M.F.GULEN VE TARIKATLAR HAKKINDA BIR YAZI!
BİR ZAMANLAR NUR TALEBESİYDİ
Ankara DGM tarafından hakkında gıyabi tutuklama kararı verilmesi, bu kararın
İstanbul'da kaldırılması ve buna Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu'nun sert tepki
göstermesi Fethullah Gülen'i yeniden gündeme oturttu.
Son yıllarda okulları, 'ışık evleri', siyaset ve medya dünyasıyla olan
ilişkileriyle tanınan Gülen'in uzun yolculuğu Nur tarikatıyla başladı.
Said Nursi 23 Mart 1960'ta Şanlıurfa'da yaşamını yitirince, tarikatı, "Bundan
sonra ne olacak?" kaygısına düstüler. Nurcuların bir kesimi, cemaatin başına bir
kişinin seçilmesini isterken, bir kesimi de Said Nursi'nin en yakınlarından
oluşan bir 'İstişare Heyeti'nin kurulmasını ve bu 'Ağabeyler Konseyi'nin
hareketi yönlendirmesini uygun görüyordu. Bazıları ise siyasi bir teşkilat
kurmayı, bazıları da devlete başkaldırıp silahlı mücadele verilmesini önerdi.
Fethullah Gülen, Said Nursi'nin ölümünden sonra Nurcularla temasa geçti, ancak
Nurcu olduğunu hiçbir zaman açıkça söylemedi. Ağlayarak verdiği vaazlarında Said
Nursi'nin adını hiç kullanmadı. Yıldızı 70'li yıllarda MSP ile birlikte parladı.
Tahiri Mutlu, Mustafa Sungur, Ceylan Çalışkan, Hüsnü Yeğin, Bayram Yüksel,
Mehmet Fırıncı gibi 'Nur cemaatinin ağabeyleri', içlerinde 'en cevval ve en
fedakar' gördükleri Zübeyir Gündüzalp'i bu hareketin başına seçtiler. Kendileri
de, Zübeyir Gündüzalp'in altında bir istişare heyeti oluşturdular. Zübeyir
Gündüzalp'in lider seçilmesi, cemaatin içindeki tartışmaları bitirmedi.
Nursi'nin sağlığında başlayan 'Yazıcılar-Okuyucular' bölünmesi bu kez açıkça
ortaya çıktı. Said Nursi'nin ölümünden ve 27 Mayıs ihtilalinin gerçekleşmesinden
sonra bu karışıklık daha da büyüdü.
Yazıcılar', Hüsrev Altınbaşak önderliğinde ayrı bir grup haline dönüştü.
Altınbaşak, Tahiri, Hulusi Bey, Demirel'in de akrabası olan İslamköylü Hafız
Ali, Mübarek Mustafa, Santral Sabri gibiler 1930 ve 1940'larda, Said Nursi'nin
yazmış olduğu risaleleri bizzat el yazısıyla kaleme alarak çoğaltmışlardı. Bu
yazma ve yazarak çoğaltma işini yapanlar Nurcular arasında 'Yazıcılar' diye
anıldılar. Zübeyir Gündüzalp, Ceylan Çalışkan, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel,
Mehmet Fırıncı, Mehmet Emin Birinci ve Bekir Berk gibi isimler ise ikinci
kuşaktan Nurculardı. Cemaate sonradan katılmışlardı. Bu ekip, Nursi'nin
eserlerini Latin harfleriyle kitap halinde basıyordu. Bu nedenle onların adı
'Okuyucular'a çıkmıştı.
Bir başka lider adayı Mehmet Kayalar, etrafındakileri silahlandırma çabası
gösteriyordu. O, 'okumakla-yazmakla' değil, 'silahla' Nurculuğun yaygınlaşacağı
inancındaydı. Mehmet Kayalar gibi düşünen bir başka isim de Elazığ'dan Müslüm
Gündüz'dü. Gündüz'ün Kayseri tarafında yandaşlarıyla atış talimleri yapacak
kadar işi ileri götürdüğü söyleniyordu. Bir başka aday Ankara'dan Said
Özdemir'di. Nurcular için önemli bir 'ağabey' olan Said Özdemir, cemaat içinde
oldukça etkili bir isimdi. Daha sonra Nurculuğun 'Tenvir' kolunu oluşturacak
olan Said Özdemir'in Ankara'da adamlarıyla silahlı dolaştığı söylentisi de
yaygındı.
O dönemde bir lider adayı daha gizli hazırlıklar içindeydi: Erzurumlu bir vaiz
olan Fethullah Gülen. Nurculuğun Erzurum'da en etkili ismi Mehmet Kırkıncı Hoca,
Osman Demirci Hoca (AP'nin Nurcu milletvekili) ve Muzaffer Aslan sayesinde
cemaatle tanıştı ve onlara katılmak istedi.
1963-66 yılları arasında Edirne ve Kırklareli'nde görevli olduğu dönemde,
camilerde yaptığı konuşmaları yoluyla etrafında insanlar toplamaya başlamış,
Nurcuları ve diğer dini çevreleri etkilemişti. Hep ağlayan, bazen kendini yerden
yere atan konuşma tarzı ite dikkatleri üzerine çekiyordu. Okuyuculuk, yazıcılık,
silahlı mücadele gibi tarzlardan ayrı olarak 'hitabet' yoluyla etkiliyordu
çevresindekileri. Bir başka tarz daha geliştirdi: Açıkça Nurcu olduğunu
söylemedi, Nurcu ağabeyleriyle hep mesafeli bir temas içindeydi, konuşmalarında
Said Nursi'nin adını pek kullanmadı. Daha Edirne ve Kırklareli'ndeyken cemaatin
içinde yeni bir tarzın temsilcisi olmayı, etrafında yetiştirdiklerini devletin
önemli kademelerine yerleştirmeyi hedefliyordu. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı
Yaşar Tunagör'ün teşvikiyle Fethullah Gülen 1966'da İzmir'e tayin edildi ve
orada hedefine uygun ve kendine has bir örgütlenme içine girdi.
