M.F.GULEN VE TARIKATLAR HAKKINDA BIR YAZI!

BİR ZAMANLAR NUR TALEBESİYDİ
Ankara DGM tarafından hakkında gıyabi tutuklama kararı verilmesi, bu kararın İstanbul'da kaldırılması ve buna Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu'nun sert tepki göstermesi Fethullah Gülen'i yeniden gündeme oturttu.

Son yıllarda okulları, 'ışık evleri', siyaset ve medya dünyasıyla olan ilişkileriyle tanınan Gülen'in uzun yolculuğu Nur tarikatıyla başladı.
Said Nursi 23 Mart 1960'ta Şanlıurfa'da yaşamını yitirince, tarikatı, "Bundan sonra ne olacak?" kaygısına düstüler. Nurcuların bir kesimi, cemaatin başına bir kişinin seçilmesini isterken, bir kesimi de Said Nursi'nin en yakınlarından oluşan bir 'İstişare Heyeti'nin kurulmasını ve bu 'Ağabeyler Konseyi'nin hareketi yönlendirmesini uygun görüyordu. Bazıları ise siyasi bir teşkilat kurmayı, bazıları da devlete başkaldırıp silahlı mücadele verilmesini önerdi.
Fethullah Gülen, Said Nursi'nin ölümünden sonra Nurcularla temasa geçti, ancak Nurcu olduğunu hiçbir zaman açıkça söylemedi. Ağlayarak verdiği vaazlarında Said Nursi'nin adını hiç kullanmadı. Yıldızı 70'li yıllarda MSP ile birlikte parladı.
Tahiri Mutlu, Mustafa Sungur, Ceylan Çalışkan, Hüsnü Yeğin, Bayram Yüksel, Mehmet Fırıncı gibi 'Nur cemaatinin ağabeyleri', içlerinde 'en cevval ve en fedakar' gördükleri Zübeyir Gündüzalp'i bu hareketin başına seçtiler. Kendileri de, Zübeyir Gündüzalp'in altında bir istişare heyeti oluşturdular. Zübeyir Gündüzalp'in lider seçilmesi, cemaatin içindeki tartışmaları bitirmedi.
Nursi'nin sağlığında başlayan 'Yazıcılar-Okuyucular' bölünmesi bu kez açıkça ortaya çıktı. Said Nursi'nin ölümünden ve 27 Mayıs ihtilalinin gerçekleşmesinden sonra bu karışıklık daha da büyüdü.
Yazıcılar', Hüsrev Altınbaşak önderliğinde ayrı bir grup haline dönüştü. Altınbaşak, Tahiri, Hulusi Bey, Demirel'in de akrabası olan İslamköylü Hafız Ali, Mübarek Mustafa, Santral Sabri gibiler 1930 ve 1940'larda, Said Nursi'nin yazmış olduğu risaleleri bizzat el yazısıyla kaleme alarak çoğaltmışlardı. Bu yazma ve yazarak çoğaltma işini yapanlar Nurcular arasında 'Yazıcılar' diye anıldılar. Zübeyir Gündüzalp, Ceylan Çalışkan, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel, Mehmet Fırıncı, Mehmet Emin Birinci ve Bekir Berk gibi isimler ise ikinci kuşaktan Nurculardı. Cemaate sonradan katılmışlardı. Bu ekip, Nursi'nin eserlerini Latin harfleriyle kitap halinde basıyordu. Bu nedenle onların adı 'Okuyucular'a çıkmıştı.
Bir başka lider adayı Mehmet Kayalar, etrafındakileri silahlandırma çabası gösteriyordu. O, 'okumakla-yazmakla' değil, 'silahla' Nurculuğun yaygınlaşacağı inancındaydı. Mehmet Kayalar gibi düşünen bir başka isim de Elazığ'dan Müslüm Gündüz'dü. Gündüz'ün Kayseri tarafında yandaşlarıyla atış talimleri yapacak kadar işi ileri götürdüğü söyleniyordu. Bir başka aday Ankara'dan Said Özdemir'di. Nurcular için önemli bir 'ağabey' olan Said Özdemir, cemaat içinde oldukça etkili bir isimdi. Daha sonra Nurculuğun 'Tenvir' kolunu oluşturacak olan Said Özdemir'in Ankara'da adamlarıyla silahlı dolaştığı söylentisi de yaygındı.
O dönemde bir lider adayı daha gizli hazırlıklar içindeydi: Erzurumlu bir vaiz olan Fethullah Gülen. Nurculuğun Erzurum'da en etkili ismi Mehmet Kırkıncı Hoca, Osman Demirci Hoca (AP'nin Nurcu milletvekili) ve Muzaffer Aslan sayesinde cemaatle tanıştı ve onlara katılmak istedi.
1963-66 yılları arasında Edirne ve Kırklareli'nde görevli olduğu dönemde, camilerde yaptığı konuşmaları yoluyla etrafında insanlar toplamaya başlamış, Nurcuları ve diğer dini çevreleri etkilemişti. Hep ağlayan, bazen kendini yerden yere atan konuşma tarzı ite dikkatleri üzerine çekiyordu. Okuyuculuk, yazıcılık, silahlı mücadele gibi tarzlardan ayrı olarak 'hitabet' yoluyla etkiliyordu çevresindekileri. Bir başka tarz daha geliştirdi: Açıkça Nurcu olduğunu söylemedi, Nurcu ağabeyleriyle hep mesafeli bir temas içindeydi, konuşmalarında Said Nursi'nin adını pek kullanmadı. Daha Edirne ve Kırklareli'ndeyken cemaatin içinde yeni bir tarzın temsilcisi olmayı, etrafında yetiştirdiklerini devletin önemli kademelerine yerleştirmeyi hedefliyordu. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagör'ün teşvikiyle Fethullah Gülen 1966'da İzmir'e tayin edildi ve orada hedefine uygun ve kendine has bir örgütlenme içine girdi.
'Yazıcılar'ın lideri Hüsrev Efendi, hareket içinde saygın bir kişiydi. Onun etkisiyle 'Yazıcılar', Denizli, Kütahya, Eskişehir, İzmir gibi yerlerde ağırlıklarını hissettiriyordu. Ege bölgesi Yazıcıların kalesi oluvermişti. Fethullah Gülen ve yeni oluşan çevresi de, 'Yazıcılar'la birlikte hareket ediyordu. Bunun üzerine 'ağabeyler konseyi'nden Zübeyir Gündüzalp, Mehmet Fırıncı ve Bekir Berk, Ege bölgesine gitti. Çoğu yerde dersanelere alınmadılar, kimi yerde tartışmalar, kavgalar yaşandı, kimi yerlerde ağır hakaretlere maruz kaldılar.
Fethullah Gülen, 'dinler arası diyalog' projesi kapsamında Papa II. Jean Paul ile de bir araya gelmişti (yanda).
Zübeyir Gündüzalp, ancak daha planlı ve merkezi bir yönetimin ihtilafları çözebileceğini düşünüyordu. İstanbul'a dönünce Süleymaniye'de Kirazlı Mescit Sokağı'nda bulunan 46 numaralı evi, Nurcuların merkezi olarak tahsis etti. Mehmet Fırıncı, M. Emin Birinci, daha sonra aralarına katılacak olan Mehmet Kutlular, Kirazlı Mescit Sokağındaki evin müdavimi oldular. Cemaatle ilgili kararlar, Said Nursi'nin eserlerinin basımı, açılan dersanelerin tespitleri hep bu evde düzenlendi. Öyle bir zaman geldi ki, cemaat bu evle anılır oldu: Kirazlı Mescit Cemaati...
1960'lı yılların sonlarında Necmeddin Erbakan'ın Odalar Birliğinden Demirel'in emriyle atılması olayı bütün İslami kesimleri olduğu gibi Nurcuları da etkiledi. 'Mason' bilinen Demirel'in, 'Müslüman' bilinen Erbakan'a karşı gösterdiği bu tutum, genelde bütün İslami çevrelerde büyük tepki oluşturmuştu. Müslümanlara hitap eden bir parti düşüncesi de bu olayla birlikte gelince, bütün islami kesimler heyecanlandı. Ardından gelişen Hatice Babacan olayı bu süreci daha da hızlandırdı. Hatice Babacan'ın başörtüsü yüzünden İlahiyat fakültesinden kovulması islamcıları ayağa kaldırmıştı. Bu olay islamcı kesimler arasında AP'ye olan güveni azalttı ve yeni parti kurma görüşü destek kazandı. Ancak Nurcuların 'ağabeyleri' içinde parti konusunda bir birlik yoktu ve bazı' ağabeyler' Erbakan ismine çok sıcak bakmıyordu.
NURCU-MHP SAVAŞI
Bu süreçte Nurcular Erbakan'dan endişelenirken, karşılarına MHP çıktı. MHP, islamcıların desteğini sağlamak amacıyla onları partisine davet ediyor, oy vermeyecekleri de mason uşaklığıyla suçluyordu.
MHP'liler Hüsrev Altınbaşak'la da görüşmüşler ve Yazıcıların desteğini almışlardı. Fethullah Gülen'in tavrı da onlardan yanaydı. Bir anda Isparta, Kastamonu ve Elazığ'daki Nurcular MHP'ye tam destek sağladılar. Ankara, Adana, Yozgat gibi illerde de bir grup Nurcu MHP'ye sıcak davranıyordu. Bunun dışında Alparslan Türkeş, Nurcuların arasına adamlarını sızdırdı. Türkeş'in Nurcular içindeki adamları Nur derslerinde "Başbuğun Risale-i Nur okuduğunu, ileride tam bir Nurcu lider olacağını" yaydı.
Zübeyir Gündüzalp, liderliğindeki Ağabeyler Konseyi MHP'nin bu müdahalesine karşı çıktı. Bu ekip, yayınladığı "Tarihi Vesikaların Işığı Altında İslami Hareket ve Türkeş" adlı bir kitapla MHP'ye açık tavır aldı. Bu eser aynı zamanda Nurcuların ilk siyasi kitabıydı. Bu kitapta, Türkeş'in aslında M. Kemal ve İnönü'den farklı olmadığı, din konusunda onlar gibi düşündüğü, Arapça ezana, çarşafa karşı çıktığı kendi sözleriyle aktarıldı. Kitap, Gündüzalp'in talimatıyla Türkiye'nin her tarafına gönderildi ve Nurcuların MHP'ye oy vermemesi için geniş bir kampanya yürütüldü. Said Nursi'nin CHP'ye karşı DP'ye oy verdiği, AP'nin de DP'nin devamı olduğu tekrar hatırlatıldı.
Fakat bu ilk açıktan muhalefet bir takım sıkıntıları ve tereddütleri de beraberinde getirdi. Kimi yerde "MHP'ye karşı olmak ve onlarla uğraşmak cemaate zarar verir dendi" ve broşürün dağıtımına karşı çıkıldı. MHP aleyhtarı kampanyaya karşı çıkanlar arasında ilginç bir isim vardı: Fethullah Gülen.
Fethullah Gülen, o sırada İzmir ve Ege bölgesinde vaazlarıyla ağırlığını hissettirmeye başlamıştı. Nurculann önde gelenlerinin tavsiyelerine pek uymadığı da görülüyordu. Ağabeylerden Mustafa Sungur ona "Nur dersaneleri aç" demesine rağmen, Fethullah Gülen bu isteğe başlangıçta uymadı. Daha sonra yakınlarından Mustafa Birlik ve Mehmet Metin ile birlikte kendine özgü, sonraları "Işık Evleri" diye anılacak olan dersaneleri açmaya başladı. Üstelik Said Nursi'nin kitaplarını değil, sadece kendisinin hitabetini ön plana alan bir çalışma tarzı tutturdu.
Fethullah Gülen'in konuşmaları kasetlere alınıyor ve bu kasetlerle özellikle Ege bölgesinde hem taraftar, hem de para sağlanıyordu.
Abdullah Yeğin, Hulusi Efendi, Şerafettin Kartal, Bayram Yüksel ve diğer önemli Nurcu Ağabeyler "Bantla hizmet olmaz" diye bu örgütlenme tarzına karşı çıktılar. Buna rağmen, Fethullah Gülen bu tarzda ısrar etti. Kemal Erimez, Mustafa Birlik, İlhan İşbilen, Cahit Tuzcu, Bekir Akgün, Mustafa Asutay gibi bölgenin ileri gelen Nurcuları da Fethullah Gülen'in yanında yer aldılar.

