat-i âliniz
hukuk dışı bir iş yapmıyorsunuz ki, korkup endişe edeceksiniz. Yaptığınız
millete ve vatana hizmettir.
Kaldı ki siz, ne bir siyasi lidersiniz, ne de İslam namına seçilmiş bir
temsilcisiniz. Her iki halde de böyle badirelere düşmenin anlamı yoktur. Nitekim
biz, devlet ve millet kucaklaşmasıyla milli bütünlüğü temine çalışıyor, mevzuat
ve hukukun üstünlüğünü hayata geçirmeye gayret ediyoruz.
Biz, bu tartışma, istişare veya uyarıyı nefsanî bir hesapla ve de kötü örnek
teşkil edecek şekilde kamuoyu önünde yapmıyoruz. 'Kol kırılır yen içinde...'
denildiği gibi, bu bizim kardeşlik ve inanç beraberliğinden kaynaklanan
görevimizdir.
Samimiyet, ihlas ve vefanıza inandığım kardeşim olarak, bu açık ve samimi
düşünce ve uyarılarımı, edil-le-i şer'iyye ölçüleri ve hassas inancınız ve
vicdanınızla kâmil anlamıyla değerlendirip, bir nefs muhasebesi yapacağınıza
inanıyor, bu vesileyle tekrar kalbi muhabbetlerimi arz ediyorum. Allah'tan
Sırat-ı Müstakim üzere daim bulunmanızı niyaz ediyorum".
Prof. Dr. Haydar Baş / 6 ŞUBAT 1998