'Yazıcılar'ın lideri Hüsrev Efendi, hareket içinde saygın bir kişiydi. Onun
etkisiyle 'Yazıcılar', Denizli, Kütahya, Eskişehir, İzmir gibi yerlerde
ağırlıklarını hissettiriyordu. Ege bölgesi Yazıcıların kalesi oluvermişti.
Fethullah Gülen ve yeni oluşan çevresi de, 'Yazıcılar'la birlikte hareket
ediyordu. Bunun üzerine 'ağabeyler konseyi'nden Zübeyir Gündüzalp, Mehmet
Fırıncı ve Bekir Berk, Ege bölgesine gitti. Çoğu yerde dersanelere alınmadılar,
kimi yerde tartışmalar, kavgalar yaşandı, kimi yerlerde ağır hakaretlere maruz
kaldılar.
Fethullah Gülen, 'dinler arası diyalog' projesi kapsamında Papa II. Jean Paul
ile de bir araya gelmişti (yanda).
Zübeyir Gündüzalp, ancak daha planlı ve merkezi bir yönetimin ihtilafları
çözebileceğini düşünüyordu. İstanbul'a dönünce Süleymaniye'de Kirazlı Mescit
Sokağı'nda bulunan 46 numaralı evi, Nurcuların merkezi olarak tahsis etti.
Mehmet Fırıncı, M. Emin Birinci, daha sonra aralarına katılacak olan Mehmet
Kutlular, Kirazlı Mescit Sokağındaki evin müdavimi oldular. Cemaatle ilgili
kararlar, Said Nursi'nin eserlerinin basımı, açılan dersanelerin tespitleri hep
bu evde düzenlendi. Öyle bir zaman geldi ki, cemaat bu evle anılır oldu: Kirazlı
Mescit Cemaati...
1960'lı yılların sonlarında Necmeddin Erbakan'ın Odalar Birliğinden Demirel'in
emriyle atılması olayı bütün İslami kesimleri olduğu gibi Nurcuları da etkiledi.
'Mason' bilinen Demirel'in, 'Müslüman' bilinen Erbakan'a karşı gösterdiği bu
tutum, genelde bütün İslami çevrelerde büyük tepki oluşturmuştu. Müslümanlara
hitap eden bir parti düşüncesi de bu olayla birlikte gelince, bütün islami
kesimler heyecanlandı. Ardından gelişen Hatice Babacan olayı bu süreci daha da
hızlandırdı. Hatice Babacan'ın başörtüsü yüzünden İlahiyat fakültesinden
kovulması islamcıları ayağa kaldırmıştı. Bu olay islamcı kesimler arasında AP'ye
olan güveni azalttı ve yeni parti kurma görüşü destek kazandı. Ancak Nurcuların
'ağabeyleri' içinde parti konusunda bir birlik yoktu ve bazı' ağabeyler' Erbakan
ismine çok sıcak bakmıyordu.
NURCU-MHP SAVAŞI
Bu süreçte Nurcular Erbakan'dan endişelenirken, karşılarına MHP çıktı. MHP,
islamcıların desteğini sağlamak amacıyla onları partisine davet ediyor, oy
vermeyecekleri de mason uşaklığıyla suçluyordu.
MHP'liler Hüsrev Altınbaşak'la da görüşmüşler ve Yazıcıların desteğini
almışlardı. Fethullah Gülen'in tavrı da onlardan yanaydı. Bir anda Isparta,
Kastamonu ve Elazığ'daki Nurcular MHP'ye tam destek sağladılar. Ankara, Adana,
Yozgat gibi illerde de bir grup Nurcu MHP'ye sıcak davranıyordu. Bunun dışında
Alparslan Türkeş, Nurcuların arasına adamlarını sızdırdı. Türkeş'in Nurcular
içindeki adamları Nur derslerinde "Başbuğun Risale-i Nur okuduğunu, ileride tam
bir Nurcu lider olacağını" yaydı.
Zübeyir Gündüzalp, liderliğindeki Ağabeyler Konseyi MHP'nin bu müdahalesine
karşı çıktı. Bu ekip, yayınladığı "Tarihi Vesikaların Işığı Altında İslami
Hareket ve Türkeş" adlı bir kitapla MHP'ye açık tavır aldı. Bu eser aynı zamanda
Nurcuların ilk siyasi kitabıydı. Bu kitapta, Türkeş'in aslında M. Kemal ve
İnönü'den farklı olmadığı, din konusunda onlar gibi düşündüğü, Arapça ezana,
çarşafa karşı çıktığı kendi sözleriyle aktarıldı. Kitap, Gündüzalp'in
talimatıyla Türkiye'nin her tarafına gönderildi ve Nurcuların MHP'ye oy
vermemesi için geniş bir kampanya yürütüldü. Said Nursi'nin CHP'ye karşı DP'ye
oy verdiği, AP'nin de DP'nin devamı olduğu tekrar hatırlatıldı.
Fakat bu ilk açıktan muhalefet bir takım sıkıntıları ve tereddütleri de
beraberinde getirdi. Kimi yerde "MHP'ye karşı olmak ve onlarla uğraşmak cemaate
zarar verir dendi" ve broşürün dağıtımına karşı çıkıldı. MHP aleyhtarı
kampanyaya karşı çıkanlar arasında ilginç bir isim vardı: Fethullah Gülen.
Fethullah Gülen, o sırada İzmir ve Ege bölgesinde vaazlarıyla ağırlığını
hissettirmeye başlamıştı. Nurculann önde gelenlerinin tavsiyelerine pek uymadığı
da görülüyordu. Ağabeylerden Mustafa Sungur ona "Nur dersaneleri aç" demesine
rağmen, Fethullah Gülen bu isteğe başlangıçta uymadı. Daha sonra yakınlarından
Mustafa Birlik ve Mehmet Metin ile birlikte kendine özgü, sonraları "Işık
Evleri" diye anılacak olan dersaneleri açmaya başladı. Üstelik Said Nursi'nin
kitaplarını değil, sadece kendisinin hitabetini ön plana alan bir çalışma tarzı
tutturdu.