Fethulfah Gülen, Nurculuğun içinde bir 'Fethullahçılık' oluşturma çabasına girmişti. Üstelik Fethullah Hoca vasıtasıyla cemaate katılanların bazıları Fethullah Hoca'va Mehdi, Hz isa, Kahtani qibi manevi sıfatlar yakıştırıyorlardı.Fethullah Gülen, 'ağabeylere' ilk muhalefet bayrağını MHP'ye yönelik savaşın hizmete yakışmadığını ifade ederek, açtı.
Erbakan etrafındaki hareketlenme de, Nurcuların zeminini önemli ölçüde etkiliyordu. Özellikle Ankara'daki Nurcuların Erbakan'ın yanında yer alması, İstanbul'daki Nurcuları kızdırdı. Bu yüzden İttihad gazetesinde AP yanlısı yayınlara ağırlık verildi ve yeni parti kurmak isteyenlerin aleyhinde yazılar çıkmaya başladı. Bu durum ise bir anda yeni parti kurmak isteyenlerin tepkisini çekti.
ERBAKAN PARLAMENTOYA GİRİYOR
12 Ekim 1969'da yapılan seçimde Konya'dan bağımsız adaylığını koyan Necmettin Erbakan milletvekili seçilince, AP içinde kendine yakın kimi milletvekilleriyle yakınlaştı. Tevfik Paksu, Hüsamettin Akmumcu ile kurulacak parti için birlikte çalışmaya girişti. Tevfik Paksu, Hüsamettin Akmumcu ve arkadaşları, Nurculardan açıkça destek almaya çalıştıkları için beklemek zorunda kaldılar.
Zübeyir Gündüzalp, Paksu ve arkadaşlarına yüz vermedi. Buna rağmen Erbakan ve arkadaşları "Hak geldi, batıl zail oldu" ayetini slogan haline getirerek 26 Ocak 1970'te Milli Nizam Partisi'ni (MNP) kurdu.
Anayasa Mahkemesi'nin MNP hakkında kapatma davası açması da o güne kadar partiye mesafeli duran birçok Nurcunun "İslam'ın partisi olduğu tescil edildi" diyerek, MNP'ye yönelmesinde etkili oldu Nurcuların tabanında çatlamalar ve kaymalar olmuştu. Bilhassa küçük şehirlerdeki, kasaba ve köylerdeki Nurcular, MNP'nin saflarında faal olarak çalışıyordu.
ZÜBEYİR GÜNDÜZALP ÖLÜNCE
12 Mart 1971 muhtırası Nurcuları da tedirgin eden bir darbe oldu. Muhtıradan hemen sonra, 2 Nisan 1971 'de cemaatinin lideri Zübeyir Gündüzalp öldü. Otorite, kontrol ve yönetme yeteneğine sahip Zübeyir Gündüzalp'in boşluğu doldurulacak gibi değildi. Nurcu Yeni Asya cemaati için, "Bundan sonra ne olacak?" kaygısı yeniden başladı.
12 Mart yönetimi genelde Nurcuları kollamasına rağmen, İzmir'de Fethullah Gülen ve Mustafa Birlik tutuklandı. Bekir Berk onları savunmak için İzmir'e gitti, itiraz dilekçelerini yazdıktan sonra Balıkesir'e geçti ve orada bir 'nur ayini' sırasında yakalandı.
Tutuklanan Bekir Berk, İzmir Sıkıyönetim Komutanlığına sevkedildi. Bademli Askeri Hapishanesinde Nurculuktan içeriye alınan dört gruba mensup elli üç kişi vardı. Bekir Berk ve diğerleri açıkça Nurcu olduklarını söyleyip müdafaa yaparlarken, Fethullah Gülen ve Mustafa Birlik Nurcu olduklarını gizlediler. Ama bunun bir faydası olmadı; Bekir Berk 1 yıl ceza alırken, Fethullah Gülen ve Mustafa Birlik üçer yıla mahkum edildi. Diğerleri ise beraat etti.Erbakan ve arkadaşları 12 Mart'tan sonra MSP'yi kurdu. MSP kısa zamanda örgütlendi ve ilk seçimde Türkiye'nin üçüncü partisi olmayı başardı.
MSP'den sonra Yeni Asya cemaati en büyük dini gruptu. Fethullah Gülen ise Yeni Asya cemaatinin içinde, adeta bir uçbeyi gibiydi. Gülen, bağımsızlığını ilan etmek için uygun zaman kollayan bir küçük grubun lideriydi. Zübeyir Gündüzalp'in ölümünden sonra Yeni Asya cemaatinin yıprandığını, MSP'nin ise gün geçtikçe güçlendiğini ve siyasi yönden de etkin olduğunu gözlüyordu.
Kafasındaki hedeflere ulaşabilmek için, MSP'nin atak, keskin ve hareketli gençlerine ihtiyacı vardı. MSP'ye yakınlaşmak, uzun vadede Fethullah Gülen için daha yararlı olacaktı. Bu düşünceyle MSP çevresine adamları vasıtasıyla mesajlar gönderdi. Yeni Asya cemaatini eleştirdi, MSP'nin gayretini övdü. Böylece MSP ile Gülen arasında bir yakınlaşma başladı.
MSP'liler bu durumdan memnundu. Çünkü Yeni Asya cemaatini Fethullah Gülen vasıtasıyla bölmek, zayıflatmak mümkündü. Erbakan, kurmaylarına "Fethullah Gülen hocamıza sahip çıkın, onun etrafında bulunun, yardımcı olun" talimatı verdi.
İşte bu yakınlaşmayla Fethullah Gülen'in yıldızı parlamaya başladı. Temelini attığı, alt yapısını oluşturduğu cemaat bir anda hareketlendi. İzmir Bornova Camii'ne her taraftan akın akın insanlar gidiyor, cuma vaazları veren Fethullah Hoca'yı dinliyordu. Vaazdan sonra misafirler, Gülen cemaatine ait dersanelerde ağırlanıyor ve teyp kasetlerinden yine Fethullah Hoca'nın önemli vaazları dinletiliyordu.
Yeni Asya ileri gelenleri Fethullah Gülen ve cemaatini tamamen kopmaması için, Fethullah Gülen'in vaazlarından bazılarını 'Hitap Çiçekleri' adıyla kitaplaştırdı. Fakat istenilen yakınlık kurulamadı.
Bunun üzerine Mehmet Kırkıncı, Mustafa Sungur, Mustafa Bayram gibi ileri gelenler Fethullah Gülen'i ziyaret ettiler. Ama artık kemikleşmiş bir çevre oluşturmayı başaran Fethullah Gülen, kendi hareket tarzında ısrarlıydı. Kemikleşmiş taban MSP'lilerden oluşmuştu. Mustafa Birlik, Kemal Erimez gibi Nurculuğuyla tanınmış güçlü kişiler de Fethullah Gülen'in yanındaydı. MSP teşkilatları Fethullah Gülen cemaatinin gelişmesinde hayli etkindi.
MSP'liler her yerde Fethullah Gülen'in propagandasını yapıyorlardı. MSP'lilere göre, Fethullah Gülen, diğer Nurcular gibi değildi, aslında MSP'liydi ama açıkça siyaset yapmıyordu.
GÜLEN YENİ ASYA'DAN KOPUYOR
Fethullah Gülen "ortadaki insanlara" MSP'lilerin teşkilatları sayesinde ulaşmayı hedeflemişti. Daha henüz dikkate alınmıyordu, yeterince güçlü değildi ama bu yolda sessiz ve derinden ilerlemesini sürdürüyordu. En büyük avantajı, hitabeti, gözyaşı dökmesi, etkileyici yapısıydı. Zaten Yeni Asya cemaati gibi, kendi cemaati de artık kamplara, dersanelere, dergiye, yurtlara, en önemlisi zenginliğe sahipti. Yeni Asyacılar gibi Nurcuların şematik örgütlenmesini kurmuştu. O cemaatten tek farkı, Yeni Asya'yı bir heyet yönetirken, cemaati Gülen tek başına yönetiyordu. O bir yıldızdı.
Bu dönemde Fethullah Gülen devlete yakınlığını da ilan etmeye başladı. 1977'de yurt çapında yapılan Yüksek İslam Enstitüleri boykotunu eleştirdi, "İslam'da boykot yoktur" diye konuşarak boykotu kırdı ve gücünü gösterdi.
MSP'lilerin tam desteğini alan, başka cemaatlerden de taraftar kazandığını gören, maddi ve manevi olarak güçlendiği belli olan ve Yeni Asya cemaatinin özellikle siyasi fanatikliği nedeniyle yıprandığını gören Gülen, artık bağımsızlığını ilan etme zamanı geldiğini anlamıştı. Yeni Asya'yı çok siyasi olmakla, siyaseti hizmetin önüne geçirmekle suçlayıp, cemaatini Yeni Asya cemaatinden ayırdı. Yeni Asya cemaatinden bazı dersaneler de Fethullah Hoca'nın tarafına geçince büyük bir şok yaşandı. Yeni Asya cemaatinde tam bir şaşkınlık hakimdi.
FETHULLAH GÜLEN - ERBAKAN KAPIŞMASI
Fethullah Hoca'nın gözü yaşlı vaazları çok etkili oldu. 1978'de yayınlamaya başladığı Sızıntı dergisi etrafında oluşan beyin takımına sahipti. MSP'lilerin teşkilatlarının desteği de buna eklenince Fethullah Gülen ve cemaati etkili bir cemaate dönüşmeye başladı. Yeni Asya cemaatinden kopan, ama MSP'nin gölgesinde kalan Fethullah Gülen cemaati, bu hamlelerle cemaatler arasında üçüncü sıraya yükseldi. Yazıcılar ve diğer Nurcu gruplar zaman içnde etkinliklerini yitirmiş, çoğu Fethullah Hoca'nın cemaatinde yer almaya başlamıştı.
Fethullah Gülen yeteri kadar güçlendiği inancına varınca MSP'lilikten de kurtulması gerektiğine karar verdi. Yurt müdürlüğü, cemaatin çeşitli kurumlarındaki görevler, dersane sorumlukları gibi çekirdek kadrolar, MSP'li olanların elinden alınıyor ve kendisini Fethullahçı kabul edenlere devrediliyordu.
Çoğu kimse bu dönüşümün farkında değildi. Yapılan değişiklikler 'hizmette nöbet değişimi' olarak sunuluyor ve öyle değerlendiriliyordu. Fakat bir süre sonra MSP'liler durumu fark ettiler. Bu yüzden ortaya "MSP'lilik-Fethullahçlık" tartışmaları çıktı. 'Nazik' başlayan tartışma giderek sertleşti. Fethullah Gülen 24 Haziran 1980'de yaptığı bir vaazda isim vermeden MSP'yi ve MSP'nin yayın organı Milli Gazete'yi eleştirince, kapalı devre süren tartışmalar açığa çıktı.
 

Gülen özellikle Orta Asya'da açtığı okullarla dikkat çekti ve bu nedenle ödüllendirildi (yanda).

Bu olay, Fethullahçılarla MSP'lilerin ilk gerginliğiydi. Bu sürede Fethullahçılar MSP'lilerin öfkesi ve görülmedik tepkisi yatışsın diye sessiz kalmayı tercih etti. Bu süreç içinde kendilerini bu noktaya getiren MSP'lilerin büyük bölümünü, bazı müridlerini de kaybetti Fethullahçılar. Ama, MSP'lilerin öfkesi ve tepkisi zamanla yatıştı. İki taraf da birbirlerini 'kazanmak' düşüncesiyle hareket ediyordu. MSP yönetimi Fethullah Gülen'e karşı açıktan tavır almamıştı. Erbakan da, açıktan Fethullah Gülen'i hiç eleştirmemişti. Ayrıca ülkedeki gelişmeler bu kavganın açıkça sürmesini de engeller. 12 Eylül askeri darbesi sonucu MSP kapatılır, Erbakan da cezaevine gönderilir.