Fethullah Gülen'in konuşmaları kasetlere alınıyor ve bu kasetlerle özellikle Ege
bölgesinde hem taraftar, hem de para sağlanıyordu.
Abdullah Yeğin, Hulusi Efendi, Şerafettin Kartal, Bayram Yüksel ve diğer önemli
Nurcu Ağabeyler "Bantla hizmet olmaz" diye bu örgütlenme tarzına karşı çıktılar.
Buna rağmen, Fethullah Gülen bu tarzda ısrar etti. Kemal Erimez, Mustafa Birlik,
İlhan İşbilen, Cahit Tuzcu, Bekir Akgün, Mustafa Asutay gibi bölgenin ileri
gelen Nurcuları da Fethullah Gülen'in yanında yer aldılar.
Fethulfah Gülen, Nurculuğun içinde bir 'Fethullahçılık' oluşturma çabasına
girmişti. Üstelik Fethullah Hoca vasıtasıyla cemaate katılanların bazıları
Fethullah Hoca'va Mehdi, Hz isa, Kahtani qibi manevi sıfatlar
yakıştırıyorlardı.Fethullah Gülen, 'ağabeylere' ilk muhalefet bayrağını MHP'ye
yönelik savaşın hizmete yakışmadığını ifade ederek, açtı.
Erbakan etrafındaki hareketlenme de, Nurcuların zeminini önemli ölçüde
etkiliyordu. Özellikle Ankara'daki Nurcuların Erbakan'ın yanında yer alması,
İstanbul'daki Nurcuları kızdırdı. Bu yüzden İttihad gazetesinde AP yanlısı
yayınlara ağırlık verildi ve yeni parti kurmak isteyenlerin aleyhinde yazılar
çıkmaya başladı. Bu durum ise bir anda yeni parti kurmak isteyenlerin tepkisini
çekti.
ERBAKAN PARLAMENTOYA GİRİYOR
12 Ekim 1969'da yapılan seçimde Konya'dan bağımsız adaylığını koyan Necmettin
Erbakan milletvekili seçilince, AP içinde kendine yakın kimi milletvekilleriyle
yakınlaştı. Tevfik Paksu, Hüsamettin Akmumcu ile kurulacak parti için birlikte
çalışmaya girişti. Tevfik Paksu, Hüsamettin Akmumcu ve arkadaşları, Nurculardan
açıkça destek almaya çalıştıkları için beklemek zorunda kaldılar.
Zübeyir Gündüzalp, Paksu ve arkadaşlarına yüz vermedi. Buna rağmen Erbakan ve
arkadaşları "Hak geldi, batıl zail oldu" ayetini slogan haline getirerek 26 Ocak
1970'te Milli Nizam Partisi'ni (MNP) kurdu.
Anayasa Mahkemesi'nin MNP hakkında kapatma davası açması da o güne kadar partiye
mesafeli duran birçok Nurcunun "İslam'ın partisi olduğu tescil edildi" diyerek,
MNP'ye yönelmesinde etkili oldu Nurcuların tabanında çatlamalar ve kaymalar
olmuştu. Bilhassa küçük şehirlerdeki, kasaba ve köylerdeki Nurcular, MNP'nin
saflarında faal olarak çalışıyordu.
ZÜBEYİR GÜNDÜZALP ÖLÜNCE
12 Mart 1971 muhtırası Nurcuları da tedirgin eden bir darbe oldu. Muhtıradan
hemen sonra, 2 Nisan 1971 'de cemaatinin lideri Zübeyir Gündüzalp öldü. Otorite,
kontrol ve yönetme yeteneğine sahip Zübeyir Gündüzalp'in boşluğu doldurulacak
gibi değildi. Nurcu Yeni Asya cemaati için, "Bundan sonra ne olacak?" kaygısı
yeniden başladı.
12 Mart yönetimi genelde Nurcuları kollamasına rağmen, İzmir'de Fethullah Gülen
ve Mustafa Birlik tutuklandı. Bekir Berk onları savunmak için İzmir'e gitti,
itiraz dilekçelerini yazdıktan sonra Balıkesir'e geçti ve orada bir 'nur ayini'
sırasında yakalandı.
Tutuklanan Bekir Berk, İzmir Sıkıyönetim Komutanlığına sevkedildi. Bademli
Askeri Hapishanesinde Nurculuktan içeriye alınan dört gruba mensup elli üç kişi
vardı. Bekir Berk ve diğerleri açıkça Nurcu olduklarını söyleyip müdafaa
yaparlarken, Fethullah Gülen ve Mustafa Birlik Nurcu olduklarını gizlediler. Ama
bunun bir faydası olmadı; Bekir Berk 1 yıl ceza alırken, Fethullah Gülen ve
Mustafa Birlik üçer yıla mahkum edildi. Diğerleri ise beraat etti.Erbakan ve
arkadaşları 12 Mart'tan sonra MSP'yi kurdu. MSP kısa zamanda örgütlendi ve ilk
seçimde Türkiye'nin üçüncü partisi olmayı başardı.
MSP'den sonra Yeni Asya cemaati en büyük dini gruptu. Fethullah Gülen ise Yeni
Asya cemaatinin içinde, adeta bir uçbeyi gibiydi. Gülen, bağımsızlığını ilan
etmek için uygun zaman kollayan bir küçük grubun lideriydi. Zübeyir Gündüzalp'in
ölümünden sonra Yeni Asya cemaatinin yıprandığını, MSP'nin ise gün geçtikçe
güçlendiğini ve siyasi yönden de etkin olduğunu gözlüyordu.
Kafasındaki hedeflere ulaşabilmek için, MSP'nin atak, keskin ve hareketli
gençlerine ihtiyacı vardı. MSP'ye yakınlaşmak, uzun vadede Fethullah Gülen için
daha yararlı olacaktı. Bu düşünceyle MSP çevresine adamları vasıtasıyla mesajlar
gönderdi. Yeni Asya cemaatini eleştirdi, MSP'nin gayretini övdü. Böylece MSP ile
Gülen arasında bir yakınlaşma başladı.
MSP'liler bu durumdan memnundu. Çünkü Yeni Asya cemaatini Fethullah Gülen
vasıtasıyla bölmek, zayıflatmak mümkündü. Erbakan, kurmaylarına "Fethullah Gülen
hocamıza sahip çıkın, onun etrafında bulunun, yardımcı olun" talimatı verdi.
İşte bu yakınlaşmayla Fethullah Gülen'in yıldızı parlamaya başladı. Temelini
attığı, alt yapısını oluşturduğu cemaat bir anda hareketlendi. İzmir Bornova
Camii'ne her taraftan akın akın insanlar gidiyor, cuma vaazları veren Fethullah
Hoca'yı dinliyordu. Vaazdan sonra misafirler, Gülen cemaatine ait dersanelerde
ağırlanıyor ve teyp kasetlerinden yine Fethullah Hoca'nın önemli vaazları
dinletiliyordu.
Yeni Asya ileri gelenleri Fethullah Gülen ve cemaatini tamamen kopmaması için,
Fethullah Gülen'in vaazlarından bazılarını 'Hitap Çiçekleri' adıyla
kitaplaştırdı. Fakat istenilen yakınlık kurulamadı.
Bunun üzerine Mehmet Kırkıncı, Mustafa Sungur, Mustafa Bayram gibi ileri
gelenler Fethullah Gülen'i ziyaret ettiler. Ama artık kemikleşmiş bir çevre
oluşturmayı başaran Fethullah Gülen, kendi hareket tarzında ısrarlıydı.
Kemikleşmiş taban MSP'lilerden oluşmuştu. Mustafa Birlik, Kemal Erimez gibi
Nurculuğuyla tanınmış güçlü kişiler de Fethullah Gülen'in yanındaydı. MSP
teşkilatları Fethullah Gülen cemaatinin gelişmesinde hayli etkindi.
MSP'liler her yerde Fethullah Gülen'in propagandasını yapıyorlardı. MSP'lilere
göre, Fethullah Gülen, diğer Nurcular gibi değildi, aslında MSP'liydi ama açıkça
siyaset yapmıyordu.
GÜLEN YENİ ASYA'DAN KOPUYOR
Fethullah Gülen "ortadaki insanlara" MSP'lilerin teşkilatları sayesinde ulaşmayı
hedeflemişti. Daha henüz dikkate alınmıyordu, yeterince güçlü değildi ama bu
yolda sessiz ve derinden ilerlemesini sürdürüyordu. En büyük avantajı, hitabeti,
gözyaşı dökmesi, etkileyici yapısıydı. Zaten Yeni Asya cemaati gibi, kendi
cemaati de artık kamplara, dersanelere, dergiye, yurtlara, en önemlisi
zenginliğe sahipti. Yeni Asyacılar gibi Nurcuların şematik örgütlenmesini
kurmuştu. O cemaatten tek farkı, Yeni Asya'yı bir heyet yönetirken, cemaati
Gülen tek başına yönetiyordu. O bir yıldızdı.
Bu dönemde Fethullah Gülen devlete yakınlığını da ilan etmeye başladı. 1977'de
yurt çapında yapılan Yüksek İslam Enstitüleri boykotunu eleştirdi, "İslam'da
boykot yoktur" diye konuşarak boykotu kırdı ve gücünü gösterdi.
MSP'lilerin tam desteğini alan, başka cemaatlerden de taraftar kazandığını
gören, maddi ve manevi olarak güçlendiği belli olan ve Yeni Asya cemaatinin
özellikle siyasi fanatikliği nedeniyle yıprandığını gören Gülen, artık
bağımsızlığını ilan etme zamanı geldiğini anlamıştı. Yeni Asya'yı çok siyasi
olmakla, siyaseti hizmetin önüne geçirmekle suçlayıp, cemaatini Yeni Asya
cemaatinden ayırdı. Yeni Asya cemaatinden bazı dersaneler de Fethullah Hoca'nın
tarafına geçince büyük bir şok yaşandı. Yeni Asya cemaatinde tam bir şaşkınlık
hakimdi.
FETHULLAH GÜLEN - ERBAKAN KAPIŞMASI
Fethullah Hoca'nın gözü yaşlı vaazları çok etkili oldu. 1978'de yayınlamaya
başladığı Sızıntı dergisi etrafında oluşan beyin takımına sahipti. MSP'lilerin
teşkilatlarının desteği de buna eklenince Fethullah Gülen ve cemaati etkili bir
cemaate dönüşmeye başladı. Yeni Asya cemaatinden kopan, ama MSP'nin gölgesinde
kalan Fethullah Gülen cemaati, bu hamlelerle cemaatler arasında üçüncü sıraya
yükseldi. Yazıcılar ve diğer Nurcu gruplar zaman içnde etkinliklerini yitirmiş,
çoğu Fethullah Hoca'nın cemaatinde yer almaya başlamıştı.
Fethullah Gülen yeteri kadar güçlendiği inancına varınca MSP'lilikten de
kurtulması gerektiğine karar verdi. Yurt müdürlüğü, cemaatin çeşitli
kurumlarındaki görevler, dersane sorumlukları gibi çekirdek kadrolar, MSP'li
olanların elinden alınıyor ve kendisini Fethullahçı kabul edenlere
devrediliyordu.
Çoğu kimse bu dönüşümün farkında değildi. Yapılan değişiklikler 'hizmette nöbet
değişimi' olarak sunuluyor ve öyle değerlendiriliyordu. Fakat bir süre sonra
MSP'liler durumu fark ettiler. Bu yüzden ortaya "MSP'lilik-Fethullahçlık"
tartışmaları çıktı. 'Nazik' başlayan tartışma giderek sertleşti. Fethullah Gülen
24 Haziran 1980'de yaptığı bir vaazda isim vermeden MSP'yi ve MSP'nin yayın
organı Milli Gazete'yi eleştirince, kapalı devre süren tartışmalar açığa çıktı.