12 Eylül 1980 darbesinin ilk günlerinde İslamcı çevreler büyük bir korku yaşadı. Fakat çok geçmeden durumun pek de korkulacak gibi olmadığını farkettiler. Darbenin lideri Kenan Evren, neredeyse dini cemaatlerin yapmak istediklerini yapar hale gelmişti.

Evren yurt gezilerinde yaptığı konuşmalarda ayetler, hadisler okuyor, İslamı övüyordu. Darbeciler, cemaatlerin desteği karşılığında okullarda dini eğitimi zorunlu hale getirdiler. Buna karşı Felsefe zorunlu ders olmaktan çıkarılıp seçmeli hale getirildi. Evren'in bu tutumu dini cemaat ve tarikatları rahatlattı. Ortam neredeyse tam aradıkları gibiydi.

DARBECİLER VE CEMAATLER İTTİFAKI

12 Eylül darbecileri de, özellikle Anayasa oylamasına taban bulmak amacıyla, İslamcı çevrelere hoşgörülü davrandılar. Hatta kimi cemaatlerle de doğrudan ilişkiye geçtiler. Nurcuların kimi ileri gelenleri, darbecilerle yakınlık kurmuştu. Erzurum'da bulunan Mehmet Kırkıncı Hoca bunların başında geliyordu.

Mehmet Kırkıncı Hoca, Kenan Evren'e mektup yazarak neler yapılabileceğine dair önerilerde bulunmuş, darbecileri överek dualar etmişti. Mehmet Kırkıncı'nın Demirel'e bağlı Yeni Asya cemaati içinde çok etkili olduğunu öğrenen darbeciler de ona yakınlık gösterir ve özel görüşmelerde kendisine yardımcı olacaklarını söylerler. Kırkıncı Hoca, Fethullah Gülen ile işbirliği yapınca, ortaya büyük bir güç çıkar.

Fethullah Gülen hakkında aranıyor afişleri asılı olmasına rağmen darbecilere tam destek veriyordu. Sızıntı dergisinde askerleri öven başyazılar yazdı. Darbeden bir ay sonra yazdığı 'Asker' ile, daha sonra kaleme aldığı 'Son Karakol' başlığını taşıyan başyazılarda askerlerin 'tepe' bir varlık olduğunu söyleyerek, anadan doğma asker millet olduğumuzu belirtti. Gülen'e göre, asker tam zamanında yetişmeseydi, "Bütün millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı." Ve Gülen 12 Eylül'den günümüze kadar 'ağlayarak' vaazların sürdürdü...

 

TOLGA ÇELİK

NTV MAG Ekim 2000, Sayfa 58-61


Devlet Çarkları

Vaaz kasetleriyle gelen güç, bir kasetle sarsıldı

DEVLET ÇARKLARININ ARASINDA İSLAMCILIK

Fethullah Gülen'in adını ilk kez 1985'te, yani bir gazeteci olarak İslami hareketleri izlemeye başladığım tarihte duydum. Ne bir resmi vardı, ne de adıyla imzaladığı bir kitap ya da yazı. Etkileyici bir vaiz olduğu, vaaz kasetlerinin elden ele dolaştığı, Nurcu ekolden yetiştiği, 1970 ortalarında kendi grubunu kurduğu, faaliyetlerini İzmir merkezli yürüttüğü, 'Ağlayan çocuk' afişiyle ünlenen aylık Sızıntı dergisini çıkarttığı, hatta burada 'Abdülfettah Şahin' müstearıyla başyazılar yazdığı söyleniyordu. Avukatı Feti Ün aracılığıyla basında hakkında çıkan hemen hemen her haber ve yorumu tekzip ettiriyordu.

Giderek bir efsane halini alan Gülen hakkında birbirine zıt kesimler, birbirine zıt görüşlere sahipti. Kimilerine göre o bir numaralı Atatürk ve devlet düşmanıydı: 12 Mart 1971 darbesinden sonra mahküm olup hapis yatmış, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra da aranmaya başlanmıştı. Başta radikaller olmak üzere İslamcıların önemli bir kısmı da Gülen hakkında hiç de iyi şeyler düşünmüyordu. Onun "devletçi ve Amerikancı" olduğu kanısındaydılar. 1977'de yurt çapında yayılan Yüksek İslam Enstitüleri boykotunu İzmir'de "İslam'da boykot yoktur" diye kırmıştı. 12 Eylül öncesi vaazlarında "Var mı Resulullah'ın yürüyüş yaptığı, var mı slogan attığı" diye soran Gülen, 1980 Şubat ayındaki bir vaazında "Anarşist ve teröristleri devletin askeri ve polisine bildirmeyenler Allah katında sorumludur" demişti.

12 Eylül'ü de destekleyen Gülen, 1980'lerde yükselişe geçen islami hareketle arasına mesafe koymaya hep özen gösterdi. Örneğin 26 Şubat 1989'da İzmir Hisar Camii'nde sokaklara taşan bir kalabalığa verdiği ve aynı anda otuzbeş camide birden yayınlanan vaazda, gündemin en önemli maddesi olan türban eylemlerine açıkça tavır aldı: "Çok yakın arkadaşlarımız fotoğraflarıyla tespit ettiler. Sultanahmet'te olan hadisenin arkasında da esas din düşmanları var. Sözde türban adına yürüyorum diyenler, istihbarat örgütlerince derdest edilince, bu başörtülü, mantolu veya çarşaflı kadınların çoğu erkek olarak çıktı ortaya. Ve bunların çoğu bir kostüm dükkanından nasılsa islami kıyafetler almış, kendini sokağa atmış açık saçık kadınlar olduğu tebeyyün etti..."

Kasım 1990'da çıkan "Ayet ve Slogan, Türkiye'de İslami Oluşumlar" adlı kitabım için Gülen ve cemaatine ulaşmak için epey uğraşmış, ama tamamıyla kapalı bir yapıyla karşılaşmıştım. Bu nedenle Sızıntı dergileri ile Gülen'in Abdülfettah Şahin imzasıyla yayınladığı birkaç kitabı satır satır okudum ve "Fethullahçılar: Gözyaşı, sabır, devlet ve millet" başlıklı bölümü kaleme aldım

 

Gözyaşları içinde verdiği vaazlarla taraftarlarını 'büyüleyen' Gülen, gücü büyüdükçe işadamlarından politikacılara geniş bir kesimle tanıştı. 'Hocaefendi'ye saygı duyanlar arasında Başbakan Ecevit de (yukarıda) bulunuyordu. Gülen ABD'ye gittiğinde yakın koruması için bir başkomiser görevlendirildi. Gülen'in tedavisi uzayınca başkomiserin masrafları cemaat tarafından karşılandı. Koruma Başkomiser Ahmet Akgün'ün ABD'de kalışını uzatan belgede İçişleri Bakanı Tantan'ın da imzası bulunuyor (yanda).

ADIM ADIM OLUŞAN BİR KARİZMA

Gülen, 10 Kasım 1938'de imam Ramiz Efendi'nin oğlu olarak Bitlis, Ahlat'ta doğdu, ilk Kuran derslerini annesi Refia Hanım'dan aldı. ilkokulu dışarıdan bitirdi. Gençlik yılları Erzurum'da din eğitimiyle geçti. 18 yaşına basmadan Nurcu oldu. Hemen ardından Erzurum'da Komünizmle Mücadele Derneği'nin kurucuları arasında yer aldı. Askerlik öncesi ve sonrasında Edirne'de dört yıl imamlık yaptı. 1966'da İzmir Kestanepazarı Camii'ne atandı.

Vaazlarıyla iyice ünlenen Gülen, cezaevinden çıktıktan sonra 70'lerin ortasında 'Yeni Asya grubu' olarak bilinen Nurculuğun ana gövdesinden kopup kendi cemaatini kurdu. Gücünü, ilhamını, kendi formasyonunu Nurculuğa borçlu olmasına rağmen Said Nursi'nin adını pek anmamaya özen gösterdi. Cemaat içinde Nursi'den çok Gülen'in eserleri okunur oldu. Siyasetten uzak bir 'irşad ve tebliğ' faaliyeti yürütme iddiasındaydı. Bu amaçla eğitime ağırlık verdi. Taraftarlarının, özellikle de cemaate bağlı olarak açılan dersane ve kolejlerin yöneticileriyle öğretmenlerinin eğitimini bizzat üstlendi. Kuşkucu bir karaktere sahip olduğu için cemaat yayınları dışında gazete, kitap ve derginin okunmasını yasaklamıştı.

GAZETE VE VAKIF ARACILIĞIYLA AÇILIM

 Cemaat 1988'de Zaman gazetesini satın alarak kabuğunu kırma sinyali verdi. Gazetenin ilk yıllarında ANAP iktidarı ve Turgut Özal savunuculuğu dikkat çekiyordu. Nitekim Gülen'in daha sonra gerçekleştireceği yurtdışındaki okullaşma faaliyetinin önde gelen teşvikçi ve destekçilerinden biri Özal olacaktı.Ancak cemaatin gerçek manada dışa açılması Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın kurulmasıyla oldu. Vakfın 29 Haziran 1994'te Istanbul Dedeman Oteli'nde açılış toplantısı yapacağını ve buraya Gülen'in de katılacağını öğrenince çok şaşırmış ve heyecanlanmıştım. Nedense medyanın fazla ilgi göstermediği toplantıya Gülen, Kasım Gülek'le birlikte geldi. Şarkıcı Cem Karaca ile kucaklaşmasıysa toplantının en ilginç fotoğrafını oluşturdu.

 Gülen'in dışa açılma sürecinin bir sonraki aşaması Hürriyet'ten Ertuğrul Özkök ve Sabah'tan Nuriye Akman'a ayrı ayrı verdiği röportajların, Ocak 1995'te aynı gün yayınlanmaya başlaması oldu. Burada özel hayatından okullara, Atatürk'ten laikliğe, Diyanet'ten RP'ye, kadın haklarından başörtüsüne bir dizi konuda görüşleri alındı. En önemlisi bunlar saygılı bir dille, örneğin "Fethullah Gülen Hocaefendi anlatıyor" gibi başlıklarla, çarpıtılmadan sunuldu. Ve bir ay sonra, 11 Şubat 1995'te Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın Istanbul Polat Rönesans Oteli'nde verdiği iftar yemeği dışa açılmada son noktayı koydu. Çok sayıda gazeteci iftarın onur konukları arasında yer alıyordu. Bütün bunlar tam da RP'nin 27 Mart 1994 yerel seçimlerinden zaferle çıkıp büyük bir tırmanışa geçtiği ve kendinden olmayan kesimleri ürküttüğü bir dönemde oluyordu. Gülen ve cemaati, açık veya örtük bir şekilde "Onlar radikal, biz ılımlıyız" veya "Onlar devleti yıkmak, biz güçlendirmek istiyoruz" diyordu. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller ve büyük medyanın önemli bir bölümü başta olmak üzere islamcı olmayan birçok çevre de onları bağırlarına bastı. Artık büyük medyada Gülen'i eleştiren haber ve yorumlar yapmanın neredeyse imkansızlaşmaya başladığı bir döneme girmiştik. Örneğin Milliyet'te "Fethullah Hoca ılımlı mı?" başlıklı bir yazıda, bir gün öncesine kadar Gülen'i düşman gören çevrelerin neden birdenbire ona sahip çıktıklarını sorgulamıştım. Vakfın Ankara'daki iftarına giderken havaalanı otobüsünde karşılaştığım cemaatin o dönem üst düzey yöneticilerinden olan bir kişi, "Ne yani, ılımlı değil mi?" diye üzerime yürümüştü.

OKULLARIN CAZİBESİ

 Cemaatin yükselişinde birkaç önemli faktör daha vardı. Öncelikle Gülen'in, kendisini laik gören birçoklarının yıllardır peşinde olduğu "hem dindar/hem modern ulvi şahsiyet" şablonuna cuk oturduğu sanıldı veya böyle bir imaj yaratıldı. Gülen'in 'ufku'nun genişliği, her soruya entelektüel dozu din adamı ortalamasının üstünde cevaplar vermesi prim yaptı. Bunun sonucunda iş, spor, medya, üniversite, siyaset çevrelerinden çok kişi Gülen'le tanışmak, onunla sohbet etmek, onunla aynı fotoğraf karesine girmek için sıraya girdi. Gülen'i bu şekilde yüceltenlerin ezici bir çoğunluğunun Türkiye'nin bugüne kadar yetiştirdiği diğer islami şahsiyetler hakkında pek bir şey bilmediklerjni de hesaba katmak gerek.