Gülen özellikle Orta Asya'da açtığı okullarla dikkat çekti ve bu nedenle ödüllendirildi (yanda).
Devlet Çarkları
Vaaz kasetleriyle gelen güç, bir kasetle sarsıldı
DEVLET ÇARKLARININ ARASINDA İSLAMCILIK
Gözyaşları içinde verdiği vaazlarla taraftarlarını 'büyüleyen' Gülen, gücü büyüdükçe işadamlarından politikacılara geniş bir kesimle tanıştı. 'Hocaefendi'ye saygı duyanlar arasında Başbakan Ecevit de (yukarıda) bulunuyordu. Gülen ABD'ye gittiğinde yakın koruması için bir başkomiser görevlendirildi. Gülen'in tedavisi uzayınca başkomiserin masrafları cemaat tarafından karşılandı. Koruma Başkomiser Ahmet Akgün'ün ABD'de kalışını uzatan belgede İçişleri Bakanı Tantan'ın da imzası bulunuyor (yanda).
Cemaat 1988'de Zaman gazetesini satın alarak kabuğunu kırma sinyali verdi. Gazetenin ilk yıllarında ANAP iktidarı ve Turgut Özal savunuculuğu dikkat çekiyordu. Nitekim Gülen'in daha sonra gerçekleştireceği yurtdışındaki okullaşma faaliyetinin önde gelen teşvikçi ve destekçilerinden biri Özal olacaktı.Ancak cemaatin gerçek manada dışa açılması Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın kurulmasıyla oldu. Vakfın 29 Haziran 1994'te Istanbul Dedeman Oteli'nde açılış toplantısı yapacağını ve buraya Gülen'in de katılacağını öğrenince çok şaşırmış ve heyecanlanmıştım. Nedense medyanın fazla ilgi göstermediği toplantıya Gülen, Kasım Gülek'le birlikte geldi. Şarkıcı Cem Karaca ile kucaklaşmasıysa toplantının en ilginç fotoğrafını oluşturdu.
Gülen'in dışa açılma sürecinin bir sonraki aşaması Hürriyet'ten Ertuğrul Özkök ve Sabah'tan Nuriye Akman'a ayrı ayrı verdiği röportajların, Ocak 1995'te aynı gün yayınlanmaya başlaması oldu. Burada özel hayatından okullara, Atatürk'ten laikliğe, Diyanet'ten RP'ye, kadın haklarından başörtüsüne bir dizi konuda görüşleri alındı. En önemlisi bunlar saygılı bir dille, örneğin "Fethullah Gülen Hocaefendi anlatıyor" gibi başlıklarla, çarpıtılmadan sunuldu. Ve bir ay sonra, 11 Şubat 1995'te Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın Istanbul Polat Rönesans Oteli'nde verdiği iftar yemeği dışa açılmada son noktayı koydu. Çok sayıda gazeteci iftarın onur konukları arasında yer alıyordu. Bütün bunlar tam da RP'nin 27 Mart 1994 yerel seçimlerinden zaferle çıkıp büyük bir tırmanışa geçtiği ve kendinden olmayan kesimleri ürküttüğü bir dönemde oluyordu. Gülen ve cemaati, açık veya örtük bir şekilde "Onlar radikal, biz ılımlıyız" veya "Onlar devleti yıkmak, biz güçlendirmek istiyoruz" diyordu. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller ve büyük medyanın önemli bir bölümü başta olmak üzere islamcı olmayan birçok çevre de onları bağırlarına bastı. Artık büyük medyada Gülen'i eleştiren haber ve yorumlar yapmanın neredeyse imkansızlaşmaya başladığı bir döneme girmiştik. Örneğin Milliyet'te "Fethullah Hoca ılımlı mı?" başlıklı bir yazıda, bir gün öncesine kadar Gülen'i düşman gören çevrelerin neden birdenbire ona sahip çıktıklarını sorgulamıştım. Vakfın Ankara'daki iftarına giderken havaalanı otobüsünde karşılaştığım cemaatin o dönem üst düzey yöneticilerinden olan bir kişi, "Ne yani, ılımlı değil mi?" diye üzerime yürümüştü.
Cemaatin yükselişinde birkaç önemli faktör daha vardı. Öncelikle Gülen'in, kendisini laik gören birçoklarının yıllardır peşinde olduğu "hem dindar/hem modern ulvi şahsiyet" şablonuna cuk oturduğu sanıldı veya böyle bir imaj yaratıldı. Gülen'in 'ufku'nun genişliği, her soruya entelektüel dozu din adamı ortalamasının üstünde cevaplar vermesi prim yaptı. Bunun sonucunda iş, spor, medya, üniversite, siyaset çevrelerinden çok kişi Gülen'le tanışmak, onunla sohbet etmek, onunla aynı fotoğraf karesine girmek için sıraya girdi. Gülen'i bu şekilde yüceltenlerin ezici bir çoğunluğunun Türkiye'nin bugüne kadar yetiştirdiği diğer islami şahsiyetler hakkında pek bir şey bilmediklerjni de hesaba katmak gerek.
İki yıldır ABD'de tedavi gören Gülen'in ne zaman Türkiye'ye döneceği meçhul. Gülen'in vakıfları aracılığıyla gerçekleştirdiği etkinliklere katılan 'seçkin konuklar' arasında farklı dinlerden insanlar da yer aldı. Gülen'in bir araya geldiği isimler arasında Patrik Barthelomeos da bulunuyordu (altta).
ŞEYH ZİYARETLERİNİN KERAMETİ
Ancak günümüzde İslami cemaatler yeraltından çıktı,'müridmiş gibi yapan' kişilerin sayısı da hızla artmayabaşladı. Sonuçta her mürid. mürşidinin işaret ettiği parti ya da adaya oyunu vermedi. Kaldı ki bir tarikat şeyhi ya da cemaat liderinin, herhangi bir partiye çok açık bir şekilde taahhütte bulunması da enderdir.
İHLAS'IN DOĞUŞU

H-0463.htm den linktir.
Fotoğrafı bile yasakladı Eski has adamı Nurettin Veren'e göre 'Başörtüsü füruattır' açıklamaları yapan Fethullah Gülen, daha önce cemaatine, fotoğraf çektirmeyi, margarin kullanmayı, hatta kola içmeyi bile yasaklamış. Kola içenlerin ABD'ye yardım ettiğini savunan Fethullah Gülen, şimdi ABD'nin misafiri.
H.Ç.: (İşte bunları söyleyen Fethullah Gülen, kadının burnunun ucu bile görünmeyecek diyen Fethullah Gülen, ANAP iktidar olduktan sonra, bu sıkmabaş dediğimiz eylemler başladı. Eylemlerin öncüsü de, o zaman, Ege Üniversitesi'nde öğretim üyesi ya da görevlisi olan Fehmi Koru'nun eşi öncülük ediyordu.) Ama Özal'la görüştü Fethullah Gülen ve camilerde vaaz vermeye başladı. Eylem yapmayın, başınızı açın diye.
N.V.: En son Reha Muhtar 'la canlı yayında yaptığı röportajda ''Başörtüsü füruattır, bu dinin hükmü değildir; yöreye, töreye ve coğrafyaya göre.. bu, insanların karar vereceği, kendi içtihatlarıyla tercih yapacağı bir şeydir. Dinin esası değildir başörtüsü'' dedi. Cemaatin içerisindeki insanların, bu zikzaklardan, bu virajlardan o kadar sersem oldu ki ruhları, yani siyah dediğine ertesi gün beyaz diyor; bu tür söylemlerle insanlar şaşkına döndüler...
H.Ç.: Ne yapacaklarını şaşırdılar...
N.V.: Bunlar tabii çarpıcı virajlar, yani kırılma noktaları. Örneğin ''Fotoğraf eşittir put'' diyordu. Benim 6 tane çocuğum var; 6'sının da bir tanesinin resmi yok. Son büyüdükten sonra çekildi. Küçüklük resimleri yok.
H.Ç.: Siz çektirmediniz.
N.V.: Hiç kimsenin evlilik, nişanlılık fotoğrafı yok.
H.Ç.: Eşiniz 17 yaşındaydı evlendiğiniz zaman ve siz onu örttünüz.
N.V.: Evet, örttük.
H.Ç.: Anneniz 70 yaşından sonra başını örttü.
N.V.: Ama hanımı, evlenince kendi ideallerimiz böyle öğretildiği için. O kadar açmazlar var ki... Bu cemaat içindekilerin hiçbiri kola içmez. Amerika'ya yardım olur diye.
H.Ç.: Ama Fethullah Gülen neredeyse 6 yıldır Amerika'da...
N.V.: Kola içmeyen bu cemaat, hatta şarap içmekle kola içmek aynı, diye düşünüyor. Kola içilen bir bardağı kullanmaz. Bunlar onun o günkü hükümleri ve emirleri, fetvaları. Ve bu insanlar buna aynen itaat ettiler. Margarin olan evden hiçbir şekilde kimse bir şey yemez, ''Margarinde domuz yağı vardır'' diye yazılı kâğıt dağıtıldı. Hiç kimse margarin yemedi, ha.. hasbelkader margarin yememek iyidir sağlık açısından,..
H.Ç.: Zeytinyağı varken margarin yenmez ama, o sağlık açısından değil domuz yağı var diye...
N.V.: Bu sefer insanlar ailelerinden koptu. Besmeleli et mevzuunda o kadar hassasiyet var ki, her gittiğimiz evde, önümüze konan bir sofrada analarımızın, kardeşlerimizin, akrabalarımızın evinde yemek yiyemedik.. besmeleli mi, sana yağı var mı, yok ya diyor adam, ''Besmelesiz olur mu, burası Müslüman ülkesi. Herkes neredeyse Bismillah der keser''... Sen bunu gözünle görüp kıbleye yatıracaksın ''Allahu ekber deyip besmele çekeceksin, ondan sonra bu yenir''... Bu sefer aileler içerisinde birinci sınıf Müslüman, ikinci sınıf Müslüman diye cemaat arasında ayrım ve kırılmalar yaratarak, toplumdan farklı bir Müslümanlık oluşturulmaya çalışıldı. Kıyafeti farklı, yemesi içmesi farklı, kola içmiyorsun, kola varsa o bardaktan içilmiştir diye bardak da kullanmıyorsun... Margarin vardır diye hiçbir yemek yemiyorsun. Besmelesiz et vardır diye... Bu sefer insanlar, toplumun içerisinde ikinci bir Müslümanlık şekli oluşturdu kendine has. Hep farklılıklar. Bunlar Fethullah Hoca'nın, ileriye dönük, fevkalade planlayıcılığını değil de, insanları deneme tahtası gibi, aklına gelen hezeyanlarıyla yönlendirmesi.
H.Ç.: Kobay..
N.V.: Sahabenin elbiseleri omzundan eskirmiş bir de ayaklarından, niye namazda dururken, ayaklarını iki karış açarlarmış. Doğrusu buymuş. Bugünkü camidekilerin ise Hanefi fıkhına göre iki ayağının arası 4 parmak olacak. Şimdi biz özellikle camide farklı Müslümanız ya, iki karış ayağımızı açıyoruz. Bu sefer camidekilerle ters düşüyoruz. Diyorlar ki sizin duruşunuz bile farklı. Gittiğin yerde hep bu tepkiler. Kıblename, kıble ölçme furyası başladı. Çünkü bütün camilerin Kıblesi yanlıştır bir ölçelim dendi..
H.Ç.: Kaçlı yıllarda bunlar oldu?