Cemaatin dindar olmayan çevrelerde de yıldızının iyice parlamasına neden olan hususların başında hiç kuşkusuz okullar geliyordu. Her şeyden önce Gülen, Said Nursi'nin "Devir tarikat devri değil, imanın yeniden ihdası devridir" sözüne sahip çıkmıştı. Yani diğer cemaatler gibi zaten dindar olan kişilere değil, dinden uzak olduğunu düşündüğü kişilere yönelmişti. Onları kazanmak için de diğer cemaatlerle değil, 'laik' kesimle rekabet içine girmişti. Bu rekabet esas olarak eğitim alanında yaşandı. Said Nursi'nin "islam ile pozitif bilimleri bağdaştırma" prensibinden hareketle cemaate bağlı üniversiteye hazırlık dersaneleri ve özel liselerde Türkiye'nin eğitim sistemine uygun, 'başarılı' öğrenciler yetiştirildi. Ancak bu başarıların nasıl ve ne pahasına kazanıldığı sorgulanmadı.

Cemaat eğitim faaliyetlerini ilk fırsatta yurtdışına taşıdı. Zaten Gülen, daha önce sözünü ettiğimiz Hisar Camii'nde verdiği vaazda en büyük hayalini şöyle tamamlamıştı: "Dünya sizin soluklarınıza muhtaç. Dünya sizi bekliyorken küçük oyunlara gelmeyin. Siz soluklarınızı Özbekistan'da, Türkmenistan'da, Mengüşistan'da, senelerden beri insanı tebid edilen Kırım'da soluklayacaksınız. Sizi bekliyorlar. Elinizde Kuran, elifbe cüzleri, bantlar, oraya gidecek Hz. Muhammed'i anlatacaksınız. Büyük işler sizi bekliyor."

Gülen, taraftarlarına, öncelikle halkın çoğu Müslüman olan eski sosyalist ülkelerde, sonra da tüm dünyada okullar kurdurttu. Yabancı dil ve fen bilimleri eğitiminin ön planda olduğu bu okullarda dinsel yön hep geri planda kaldı veya tutuldu. Özal ve Demirel cumhurbaşkanlıkları döneminde cemaatin bu faaliyetlerine açık çek verdiler. Birçok başbakan, bakan ve üst düzey bürokrat da aynı tutumu izledi. Ankara başlangıçta, İran ve Suudi Arabistan'ın kendilerine özgü İslam yorumlarını sokmaya çalıştığı Türk cumhuriyetlerine 'laiklik' ihraç etmek istemişti. Bu stratejisinin kısa sürede iflasıyla devreye 'ılımlı' olduğu düşünülen cemaatler, özellikle de Gülen sokulmuştu. Gülen'in okulları uzun bir süre devlet katında 'içte tehlikeli, dışta olumlu' olarak görüldü. Gülen cemaatinin bu eğitim hamlesi, dışarıya açılmak isteyen iş çevrelerinin de dikkatini çekti. Çünkü bulundukları ülkelerin seçkinlerinin çocuklarına eğitim veren bu kolejler üzerinden ithalat ve ihracat bağlantıları kurmak epey kolaydı. Sonuçta Nurculukla, İslamcılıkla, hatta İslam'la alakası olmayan, Türkiye'nin dört bir tarafından irili ufaklı girişimci Gülen'den "Hocaefendi" diye bahseder, cemaate para yardımı yapar oldu.

OPUS DEİ BENZERLİĞİ

Gülen'in Türkiye'de yepyeni bir çığır açtığı tartışma götürmez. Ama dünya için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Örneğin onun öyküsü İspanyol Josemaria Escriva'nınkiyle (1902 -1975) epey benzerlikler taşıyor. Katolik bir papaz olan Escriva, daha 26 yaşındayken, Tanrı'dan aldığını söylediği bir ilham sonucu bir avuç yol arkadaşıyla birlikte kendi cemaatini kurmuştu. Ona göre 'aziz' olmak için illa din adamı olmak gerekmiyordu; insanlar gündelik hayatlarını, mesleklerini aksatmadan da bu mertebeye ulaşabilirlerdi. Yani önemli olan laiklerin dindarlaştırılmasıydı. Escriva'nın 'Opus Dei' (Tanrı'nın Eseri) adlı tarikatı, Vatikan'ın da onayıyla esas olarak eğitim alanında faaliyet gösteriyor. Cemaat önce İspanya, ardından İspanyolca konuşulan Latin Amerika ülkelerinde ve nihayet tüm dünyada okullar açmış durumda.

Opus Dei çok sıkı hiyerarşik ve disiplinli örgütlenmesiyle 'Beyaz Masonluk'; karmaşık ve şaibeli mali yatırımları nedeniyle 'Aziz Mafya' gibi yaftalara maruz kalmış. Opus Dei'nin etkisi İspanya ile sınırlı değil. Latin Amerika'da diktatör danışmanları ve sağcı politikacılar arasında çok sayıda tarikatçı kadro mevcut. Aynı şekilde Fransa, Belçika gibi ülkelerde sağ hükümetlerde Opus Dei kökenli bakanlar olduğu biliniyor. Opus Dei, başarısını üyeleri kadar 'işbirlikçilerine de borçlu. Bunların Katolik, Hıristiyan, hatta inançlı olmaları gerekmiyor; örgütün başarısını istemeleri ve mali yardımda bulunmaları yeterli.

Aynı tür kişiler Gülen cemaatinde de karşımıza çıkıyor. Birtakım politikacı, gazeteci, sanatçı, bilimadamı/kadını, işadamı/kadını, kamuoyunda bilindikleri kimliklerini aynen muhafaza ederek Gülen'i destekler oldular. Hatta içlerinden bazıları cemaatin sözcüsü gibi görünebildi.

Örneğin Gülen'in ABD'ye tedavi için gitmesinden önce katıldığı son etkinlik olan 'Ulusal Uzlaşma Ödülleri'nde dönemin Cumhurbaşkanı Demirel'den plakçı Şahin Özer'e kadar çok sayıda kişiye ödül dağıtılmıştı. 28 Şubat sürecinin bütün hızıyla sürdüğü bir dönemde, 26 Aralık 1997 gecesi yapılan bu ödül töreninde Nazlı llıcak şu konuşmayı yapmıştı: "Bazı mahfiller Fethullah Gülen Hocaefendi'nin başını çektiği hizmet hakkında incitici laflar üretmektedir. Cumhurbaşkanının teşrifini bu çirkinliği, hatayı düzeltme gayreti olarak görüyorum,"

Samanyolu TV'den naklen yayınlanan gece için hazırlanan klipler Atatürk'le başlayıp Atatürk'le bitiyordu; aralara bol miktarda asker ve bayrak görüntüleri serpiştirilmişti. Ödül alıp verenlerin büyük kısmı Atatürk'e atıfta bulundu, bu hassasiyet kokteyl boyunca da sürdü. Öyle ki bilmeyenler, tesettürlü kadın ve sakallı erkek bulmanın neredeyse imkansız olduğu bu toplantıyı Atatürkçü bir kuruluşun düzenlediğini sanabilirdi. Geceyi sonuna kadar izleyen ve Gülen'den şükran plaketi alan Demirel de "Bu ödülü Türkiye'nin bölünmez bütünlüğüne, barış içinde yaşamasına verilmiş sayıyorum" diyecekti.

ORDUYU İKNA EDEMEDİ

Gülen ve cemaati 28 Şubat sürecini atlatmak için, yukarıdaki gecede olduğu gibi açık ve gizli olarak epey lobi yaptılar. Örneğin Gülen, Kanal D'de 'Yalçın Doğan ile Güncel' programına konuk oldu. Gülen, burada 28 Şubat'ı bütün uygulamalarıyla savundu; Erbakan'ın istifasının Türkiye'nin yararına olacağını Hz. Ömer'in yaşamından örneklerle anlattı. Gülen, daha sonra ABD'nin Jersey City şehrinde bir grup Türk gazeteciye verdiği röportajda Refah Partisi'nin oylarının 'yüzde 15'in bile altına' düştüğünü tahmin ederek, RP'yi kapatmak yerine, hakkındaki dava sürerken seçme gitmenin devlet açısından 'daha makul' olacağını söyledi. Ancak bütün bu çabalar sonuç vermedi ve sıra Gülen ve cemaatine geldi. ATV'de 18 Haziran 1999 günü yayınlanan kaset büyük bir şok yarattı. İddiaya göre, yalnızca cemaat yöneticilerinin izlemesi için hazırlanan kaset, devletin cemaat içine sızdırdığı kişiler tarafından ele geçirilmişti. Kasetin ATV'ye ulaştırılmasındaysa bir emekli orgeneralin adı geçiyordu. Gülen'in devlet içinde uzun vadeli kadrolaşma öğütlerini içeren bu kaset üzerine büyük medya kendisini yeniden 'bir numaralı rejim düşmanı' ilan ediverdi.

Gülen ise olayları 'ateist ve komünistlerin komplosu' olarak göstermeye çalıştı. Ankara DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel, "Hukuka aykırı hiçbir fiilin içinde değilim. Hiçbir illegal yapılanma, örgütlenme içinde olmadığım DGM kararlarıyla sabittir" diyen Gülen'le aynı fikirde değildi. Yüksel, Gülen hakkında, 'örgüt kurduğu ve yönettiği' gerekçesiyle, 10 yıla kadar hapis istemiyle dava açtı. Gülen'in 10 yıla kadar da kamu hizmetlerinden men edilmesini talep etti.

Yüksel'in ayrıca, Gülen'e bağlı tüm şirket, okul ve kurumlarla, buralarda çalışan yöneticileri de kapsayan bir dava açması bekleniyor. Yüksel'in açacağı davanın, sanıkların rnahkumiyetiyle sonuçlanması halinde, bu kuruluşların tamamının kapatılacağı ve mallarına el konulacağı ifade ediliyor.

 İki yıldır ABD'de tedavi gören Gülen'in ne zaman Türkiye'ye döneceği meçhul. Gülen'in vakıfları aracılığıyla gerçekleştirdiği etkinliklere katılan 'seçkin konuklar' arasında farklı dinlerden insanlar da yer aldı. Gülen'in bir araya geldiği isimler arasında Patrik Barthelomeos da bulunuyordu (altta).

CEMAATE İÇ SORGULAMA

Gülen 22 Haziran 1999 akşamı, ABD'den Show TV'ye telefonla bağlanarak Reha Muhtar'ın sorularını yanıtlayıp, "devletin her şeyi bildiğini, vicdanının rahat olduğunu, ancak maksadı aşan ifadeleri" ola-bileceğini belirttikten sonra Türk medyasının karşısına çıkmadı. New York Times'ın yazılı sorularını yanıtlarken, kendisi hakkındaki suçlamaların "Devlet içindeki ufak bir azınlığın işi" olduğunu söyledi. Fakat bu yayının üzerinden daha bir hafta geçmeden Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, adını vererek Gülen'i hedef gösterdi ve onun hakkındaki gıyabi tutuklama kararının iptal edilmesini bu cemaatin 'yargıya sızması' olarak değerlendirdi.

Gülen. RP'nin 1994 ve 95 seçimlerindeki zaferlerinden ve buna paralel olarak islamcılığın genel yükselişinden kaygı duyan çevrelerle iyi ilişkiler geliştirmiş; "Arap ve Acem İslamına karşı Türk İslamı" olarak tanımlanabilecek muğlak bir projeyi ve kendi cemaatini onlara bir nevi panzehir olarak sunmuştu.

Bütün bu süreçte Gülen toplumdan ziyade devleti ve iktidar sahibi seçkinleri muhatap aldı. 1995'ten itibaren devlet içindeki iktidar savaşlarında Gülen'in adı hep anılır oldu. Nitekim Savcı Yüksel, iddianamesinde Gülen'in orduya karşı polisi çıkartmak istediği iddiasının altını ısrarla çizdi.

Değişik iktidar odaklarının desteğine sahip olduğu dönemlerde bile "Takıyye mi yapıyor?" sorusu Gülen'in peşini hiç bırakmadı. Basın mensuplarına yurtdışındaki okullar gezdirildi; cemaatinin yayın organlarında dışarıdan isimlere de yazı yazdırıldı, program yaptırıldı; ödüller dağıtıldı. Şık otellerdeki toplantılarda değişik dinlerin temsilcileri bir araya getirildi ve nihayet Gülen, Papa'yı ziyaret edip görüştü.

Gülen devlet katında belki herkesi bir şekilde ikna etti; ordu hariç. Çünkü 1986'da yapılan bir operasyonla cemaatin askeri liselere sızmış olduğunu ortaya çıkaran askerler bu cemaate' yönelik kuşkularını hep korudu. Devletin değişik kademeleri, bu cemaatin kadroları ve imkanlarının değişik yer ve zamanlarda kullanılmasına göz yummuş olsalar da bu cemaat yanlılarını ordudan ayıklamayı hiç aksatmadılar. Ayet ve Slogan'da Gülen cemaati ile ilgili bölümü şöyle bitirmiştim: "Kadrolarını devlet hizmetine koşmayı yeğleyen (en azından şimdilik) bu cemaat aynı zamanda çok geniş mali olanaklara da sahip. İleride bir gün, kendine güveni geldiğinde, cemaatin siyasi iktidara talip olmak isteyebileceği 'teorik' olarak varsayılabilir. Ancak kuru ajitasyonla, spekülatif argümanlarla, kişi kültüne koyu bir bağlılıkla yetiştirilen bu 'kadrolar'la nereye kadar yürünebileceği şüpheli."

Bütün yaşananlardan sonra cemaat içinde ürkek de olsa bir özeleştiri süreci yaşandığı gözleniyor. Öncelikle pazarlıklarla devletten elde edilen kazanımların tek bir kasetle ellerinden uçuvermesi cemaatte tam bir şok yaratmış durumda. Devletle iyi geçinmek adına taviz verilen İslami/Nurcu çizgiye geri dönülmesi talebi alttan alta seslendiriliyor. Ayrıca, sonradan edinmiş oldukları 'stratejik dostların' önemli bir kısmının kaset kriziyle birlikte -tabii ki Ecevit hariç- kendilerinden uzaklaşmasının, buna karşılık 28 Şubat'ta kurban edilmesine ses çıkartmadıkları. hatta onayladıkları RP'lilerin kendilerine sahip çıkmasının cemaat üyeleri arasında ciddi bir vicdan azabı ve kırılma yarattığı da biliniyor. Gülen ve cemaatinin serüvenini belki de en iyi ordudan atılma bir Nakşibendi subayın sözleri özetliyor: "Biz kışlada namazımızı açıkta kılıyorduk. Fethullah Hoca cemaatindekiler ise gizli. Sonunda hepimizi attılar."

Gülen, Reha Muhtar'la iki saat süren söyleşide ABD'den dönüp dönmeyeceğinin sorulması üzerine "Ölürsem Türkiye'de ölürüm. En büyük sıkıntım şu anda Türkiye'de olmamak. Hatta bu mevzuda, yapacağım bazı görüşmeler nedeniyle Türkiye'de olmamın daha yararlı olacağını düşünüyorum. Geleceğim. Devlet idam verirse verecek. Ahireti bin can ile arzu eden insanım. Öyle bir şey olursa, bayram sevinci gibi bağrıma basar rabbime yürürüm" demişti.

Gülen'in yurda dönüp kendini savunması her geçen gün daha da kaçınılmaz bir hal alıyor. Birçok hastalık nedeniyle tedavisi süren Gülen'in bünyesinin uzun bir yolculuğu kaldırıp kaldırmayacağı şüpheli. Ama onun toplumun nabzını tutmak yerine, yine kendisi ve cemaati hakkında devlet içindeki tartışmaların seyrini gözlediği ve uygun zamanı kolladığı söylenebilir.

Fethullah Gülen'in sonradan edindiği 'stratejik dostlarının' önemli bir kısmı-tabii ki Ecevit hariç- kaset kriziyle ve açılan davayla birlikte kendisinden uzaklaştı...


 

Devlet Tarikatları Seviyor

Nakşibendi bir çocukluk arkadaşımla bir gün İstanbul Moda'da buluşmuştuk. Bana emekli orgeneral Turgut Sunalp'in evini gösterdi. Sormam üzerine de anlattı: "12 Eylül askeri darbesinden sonra Şeyda Hazretlerini (Menzil Şeyhi Raşit Erol) Çanakkale de sürgüne göndermişlerdi. Bu uygulamayı durdurmak için girişimlerde bulunduk. O zaman Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) Genel Başkanı olan Sunalp Paşa'ya da gittik."

 

Kısa süre önce 1983 genel seçimlerinden yenik çıkmış olan Sunalp Paşa. konuklarına sıcak bir şeyler ikram etmiş, kendisi de viskisini yudumlamış ve sonraki seçimlerde Menzil dergâhının partisini destekleyeceği sözünü almıştı. Tabii ki bir süre sonra Nakşi Şeyhi Erol'un sürgünü sona erdi. Turgut Sunalp ise bir sonraki seçimlerde partisinin başında değildi. Herhalde Kenan Evren, Sunalp Paşa'nın rızasıyla Nakşi Şeyhi Erol'un sürgününü kaldırdığını hatırlamıyordur Tıpkı İskender Paşa Dergâhı Şeyhi Mehmet Zahid Kotku'nun Kasım 1980'de Süleymaniye Camii naziresine defnine izin veren kararnameyi imzaladığını; Süleymancılara ait bine yakın öğrenci yurdu ve pansiyonuna devlet tarafından el konulmasından, bu cemaatin anayasaya evet demesi karşılığında, son anda vazgeçildiğini hatırlamadığı gibi.

12 Eylül 1980. Türkiye'de birçok şeyin olduğu gibi cemaat-siyaset-ticaret ilişkilerinin de miladı oldu. Kotku'nun damadı olup onun yerine geçen Prof. Mahmud Esad Coşan'ın Eyüp Mezarlığı'na defnedilmesi ve bundan bir gün sonra bir başka Nakşi cemaati üzerine yükselmiş olan İhlas İmparatorluğu'nun çöküşüyle tekrar gündeme gelen bu karmaşık ilişkilere göz atmaya, birtakım yanlış bilgileri düzeltmekle başlamak iyi olur: Öncelikle, her Sünni İslami cemaat tarikat değildir. Günümüz Türkiyesi'nde Nakşibendilik ve Kadirilik başta olmak üzere Cerrahilik. Rıfailik, Mevlevilik gibi tarikatlar ve bunların irili ufaklı sayısız kollan mevcuttur. Nurculuk ve Süleymancılık, tasavvuf geleneğinden gelmekle birlikte tarikat değildir.

 

Esad Coşan'ın nereye gömüleceği tartışmalarıyla başlayan tarikat-devlet ilişkileri Ihlas Finans'ın faaliyetlerinin durdurulmasıyla başka bir boyuta ulaştı.

MÜRİDLERİN ÖZGÜRLÜĞÜ

Tarikatlar bir tür masonik örgüt gibi. girildi mi içinden çıkılamayan, müridlerin mürşidlerin kölesi olduğu, her türlü kumpasın döndüğü, ibadet ve zikirden ziyade tarikat dışı kesimlere, özellikle de devlete karşı komploların tezgahlandığı bir yer gibi görülürler. Halbuki buralarda birey yoğun bir cemaat bağlılığı içinde bulunmakla birlikte, neredeyse aynı yoğunlukta özgürdür. Şeyh. müride emir ya da talimat değil, öğüt verir, o da çoğunlukla müridin arzulaması durumunda. Genellikle çok açık ve net olmayan bu öğütler onu yerine getirmeye niyetli olan mürid tarafından ayrıca yorumlanır. Tasavvufla ilgilenenlerin yalnızca toplumun yoksul ve eğitimsiz kesimlerinden çıktığı, dolayısıyla bu kişilerin kendilerini 'dinlerine verip' kamusal alanda fazla iddiada bulunmayacakları zannıyla tarikatların 'hoşgörüldüğü' de olmuştur. Fakat profesörler, kravatlı beyler, başı açık kadınların bile tarikatçı' olduğu fark edilince, tasavvufla ilgilenenlerin 'cahil' değil de 'gafil' oldukları düşünülür oldu.

ŞEYH ZİYARETLERİNİN KERAMETİ

Kuşkusuz sağ kitle partileri, uzun bir süre.Başta tarikatlar olmak üzere İslami cemaatlerle doğrudan pazarlık ettiler. Değişik cemaatlerin temsilcilerini milletvekili olarak parlamentoya soktular, bunların arasından bakanlar da çıktı. İslami cemaatlerin yasal nedenlerle yarı-gizli bir konumda olduğu dönemlerde bu tür pazarlıklar anlamlıydı, çünkü yasadışılık. Resmi toplumdışılık duygusu cemaat üyelerini birbirlerine daha fazla kenetliyor, şeyh ya da liderin etkisini artırıyordu.

 

 Ancak günümüzde İslami cemaatler yeraltından çıktı,'müridmiş gibi yapan' kişilerin sayısı da hızla artmayabaşladı. Sonuçta her mürid. mürşidinin işaret ettiği parti ya da adaya oyunu vermedi. Kaldı ki bir tarikat şeyhi ya da cemaat liderinin, herhangi bir partiye çok açık bir şekilde taahhütte bulunması da enderdir.

Aslında her iki taraf da her şeyin çok açık yürümemesine razıdır. Politikacı için bir şeyhi ziyaret etmek başlı başına yeterlidir (çok aleni bir biçimde terslenmediği müddetçe). Ardından kendi kanallarıyla desteği kopardığının propagandasını yapacaktır. Şeyh ise 'kapısı herkese açık olduğu için' politikacıyı da kabul etmiştir, hayır duasını ondan da esirgememiştir. Ancak söylentileri yalanlama yoluna da gitmez. Çünkü böyle yaparsa kendini küçültmüş olur. Ayrıca kendisinin ve tekkesinin bu şekilde güçlü gösterilmesine de bir itirazı olmayacağı açıktır.

Politikacılarla İslami cemaatler arasında gerçekten bir pazarlık varsa, bu, cemaat liderlerinden ziyade, onların yakın çevresi, özellikle de varsa liderlerin erkek çocuklarıyla yapılır. Cemaatin önde gelenleri, pazarlıklar sonuçta bir yere varmışsa bunu bir şekilde cemaate çıtlatıp çıtlatmamakta tamamen özgürdürler. Politikacının,pazarlığın cemaate duyurulmasını denetlemesi epey zordur. Esad Coşan'ın tartışmalı bir biçimde Eyüp Mezarlığına gömülmesinden bir gün sonra Enver Ören'in (yukarıda küçük resim) İhlas imparatorluğunun çöküşü. yeniden tarikat-siyaset-devlet ilişkilerini gündeme getirdi...

DEVLETİN TARİKAT İLGİSİ

Fakat cemaat-siyaset ilişkisi esas olarak siyasi partiler üzerinden değil, devlet (belki de moda deyimle 'derin devlet') üzerinden yürümektedir. Yazının girişinde verdiğimiz örneklerin de gösterdiği gibi, cemaatleri aktif siyasete çeken, onlarla karşılıklı taviz temelinde pazarlıklar yürüten esas güç partilerüstü devlet mekanizmalarıdır. Devlet;

1) Birtakım tehlikeli ideolojilere karşı cemaatleri paratoner olarak kullandı. Örneğin Soğuk Savaş döneminde komünizme karşı mücadelede cemaatler, devletin bir nevi kitle tabanı işlevi görmüşler, cemaat üyeleri kimi zaman gönüllü istihbaratçı, kimi zaman tetikçi rolünü bilerek oynamışlardır. Aynı şekilde PKK'ya karşı da dini birtakım kalkanlar oluşturulmaya çalışıldığı biliniyor.

2) Muhafazakâr kesimlerde öteden beri egemen olan 'devlete itaat" çizgisini pekiştirdi. Buralardan sistem karşıtı hareketlerin boy vermesinin önü alındı. Veya İslam'ın radikal yorumlarının hızı, yine ılımlı cemaatler aracılığıyla kesildi.