N.V.: İşte 70'lere 80'lere kadar bu böyle devam etti. Herkesin cebinde Kıblename vardı. Hatta Zaman gazetesi, Kıblename dağıttı. Bu insanlara, her konuda, mesela örtü mevzuunda, o gün öyle söylüyor, bugün böyle söylüyor. Kadınların, yüzüne bakmak, sesini dinlemek çarpıcı bir şey.. haram diyordu. Hiç Kuranıkerim'den başka bir şey dinlemezdik, hep Arap hafızları dinlerdik. Biz Araplardan çok Arapların hafızlarını dinleriz. Kamplarda teybi ortaya koyar, sabahtan akşama kadar Kuran dinlerdik. Ahmet Özhan 'a şarkı kaseti yaptırdı. Reşit Muhtar 'a da şarkı kaseti yaptırmıştı. Kendi şiirlerini siparişle şarkı kaseti yaptırıp millete, yüz binler, milyonlar satıldı. Almayan bir kişi yok. Şimdi de Ahmet Özhan'a yaptırmış şiirlerini, bütün besteleriyle, profesyonelce. Gazetelere ilanlar veriliyor. Fethullah Gülen, birlikte yolculuk ederken benim arabanın teybine koyduğum, Malezyalı bir kadının Kuran kasetini ''Hemen çıkar bunu'' dedi, neredeyse arabadan inecekti.
H.Ç.: Günah...
N.V.: Sen bunu nereden buldun dedi..
H.Ç.: Ama kadın gazetecilerle konuşuyor.
N.V.: İşte bütün bunları anlatırken. Çok takıyye yapmak zorunda kalıyor. Halbuki ''Ben o gün bunlarla yanlış bir cehalet içerisinde bir davranıştaydım, şimdi bunların hepsinden vazgeçtim. Doğru düzgün işler yapmaya niyetlendim. Fikrim, kalbim, kafam değişti" dese, belki biraz daha mantıklı olur. Ama, o günkü yaptıklarından da en ufak bir taviz vermiyor. Bugünkü yaptıkları da, aynı şekilde, 180 derece ters, ne dediği belli değil. İnsanlara bir gaz bir fren, bir sağ bir sol.. Atatürkçü mesela... Fethullah Gülen, Atatürk hakkında, herkes bilir ki, 'deccal' der ve 'kâfirdir' diye düşünürdü. Şimdi dönüp bakıyoruz ki, Kalkavan diyor ki, Atatürkçü olduğunu, herkese her yerde ispatlarım diye demeç veriyor. Hürriyet manşetten verdi. Kalkavan, gelsin buraya Atatürkçü olduğunu ispat etsin.
H.Ç.: Gülen'in Atatürk'e deccal demesi konusunda açıklamalarda bulundunuz. Biliyorum ki yoksul köylü çocukları daha çok bu kamplara gelir. Said-i Nursi'nin kitapları okunur ve bu arada da kampın ağabeyi, 8-12 yaş çocuklar olurdu; çocuklar, 20 yaşındaki ağabeyler de olurdu. Sürekli o kamplarda laik demokratik rejim aleyhine konuşmalar yapılırdı. Bu konuyu biraz açar mısınız?
N.V.: Fethullah Gülen'in çocukluğundan itibaren kendine mahsus bir sistem, büyük devlet kurmak ve dünyayı kurtarma hayali olduğu bilinir. Kendisi bunu açıkça anlatır. Ailesi de olağanüstü bir kişiliği olduğuna inanır ve kendini de çok rahat takdim eder.
H.Ç.: Kendini mehdi olarak tanıtıyor.
N.V.: Kendini bu asırda gelecek, bundan sonra kıyamete kadar gelecek en büyük kutbul aktâb olarak nitelendiriyor. Kendine mehdi demekten endişe ediyor. Fakat kitapta kutbul aktâbı anlatıyor, ''Çağ ve Nesil'' de var.. Fethullah Gülen hiçbir zaman kendisini bir şekilde açıktan söylemek istediğini söylemez, üslubu hep dolaylıdır. Yapacağı işleri de dolaylı yapar. Şimdi burada kutbul aktâbı anlatıyor. Şimdi mehdiyim dese, mehdilik işi çok su kaldıran bir şey, Hz. İsa'yım dese öyle bir iddiası yok... Hz. İsa'nın annesi babası yok, burada Fethullah Gülen'in annesi babası var. O da rahatsız zaten, onu hiç tercih etmiyor. Hatta bazıları, cemaatin içinde bu kadar kutsal bir adam olunca, böyle düşünenlere kızdı. İsa diyenlerden rahatsız olduğunu söyledi. Bunu hizmete verilecek bir zarar olarak gördü. Ama, mehdilik gibi, ya da kutbul aktâb - kutupların kutubu, yıldızların yıldızı manasında, bununla ilgili tanımlamaları var. Kutbul aktâb; her 100 yılda bir gelen büyük müşteidler vardır, işte bunlar, peygamber gelmeyeceği için başka unvanlarla, başka isimlerle, bu aracı kurumlar, aracı şahıslar kendilerine bir paye bulurlar, müşteit, mücettit gibi isimlerle. Fethullah Gülen de ''Kutub'' , ''Kutublar'' da her yüz sene de bir, o devre hükmedecek, dini hüviyeti farklı, yüz senede bir gelen dünyada gizli bir lider, bu dünyanın manevi yöneticisi olarak görüyor kendini... Bunlar mutlaka manevi komutanlardır, ama kim olduğu bilinmez, emarelerinden tanınabilir. Buradan dolaylı yoldan birçok kişi paye çıkarabilir kendine, ben oyum diyebilir. Birçok tarikat liderini, Erbakan da dahil, hepsinin bu asırda gelecek mehdi-i azam olduğunu cemaatleri kabul eder.
Röportaj : Hikmet Çetinkaya / Cumhuriyet
Hikmet Çetinkaya: Sayın Veren siz Fethullah Gülen 'le 35 yıldır birlikte Nurculuk hareketi içindesiniz. 70'li yıllara, hatta 60'lı yılların sonuna dönelim. Siz 16 yaşındaydınız, Gülen ise 26 yaşındaydı. Onunla nasıl, nerede tanıştınız?
Nurettin Veren: Fethullah Gülen'le bizim tanışmamız, İzmir Kestanepazarı Camisi'nde oldu. Ben o yıllarda Motor Sanat Lisesi'nde okuduğum için arada bir cuma namazı kılardık. Bir saatçi arkadaşım da orada, Ketselli Caddesi'nin üzerinde Ali Candan, onunla beraber, oraya gittik. Baktık ki öyle genç bir hatip hoca gibi kisvesi yok, yaşı çok genç olduğu için o arada dinledik.. namazı kıldık.