3) Devlet, her şeye rağmen her cemaati 'potansiyel birer tehlike' olarak gördüğü için, bu ilişkiler sayesinde onlan denetim altında tuttu.'İslami şirketlerde' mürid öncelikle işçidir; cemaatin şirketinde düşük ücretle, sendikasız, kimi zaman sigortasız çalıştırılır. Sonra pazarlamacıdır. Nihayetinde müşteridir; cemaat ürünlerini o tüketir.

4) Devletin -kimi durumda kendi başlarına hareket eden bazı devlet görevlilerinin- birtakım yasalara uygun olmayan faaliyetlerinde cemaatler örtü işlevi gördü.

İHLAS'IN DOĞUŞU           

Devletin cemaatlerle ilişkileri el altından da olsa o kadar içli dışlı olmuştur ki. bazı cemaatlerin yeni liderleri, tıpkı Rum ya da Ermeni patriklerinin atanmasında olduğu gibi birtakım devlet kurumlarının onayıyla belirlenmiştir. Bazı durumlarda devlet yeni cemaatlerin kurulmasına destek olmuş, hatta bizzat kurdurmuştur. Örneğin Yeni Asya cemaati lideri Mehmet Kutlular. 12 Eylül rejiminin işbirliği tekliflerini geri çevirdikleri için Nurculuğun. Erzurumlu Mehmet Kırkıncı Hoca aracılığıyla, devletin baskısıyla nasıl bölündüğünü açıkladı. Yine Kutlular. Fethullah Gülen'in de 'devlet tarafından kullanılıp atıldığını' ileri sürdü.

Devletin en başarılı operasyonlarından birinin Nakşibendiliğin Işıkçılık kolu olduğu söyleniyor. Kuleli Askeri Lisesi'nde kimya öğretmenliğinden albay rütbesiyle emekli olan Hüseyin Hilmi Işık. Necip Fazıl Kısakürek'in de mürşidi olan Abdülhakim Arvasi'den şeyhliği devraldı. Işık, Suudi Arabistan'ın resmi mezhebi olan Vehhabiliğe karşı düşmanca tavrıyla dikkati çekti. Onun 'Seadet-i Ebeddiye' adlı ilmihali ve Vehhabilik karşıtı kitapları cemaat mensupları tarafından kapı kapı dolaşılarak satıldı. İşık'ın damadı Dr. Enver Ören. cemaatin dünyevi işlerini yüklendi. Önce Hakikat, ardından Türkiye gazetelerini çıkaran cemaatin önü 1970 sonlarına doğru birden açılmaya başladı.

Bir iddiaya göre Türkiye'de Suudi esinli ve finansmanlı bir İslamcılığın yayılmasından endişe eden çevreler, benzer hassasiyetteki Süleymancılara ek olarak emekli bir albayın başını çektiği Işıkçılarla da temasa geçtiler. 12 Eylül'den sonra, rejime Türk-İslam Sentezi'ni 'resmi ideoloji' olarak armağan edecek olan bazı sağcı aydınlar Türkiye gazetesinde önemli köşeler tutmaya başladılar.

 

Esad Coşan'ın cenazesine katılan Ünlü simaların arasında yasaklı lider Necmettin Erbakan da yer alıyordu.

Dr. Ören'in başarısı. Uzakdoğu ülkelerinden aparma işletmecilik ve pazarlama yöntemlerini Türkiye'ye uyarlamasından, örneğin Türkiye gazetesini, tıpkı Japon gazeteleri gibi. abone sistemiyle elden dağıttırmasından geliyordu. Fakat arada çok önemli bir fark vardı: Japon gazeteleri dağıtıcılara para verirken, burada cemaat üyeleri 'Allah rızası' için boğaz tokluğuna çalışıyor; hatta yakın çevrelerini ne yapıp edip gazeteye abone ediyorlardı.

Zamanla bu sistemden hareketle bir dizi ürün ve servis pazarlandı -ilginçtir İhlas'ın ürettiği mal hemen hemen hiç yoktur, genellikle Uzakdoğu'da üretilen 'no name' (markasız) ucuz malları ithal edip kendi markasıyla satmıştır. Ender ürünlerden Kristal Kola'nın hikayesiyse ayrı bir olaydır- ve sonuçta ortaya İhlas Holding adlı dev çıktı. Bir aile şirketi görünümündeki bu imparatorluk, cemaat üyelerinin emek ve gayretleri sonucunda oluştu. Önce fedakârlık gösteren cemaat mensupları, belli bir aşamadan sonra pastadan pay da almaya başladılar.

İŞÇİ, PAZARLAMACI VE MÜŞTERİ

Modernleşme süreciyle birlikte tarikatın varlığını güvence altına alması, var kalması ve giderek güçlenmesi, diğer bir deyişle tarikatın kendisi, bir amaç halini aldı. Bu hedeflere ulaşmanın yolu ise kurumsallaşmadan geçiyordu. Vakıflar, şirketler, yayın organları kuruldu. Kurumsallaşma belirli bir hiyerarşiyi de beraberinde getirdi. Ancak bu hiyerarşiyi dini konulara hakimiyet değil, daha çok işletmecilik yeteneği belirtiyordu. Sonuçta ilim-hikmet sahiplerinin rolü sembolikleşirken, laik eğitim kurumlarında modernliği öğrenmiş 'profesyonel kadrolar" öne çıktı.

Ucu 'holdingleşmeye varan bu kurumsallaşma sonucunda şeyhler 'yönetim kurulu başkanı' oldu. Bunun yakın zamana kadar en parlak örneği Dr. Ören'di. Örneğin İhlas Holding'in yanında Prof. Mahmut Esad Coşan'ın Server Holdingi'nin ya da Haydar Baş'ın 'Baş Şirketler Grubu'nun lafı bile edilmezdi.

Bütün bu yapılanmalarda sistem, cemaate gönüllü olarak katılmış olan müridin bütün imkan ve potansiyellerinin sonuna kadar tüketilmesi esasına dayanır. Öncelikle mürid işçidir: cemaatin şirketinde bir servisin veya ürünün üretilmesinde düşük ücretle, sendikasız, kimi zaman sigortasız çalıştırılır. İkinci olarak pazarlamacıdır; cemaatin bu mal veya hizmetini bıkıp usanmadan satmaya çalışır. Son olarak müşteridir: cemaatin ürünlerini ilk ve en çok o tüketir. Bütün bunları 'Allah rızası'nı. 'Efendi hazretleri' veya 'Abi'nin takdirini kazanmak ve cemaatinin bekası için yapar.

 

Sonuçta ortaya bir dizi 'Allah Rızası A.Ş.' çıkar.    


H-0463.htm den linktir.

 

 

 

Fotoğrafı bile yasakladı                  Eski has adamı Nurettin Veren'e göre 'Başörtüsü füruattır' açıklamaları yapan Fethullah Gülen, daha önce cemaatine, fotoğraf çektirmeyi, margarin kullanmayı, hatta kola içmeyi bile yasaklamış. Kola içenlerin ABD'ye yardım ettiğini savunan Fethullah Gülen, şimdi ABD'nin misafiri.

 H.Ç.: (İşte bunları söyleyen Fethullah Gülen, kadının burnunun ucu bile görünmeyecek diyen Fethullah Gülen, ANAP iktidar olduktan sonra, bu sıkmabaş dediğimiz eylemler başladı. Eylemlerin öncüsü de, o zaman, Ege Üniversitesi'nde öğretim üyesi ya da görevlisi olan Fehmi Koru'nun eşi öncülük ediyordu.) Ama Özal'la görüştü Fethullah Gülen ve camilerde vaaz vermeye başladı. Eylem yapmayın, başınızı açın diye.

N.V.: En son Reha Muhtar 'la canlı yayında yaptığı röportajda ''Başörtüsü füruattır, bu dinin hükmü değildir; yöreye, töreye ve coğrafyaya göre.. bu, insanların karar vereceği, kendi içtihatlarıyla tercih yapacağı bir şeydir. Dinin esası değildir başörtüsü'' dedi. Cemaatin içerisindeki insanların, bu zikzaklardan, bu virajlardan o kadar sersem oldu ki ruhları, yani siyah dediğine ertesi gün beyaz diyor; bu tür söylemlerle insanlar şaşkına döndüler...

H.Ç.: Ne yapacaklarını şaşırdılar...

N.V.: Bunlar tabii çarpıcı virajlar, yani kırılma noktaları. Örneğin ''Fotoğraf eşittir put'' diyordu. Benim 6 tane çocuğum var; 6'sının da bir tanesinin resmi yok. Son büyüdükten sonra çekildi. Küçüklük resimleri yok.

H.Ç.: Siz çektirmediniz.

N.V.: Hiç kimsenin evlilik, nişanlılık fotoğrafı yok.

H.Ç.: Eşiniz 17 yaşındaydı evlendiğiniz zaman ve siz onu örttünüz.

N.V.: Evet, örttük.

H.Ç.: Anneniz 70 yaşından sonra başını örttü.

N.V.: Ama hanımı, evlenince kendi ideallerimiz böyle öğretildiği için. O kadar açmazlar var ki... Bu cemaat içindekilerin hiçbiri kola içmez. Amerika'ya yardım olur diye.

H.Ç.: Ama Fethullah Gülen neredeyse 6 yıldır Amerika'da...

N.V.: Kola içmeyen bu cemaat, hatta şarap içmekle kola içmek aynı, diye düşünüyor. Kola içilen bir bardağı kullanmaz. Bunlar onun o günkü hükümleri ve emirleri, fetvaları. Ve bu insanlar buna aynen itaat ettiler. Margarin olan evden hiçbir şekilde kimse bir şey yemez, ''Margarinde domuz yağı vardır'' diye yazılı kâğıt dağıtıldı. Hiç kimse margarin yemedi, ha.. hasbelkader margarin yememek iyidir sağlık açısından,..

H.Ç.: Zeytinyağı varken margarin yenmez ama, o sağlık açısından değil domuz yağı var diye...

N.V.: Bu sefer insanlar ailelerinden koptu. Besmeleli et mevzuunda o kadar hassasiyet var ki, her gittiğimiz evde, önümüze konan bir sofrada analarımızın, kardeşlerimizin, akrabalarımızın evinde yemek yiyemedik.. besmeleli mi, sana yağı var mı, yok ya diyor adam, ''Besmelesiz olur mu, burası Müslüman ülkesi. Herkes neredeyse Bismillah der keser''... Sen bunu gözünle görüp kıbleye yatıracaksın ''Allahu ekber deyip besmele çekeceksin, ondan sonra bu yenir''... Bu sefer aileler içerisinde birinci sınıf Müslüman, ikinci sınıf Müslüman diye cemaat arasında ayrım ve kırılmalar yaratarak, toplumdan farklı bir Müslümanlık oluşturulmaya çalışıldı. Kıyafeti farklı, yemesi içmesi farklı, kola içmiyorsun, kola varsa o bardaktan içilmiştir diye bardak da kullanmıyorsun... Margarin vardır diye hiçbir yemek yemiyorsun. Besmelesiz et vardır diye... Bu sefer insanlar, toplumun içerisinde ikinci bir Müslümanlık şekli oluşturdu kendine has. Hep farklılıklar. Bunlar Fethullah Hoca'nın, ileriye dönük, fevkalade planlayıcılığını değil de, insanları deneme tahtası gibi, aklına gelen hezeyanlarıyla yönlendirmesi.

H.Ç.: Kobay..

N.V.: Sahabenin elbiseleri omzundan eskirmiş bir de ayaklarından, niye namazda dururken, ayaklarını iki karış açarlarmış. Doğrusu buymuş. Bugünkü camidekilerin ise Hanefi fıkhına göre iki ayağının arası 4 parmak olacak. Şimdi biz özellikle camide farklı Müslümanız ya, iki karış ayağımızı açıyoruz. Bu sefer camidekilerle ters düşüyoruz. Diyorlar ki sizin duruşunuz bile farklı. Gittiğin yerde hep bu tepkiler. Kıblename, kıble ölçme furyası başladı. Çünkü bütün camilerin Kıblesi yanlıştır bir ölçelim dendi..

H.Ç.: Kaçlı yıllarda bunlar oldu?

N.V.: İşte 70'lere 80'lere kadar bu böyle devam etti. Herkesin cebinde Kıblename vardı. Hatta Zaman gazetesi, Kıblename dağıttı. Bu insanlara, her konuda, mesela örtü mevzuunda, o gün öyle söylüyor, bugün böyle söylüyor. Kadınların, yüzüne bakmak, sesini dinlemek çarpıcı bir şey.. haram diyordu. Hiç Kuranıkerim'den başka bir şey dinlemezdik, hep Arap hafızları dinlerdik. Biz Araplardan çok Arapların hafızlarını dinleriz. Kamplarda teybi ortaya koyar, sabahtan akşama kadar Kuran dinlerdik. Ahmet Özhan 'a şarkı kaseti yaptırdı. Reşit Muhtar 'a da şarkı kaseti yaptırmıştı. Kendi şiirlerini siparişle şarkı kaseti yaptırıp millete, yüz binler, milyonlar satıldı. Almayan bir kişi yok. Şimdi de Ahmet Özhan'a yaptırmış şiirlerini, bütün besteleriyle, profesyonelce. Gazetelere ilanlar veriliyor. Fethullah Gülen, birlikte yolculuk ederken benim arabanın teybine koyduğum, Malezyalı bir kadının Kuran kasetini ''Hemen çıkar bunu'' dedi, neredeyse arabadan inecekti.

H.Ç.: Günah...

N.V.: Sen bunu nereden buldun dedi..

H.Ç.: Ama kadın gazetecilerle konuşuyor.

N.V.: İşte bütün bunları anlatırken. Çok takıyye yapmak zorunda kalıyor. Halbuki ''Ben o gün bunlarla yanlış bir cehalet içerisinde bir davranıştaydım, şimdi bunların hepsinden vazgeçtim. Doğru düzgün işler yapmaya niyetlendim. Fikrim, kalbim, kafam değişti" dese, belki biraz daha mantıklı olur. Ama, o günkü yaptıklarından da en ufak bir taviz vermiyor. Bugünkü yaptıkları da, aynı şekilde, 180 derece ters, ne dediği belli değil. İnsanlara bir gaz bir fren, bir sağ bir sol.. Atatürkçü mesela... Fethullah Gülen, Atatürk hakkında, herkes bilir ki, 'deccal' der ve 'kâfirdir' diye düşünürdü. Şimdi dönüp bakıyoruz ki, Kalkavan diyor ki, Atatürkçü olduğunu, herkese her yerde ispatlarım diye demeç veriyor. Hürriyet manşetten verdi. Kalkavan, gelsin buraya Atatürkçü olduğunu ispat etsin.

H.Ç.: Gülen'in Atatürk'e deccal demesi konusunda açıklamalarda bulundunuz. Biliyorum ki yoksul köylü çocukları daha çok bu kamplara gelir. Said-i Nursi'nin kitapları okunur ve bu arada da kampın ağabeyi, 8-12 yaş çocuklar olurdu; çocuklar, 20 yaşındaki ağabeyler de olurdu. Sürekli o kamplarda laik demokratik rejim aleyhine konuşmalar yapılırdı. Bu konuyu biraz açar mısınız?

N.V.: Fethullah Gülen'in çocukluğundan itibaren kendine mahsus bir sistem, büyük devlet kurmak ve dünyayı kurtarma hayali olduğu bilinir. Kendisi bunu açıkça anlatır. Ailesi de olağanüstü bir kişiliği olduğuna inanır ve kendini de çok rahat takdim eder.

H.Ç.: Kendini mehdi olarak tanıtıyor.

N.V.: Kendini bu asırda gelecek, bundan sonra kıyamete kadar gelecek en büyük kutbul aktâb olarak nitelendiriyor. Kendine mehdi demekten endişe ediyor. Fakat kitapta kutbul aktâbı anlatıyor, ''Çağ ve Nesil'' de var.. Fethullah Gülen hiçbir zaman kendisini bir şekilde açıktan söylemek istediğini söylemez, üslubu hep dolaylıdır. Yapacağı işleri de dolaylı yapar. Şimdi burada kutbul aktâbı anlatıyor. Şimdi mehdiyim dese, mehdilik işi çok su kaldıran bir şey, Hz. İsa'yım dese öyle bir iddiası yok... Hz. İsa'nın annesi babası yok, burada Fethullah Gülen'in annesi babası var. O da rahatsız zaten, onu hiç tercih etmiyor. Hatta bazıları, cemaatin içinde bu kadar kutsal bir adam olunca, böyle düşünenlere kızdı. İsa diyenlerden rahatsız olduğunu söyledi. Bunu hizmete verilecek bir zarar olarak gördü. Ama, mehdilik gibi, ya da kutbul aktâb - kutupların kutubu, yıldızların yıldızı manasında, bununla ilgili tanımlamaları var. Kutbul aktâb; her 100 yılda bir gelen büyük müşteidler vardır, işte bunlar, peygamber gelmeyeceği için başka unvanlarla, başka isimlerle, bu aracı kurumlar, aracı şahıslar kendilerine bir paye bulurlar, müşteit, mücettit gibi isimlerle. Fethullah Gülen de ''Kutub'' , ''Kutublar'' da her yüz sene de bir, o devre hükmedecek, dini hüviyeti farklı, yüz senede bir gelen dünyada gizli bir lider, bu dünyanın manevi yöneticisi olarak görüyor kendini... Bunlar mutlaka manevi komutanlardır, ama kim olduğu bilinmez, emarelerinden tanınabilir. Buradan dolaylı yoldan birçok kişi paye çıkarabilir kendine, ben oyum diyebilir. Birçok tarikat liderini, Erbakan da dahil, hepsinin bu asırda gelecek mehdi-i azam olduğunu cemaatleri kabul eder.

 Fethullah Gülen'i trilyonlara hükmeden tarikatın başına taşıyan cümle: Yoksul talebelere yardım edelim

Röportaj : Hikmet Çetinkaya / Cumhuriyet

Işık Evleri'nin ilk adımı

Hikmet Çetinkaya: Sayın Veren siz Fethullah Gülen 'le 35 yıldır birlikte Nurculuk hareketi içindesiniz. 70'li yıllara, hatta 60'lı yılların sonuna dönelim. Siz 16 yaşındaydınız, Gülen ise 26 yaşındaydı. Onunla nasıl, nerede tanıştınız?

Nurettin Veren: Fethullah Gülen'le bizim tanışmamız, İzmir Kestanepazarı Camisi'nde oldu. Ben o yıllarda Motor Sanat Lisesi'nde okuduğum için arada bir cuma namazı kılardık. Bir saatçi arkadaşım da orada, Ketselli Caddesi'nin üzerinde Ali Candan, onunla beraber, oraya gittik. Baktık ki öyle genç bir hatip hoca gibi kisvesi yok, yaşı çok genç olduğu için o arada dinledik.. namazı kıldık.

H. Ç.: Vaaz veriyordu...

N. V.: Vaaz veriyordu cuma günü. Caminin avlusunda hemen bizim yanımıza geldi. Yeni geldiğini söyledi. Ben dedi, buraya yeni geldim, dedi, İzmir'i bilmediğini söyledi. Genç de yok camide. Bir çay içelim diye bizi davet etti.

H.Ç.: Kaç yılıydı?

N.V.: 1966 ve bizi odasına davet etti. Çay içtik. Küçük tahta bir kulübede kalıyordu. Arkadaş olalım, buraya sık sık gelin, muhiti de bilmiyorum diye iltifat etti. Kendisi de 26 yaşında bir insan ve orada biz böyle bir arkadaşlık havası içerisinde.. biraz da onun böyle yalnız tek tahta bir kulübede kalması bizi etkiledi. Ara sıra cuma günleri yanına gittik. Sonra cuma haricinde de gitmeye başladık. Tabii imam hatip talebelerinin dışında bir şey yapmak istiyor, kafasındaki şey o ki bize çok ilgi gösterdi. Anadolu'dan gelen çocukların o dönemde yurt bulma sıkıntısı vardı.. ''bunlara yardım etsek, ben de cemaate söylesem, bunlar, yani gençler, camiye gelmiyor, hep ihtiyarlar geliyor. Böyle bir eğitim yardımı teşvikinde bulunalım. İnsanlar cami yapılmasına hayır olarak bakıyor. Biz de bunu bir kanalize edelim'' dedi.

 H.Ç.: Eğitim alanında bir şeyler yapmak istiyordu.

N.V.: Gayet makul geldi bize de. Kendimiz de talebeyiz o esnada. Ve biz böyle küçük bir iyi niyetle, gelen arkadaşlar için ev açtık; 1, 2, 3, 4 derken 1970 yılına kadar 12 evimiz oldu.

H.Ç.: Yani bugünkü Işık Evleri'nin ilk adımı.

N.V.: Evet. Ve onlara, camide yönlendirdiği insanlara burs verme, evden bir eski eşya, birkaç kullanmadığı malzeme verme gibi destek verirken o evler çok fakir bir ortamda olsa da halk tarafından Işık Evleri şeklinde nitelendirildi.

H.Ç.: Evler daha çok nerelerde?

N.V.: İlk evimiz Tepecik'teydi.

H.Ç.: Yoksul bir kesim?

N.V.: Gecekondu semti. İkinci evimiz Buca Dokuz Çeşmeler Köyü'nde kuruldu. Yaylacık semtinde. Küçük samimi bir şey, ev adedi çok fazla olmamakla beraber 12 tane eve ulaştı. Bu arada Fethullah Gülen'in Ali Rıza Güven 'le Kestane Pazarı Kuran Kursu'ndaki...

Kestane Pazarı'ndan kovuluş

H.Ç.: Ali Rıza Güven İzmir'in meşhur manifaturacısı değil mi?

N.V.: Evet izmir'in zenginlerinden, Kestanepazarı Kuran Kursu'nun da başkanı. Fethullah Hoca'nın Kestane Pazarı Kuran Kursu'ndaki görevinin dışında, bizim gelip gitmemiz veya onun böyle üniversite gençliğiyle ilgilenmesi Kestane Pazarı Cemiyeti'ni rahatsız etti ve Hoca'yı oradan uzaklaştırdılar. Kovdular.

 H.Ç.: Neden rahatsız ediyor oradaki cemiyeti?

N.V.: Onlar Kuran Kursu'nda kalan talebelerle ilgilensin diye Hoca'yı getirmişler, buradaki ilkokul mezunu Kuran öğrensin diye. Bizim bunun dışında işlerle ilgilenmemiz onların işine gelmiyor. Ve Fethullah Hoca'yı oradan ayırdılar. Bu yaptığı işleri tehlikeli buldular. Kendilerinin statüsünün dışında. Oradan ayrılınca, Altıntaş Durağı'nda Hatay'da, kardeş apartman olarak bir yer kiralandı. Orası da Nefi Akyazılı 'nın dairesiydi. Tesadüfi bir olaydı.

H.Ç.: Nefi Akyazılı adına daha sonra vakıf kuruldu. Akyazılılar Vakfı...

N.V.: Akyazılı Vakfı, Fethullah Gülen de bizim bu evde kaldığımız 5-6 arkadaşla beraber, kalıyordu. (Nefi Akyazılı) Bizim durumumuzu görüp, çay içmeye gelip giderken: ''Siz ne yapıyorsunuz, nedir bu, talebe arkadaşlar.'' Bizim böyle, ev yurtları olduğunu, kiralık evlerde talebe okuttuğumuzu görünce, adamcağız, ''Bu böyle olmaz, kiralık evle bu zor olur. Ben size, Çalıkuşu romanının yazıldığı Pembe Köşk benim, orayı size vereyim, benim adıma dernek kurun'' dedi.

H.Ç.: Reşat Nuri 'nin Çalıkuşu romanının yazıldığı köşk mü?

N.V.: Bozyaka'daki köşk. Zaten şimdiki adresi de Çalıkuşu Sokak. Orayı bize verdi ve biz ilk defa el yordamıyla ona buna sorarak bir dernek kurduk ve oraya Nefi Akyazılı'nın bağışı olarak o inşaata başladık. Aynen camiye yardım toplanır gibi, insanlar arasında yurda malzeme veren o idi. Taş taşıdık, çimento taşıdık, kazma salladık. Bütün esnafı, talebesi.. ve 77 yılında bitti orası. 5 yılda 5 katlı bir küçük yurt. Bu işte deneyim kazandık ve millet de bu işi imece usulü yaptı.

H.Ç.: Bu arada siz bunu yaparken Fethullah Gülen'le birlikte Saidi Nursi'yi okuyordunuz, bunu açar mısınız?

N.V.: Risale-i Nur okuyorduk. Fakat Risale-i Nur okuma esnasında, kendisi bir Nurcu ve Risale-i Nur talebesi olarak değil de.. iyi kitaplar bunlarda da İslami açıklamalar var, gibi yaklaşarak, bizden iyice emin olduktan sonra Risale-i Nur'ları bize de söyledi.

H.Ç.: Sizi önce bir sınavdan geçirdi...

N.V.: Tabii, önce vaazlarıyla camide tanıdığımız bir insanız, bizimle beraber arkadaşlığı ilerlettikten sonra Risale-i Nur'ları oradan alıp okuyor. Biz de ne kadar güzel bir şey filan diyoruz...

H.Ç.: Siz 16 yaşındasınız o 26 yaşında...

N.V.: Yaş farkı var. Biz orada Risale-i Nur'ları bu asrın en iyi tefsiri diye düşünüyoruz. Ama yeni gelen arkadaşlara bunu öncelikle sunmuyoruz. Biz sadece namaz kılan insanlarız. Bizim yurtlarımızda içki-sigara alışkanlığı olanlar barınamaz, o yok. Aramıza gelenler de zaten bizim namaz kıldığımızı görüyor. O havaya adapte olacak insanlar gelip 2. ev 3. ev 5. ev derken işte bu yurtlar oluştu....

Nihai hedefe ulaşana kadar, her yöntem ve yol mübahtır. Bunun içine yalan soylemek de, insanları aldatmak da girer. Yeter ki, 'hizmet' kesintiye uğramasın. Hizmet denilen çalışmanın en büyük özelliği, sessiz ve derinden olmasıdır. Bu gizlilik de güçlü oluncaya kadar devam edecektir. Gülen'in deyişiyle, bunun ölçüsü, 'Gelinen hiçbir noktadan, hiçbir güç tarafından geri adım attırılmayacak kadar güçlü olmaktır'.                                  Cemaatin temel felsefesi budur..."

 Nurettin Veren, liderinin iki farklı Kuran yorumunu yaşamak zorunda kalmış:

Turgut Özal'ın vaazları dinlemeye geldiğini söylüyorlar. Ben bir sefer İzmir'de, bizim, Çeşme'deki eve geldiğini hatırlıyorum. Tabii o zaman Devlet Planlama'da memurdu. Vaazlara geliyormuş ama yakın bir temas görmedim... Turgut Özal'ı kendine yakın bulduğu için destekleme kararı aldı. Erbakan hocaya antipatisi vardı.

Peçeyi Türkiye'ye Fethullah Gülen getirdi

H.Ç.: Işık evlerinin her biri Nur Medresesi değil mi?

N.V.: Gerek yok diyor, yurt kurs gibi şeylere. Onu Süleymancılar yapıyor. Ve beğenilen ve takdir edilen bir stil değil. Risale-i Nur stili evlerde oturup kitap okumak haftada 1-2 gün ve daha emniyetli, daha güvenli ev hizmeti. Gelenler de çok rahatsız olmuyor, tehlike görmüyorlar veya o günkü şartlarda ancak onu yapabiliyorlar. Şimdi Fethullah Hoca'nın bu tarz talebeye ev tuttuğunu ve onları organize ettiğini görünce eski Nurcular Fethullah Hoca'ya tavır aldılar. Bizi de orada refere ederek yıllar sonra toplantıda diyor ki, ''Ben o gün Mustafa Birlik'e dedim ki.. biz Bir stil geliştirsek, talebe yetiştirerek, üniversiteleri hayatın içine, sosyal hayata... İslamiyet sadece Kuran kursu ve camilerde kalmasın, bu işi dışarıya taşıyalım, İslamiyeti üniversite gençliğine taşıyalım.'' Bu sefer 'senle ayrı bir teşkilat kurmak istemeyiz' gibi yaklaştılar olaya ve ertesi gün bir toplantı yapalım evde, işyeri, dükkânda görüşelim diye gidince, onlar ''Biz Bediüzzaman'a bağlıyız. Sen dışarıdan gelen bir insan olarak Mustafa Birlik, dükkânı açıp, hayır dediğini'' anlatıyor yıllar sonra. ''İşte diyor, o gün onlarla yolumuz ayrıldı. O gün sadece bana destek veren Nurettin Veren'le İlhan İşbilen'' diyor, kendi sesinden bir kasette.

H.Ç.: Fethullah Gülen söylüyor.

N.V.: Eski Nurcular.. talebeyle ilgilenme, talebeye dönük ev açma stili bizim usulümüzde yok. Yani sen yanlış bir iş yapıyorsun. Bir de bizim kendi içimizde Bediüzzaman'ın varisleri olan Mustafa Sungur, Bayram Avcı var. O insanların, işte o varislerin yönetiminde bugün Türkiye. O ağabeyler çıkar Bediüzzaman'ın talebeleri, sağlığında beraber olduğu kimseler, kıymet bilir insanlar. Unvan olarak sadece ağabeylik var, kardeş ve ağabeyler. Onlar Bediüzzaman'ın varisleri.

İlk ekip tasfiye edildi

H.Ç.: Peki Fethullah Gülen ne?

N.V.: Fethullah Gülen'in şimdi böyle bir fonksiyonu olmadığından, Hizmet Vakfı'nda varislerin tasvibiyle bir vakıfta bulunmadığından ayrı bir şey yapacak, riskli bir kimse diye Fethullah Gülen'e sıcak bakmadılar. O da İlhan İşbilen, Ali Candan ve beni yanına aldı. 14 kişilik bir arkadaş grubuyduk ama.. ilk destek veren, ilk beraber olan bu üç kişi oldu.

H.Ç.: Nurettin Veren burada, Ali Candan nerede?

N.V.: Ali Candan İzmir'de, yıllarca orada öğretmenlik yaptı emekli oldu.

H.Ç.: İlhan İşbilen nerde?

N.V.: O da İstanbul'da,

H.Ç.: Fethullah Gülen nerde, nasıl, onlar da aforoz mu edildiler?

N.V.: Çok önce aforoz edildiler de, sonra tabii bu ortamda, tekrar onlara göstermelik olarak işin içinde tutmak için birtakım fonksiyonlar verildi.

H.Ç.: 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, biliyorsunuz, 1982'de anayasa oylaması oldu. 1980-82 arasında, hatta buna ANAP'ın, Turgut Özal 'ın iktidar oluşuna kadar, 1983 seçimlerine kadar, Kenan Evren 'in altında bulunan birtakım kurmay subaylarla Fethullah Gülen'in görüştüğü, anayasa oylamasına destek vermesi istendiği biliniyor. Aynı zamanda da duvar ilanıyla bütün Türkiye'de aranıyor. Burdur'da, Isparta'da, Antalya'da dolaşıyor. Siz o sırada berabersiniz. Bir yandan Fethullah Gülen aranıyor, bir yandan da anayasa oylamasına evet denmesi için pazarlıklar yapılıyor. O süreci anlatır mısınız?

N.V.: Ben o esnada, sadece duvar ilanlarıyla arandığı dönemde, 1979.. Adapazarı'na gittim, İstanbul'da kaldım ve 1982 yılında yedek subaylığımı yapmak üzere Tuzla'dan Çerkezköy'e gittim. 35 yaşındaydım. 35 yaşına kadar da hizmetle meşgul olmak için gidemedik, kaçtık ve benim bakaya durumum oldu. Tekrar mahkeme kararıyla, 4 tane çocuğum varken 35 yaşında yedek subay oldum. O esnada İstanbul'a geldi ve arandığı dönemde beraber dolaşalım, dedi, ben yedek subay olduğum için. Kimliğim var, elbisem subay elbisesi, beraber bütün Türkiye'yi İstanbul'dan Erzurum'a, Erzurum'dan Antalya, Burdur, tekrar İstanbul'a bir tur yaptık. Aşağı yukarı 56 gün.

H.Ç.: Siz izin mi aldınız?

N.V.: Ben 30 gün izin almıştım

H.Ç.: 20 gün de rapor

N.V.: Sonra da rapor aldık.. bir şeyler yaptık.

H.Ç.: Siz kaçıyorsunuz onunla beraber, siz ya da onu kaçırıyorsunuz...

N.V.: Evet. Şimdi onun otobüse binme şansı yok, uçağa binme şansı yok. Trene binemez. Benzin istasyonlarına ben önce gidip bakıyorum, orada ilan varsa o benzin istasyonuna girip yemek yemiyoruz, başka bir yere gidiyoruz. Öyle zor bir durumda.

H.Ç.: Burdur'da yakalanmış, fakat polisler serbest bırakmış...

N.V.: Ama bu olaydan sonra, 83-84-85'te değil. Son şey döneminde (emin olamıyor)

H.Ç.: 80'li yılların başında, ihtilalin olduğu yıllarda.

N.V.: Onun yakalanıp kurtulduğunu biliyorum, ama ben yoktum o esnada. 56 günlük dolaşma esnasında birlikteyiz kendisiyle.

Gülen, Nur talebesi değil

H.Ç.: Anayasa'yı destekleme kararı aldı ve ondan sonra Yeni Asya grubuyla koptu ipler bildiğim kadarıyla..

N.V.: Bu talebeler daha önce koptu. Talebelere yurt yapma işi Süleymancılıkta var. Nurculukta böyle bir şey yok. Fethullah Gülen Nur Talebesi değildir... Bediüzzaman bir eserinde de diyor ki, hocalar Nurcu olmaz. İşte onu yayımlayarak da Fethullah Hoca'yı Nurcu değildir, ona bağlanmayın, esas Nur hizmeti buradadır.. cemaate, sempati duyanlara elden çoğalttıkları kâğıtlar dağıttılar. Orada, eski üstadın talebeleriyle, Fethullah Gülen'in yapmış olduğu bu şekil ayrıldı. Ve bizi arkasına alarak, yaşlı, eski Nurcuları terk etti. Ayrı bir stil meydana getirerek yürüdük.

H.Ç.: Yani genç Nurcularla üniversite gençliği hedef alınıyor.

N.V.: Evet.

 H.Ç.: Küçük Dünyam'da anlatır, Kâbe'ye gitmiş, Kâbe'de sivrisinek çokmuş, hacı adaylarını sivrisinekler ısırmış, sokmuş.. ona hiçbir şey olmamış. Bir tanesi de şudur, komşuları varmış köyde, onların kazlarını dövmüş komşuları ve bir anda gök kara bulutlarla kaplanmış, yağmur dolu yağmaya başlamış ama sadece o komşularının evine.

N.V.: Zaten etrafındakileri, yani bizi, genç nesli o fantezilerle etkilerdi. Hatta büyük tepkiler aldı. ''Sahabeyle aklını bozmuş'' dediler. Sahabenin hayatındaki ütopyayı anlatıyor. Sahabenin öyle bir hayatının olup olmadığı da belli değil. Ama insanlara, diyor ki: Adam muharebede, bacağının bir tanesi kopmuş, 8 saat muharebe etmiş. İneceği zaman özengiden düşünce ayağının olmadığını anlamış. Böyle olağanüstü şeyler anlatırdı. Sahabeden Ebu Dücane 'nin gözüne ok gelmiş. (Biz artık bunları ezberlediğimiz için, biz de aynı hatiplikten nasibimizi aldık. Yani 4 saat kesintisiz irticalen konuşabiliyoruz bir televizyon canlı yayınında, etkilendiğimiz için, hafızada dolu menkıbe var.) Gözüne ok isabet eden sahabe, eline gözünü almış, neye yararsın sen, bugüne kadar İslamla şerefyab olup Peygamberi görmedin, geç kaldın.. deyip gözü çıkartıp atmış. Böyle hamasi, İslami ve Kuran'i olmayan hikâyeler.. bunlar Kuran değil. Bunlarla böyle etraftakileri de buna özendiriyor

 

http://www.memleketinsesi.com/Dizi/tarikat/ dan alinmadir.

 

ANA SAYFA