H. Ç.: Vaaz veriyordu...
N. V.: Vaaz veriyordu cuma günü. Caminin avlusunda hemen bizim yanımıza geldi. Yeni geldiğini söyledi. Ben dedi, buraya yeni geldim, dedi, İzmir'i bilmediğini söyledi. Genç de yok camide. Bir çay içelim diye bizi davet etti.
H.Ç.: Kaç yılıydı?
N.V.: 1966 ve bizi odasına davet etti. Çay içtik. Küçük tahta bir kulübede kalıyordu. Arkadaş olalım, buraya sık sık gelin, muhiti de bilmiyorum diye iltifat etti. Kendisi de 26 yaşında bir insan ve orada biz böyle bir arkadaşlık havası içerisinde.. biraz da onun böyle yalnız tek tahta bir kulübede kalması bizi etkiledi. Ara sıra cuma günleri yanına gittik. Sonra cuma haricinde de gitmeye başladık. Tabii imam hatip talebelerinin dışında bir şey yapmak istiyor, kafasındaki şey o ki bize çok ilgi gösterdi. Anadolu'dan gelen çocukların o dönemde yurt bulma sıkıntısı vardı.. ''bunlara yardım etsek, ben de cemaate söylesem, bunlar, yani gençler, camiye gelmiyor, hep ihtiyarlar geliyor. Böyle bir eğitim yardımı teşvikinde bulunalım. İnsanlar cami yapılmasına hayır olarak bakıyor. Biz de bunu bir kanalize edelim'' dedi.
H.Ç.: Eğitim alanında bir şeyler yapmak istiyordu.
N.V.: Gayet makul geldi bize de. Kendimiz de talebeyiz o esnada. Ve biz böyle küçük bir iyi niyetle, gelen arkadaşlar için ev açtık; 1, 2, 3, 4 derken 1970 yılına kadar 12 evimiz oldu.
H.Ç.: Yani bugünkü Işık Evleri'nin ilk adımı.
N.V.: Evet. Ve onlara, camide yönlendirdiği insanlara burs verme, evden bir eski eşya, birkaç kullanmadığı malzeme verme gibi destek verirken o evler çok fakir bir ortamda olsa da halk tarafından Işık Evleri şeklinde nitelendirildi.
H.Ç.: Evler daha çok nerelerde?
N.V.: İlk evimiz Tepecik'teydi.
H.Ç.: Yoksul bir kesim?
N.V.: Gecekondu semti. İkinci evimiz Buca Dokuz Çeşmeler Köyü'nde kuruldu. Yaylacık semtinde. Küçük samimi bir şey, ev adedi çok fazla olmamakla beraber 12 tane eve ulaştı. Bu arada Fethullah Gülen'in Ali Rıza Güven 'le Kestane Pazarı Kuran Kursu'ndaki...
Kestane Pazarı'ndan kovuluş
H.Ç.: Ali Rıza Güven İzmir'in meşhur manifaturacısı değil mi?
N.V.: Evet izmir'in zenginlerinden, Kestanepazarı Kuran Kursu'nun da başkanı. Fethullah Hoca'nın Kestane Pazarı Kuran Kursu'ndaki görevinin dışında, bizim gelip gitmemiz veya onun böyle üniversite gençliğiyle ilgilenmesi Kestane Pazarı Cemiyeti'ni rahatsız etti ve Hoca'yı oradan uzaklaştırdılar. Kovdular.
H.Ç.: Neden rahatsız ediyor oradaki cemiyeti?
N.V.: Onlar Kuran Kursu'nda kalan talebelerle ilgilensin diye Hoca'yı getirmişler, buradaki ilkokul mezunu Kuran öğrensin diye. Bizim bunun dışında işlerle ilgilenmemiz onların işine gelmiyor. Ve Fethullah Hoca'yı oradan ayırdılar. Bu yaptığı işleri tehlikeli buldular. Kendilerinin statüsünün dışında. Oradan ayrılınca, Altıntaş Durağı'nda Hatay'da, kardeş apartman olarak bir yer kiralandı. Orası da Nefi Akyazılı 'nın dairesiydi. Tesadüfi bir olaydı.
H.Ç.: Nefi Akyazılı adına daha sonra vakıf kuruldu. Akyazılılar Vakfı...
N.V.: Akyazılı Vakfı, Fethullah Gülen de bizim bu evde kaldığımız 5-6 arkadaşla beraber, kalıyordu. (Nefi Akyazılı) Bizim durumumuzu görüp, çay içmeye gelip giderken: ''Siz ne yapıyorsunuz, nedir bu, talebe arkadaşlar.'' Bizim böyle, ev yurtları olduğunu, kiralık evlerde talebe okuttuğumuzu görünce, adamcağız, ''Bu böyle olmaz, kiralık evle bu zor olur. Ben size, Çalıkuşu romanının yazıldığı Pembe Köşk benim, orayı size vereyim, benim adıma dernek kurun'' dedi.
H.Ç.: Reşat Nuri 'nin Çalıkuşu romanının yazıldığı köşk mü?
N.V.: Bozyaka'daki köşk. Zaten şimdiki adresi de Çalıkuşu Sokak. Orayı bize verdi ve biz ilk defa el yordamıyla ona buna sorarak bir dernek kurduk ve oraya Nefi Akyazılı'nın bağışı olarak o inşaata başladık. Aynen camiye yardım toplanır gibi, insanlar arasında yurda malzeme veren o idi. Taş taşıdık, çimento taşıdık, kazma salladık. Bütün esnafı, talebesi.. ve 77 yılında bitti orası. 5 yılda 5 katlı bir küçük yurt. Bu işte deneyim kazandık ve millet de bu işi imece usulü yaptı.
H.Ç.: Bu arada siz bunu yaparken Fethullah Gülen'le birlikte Saidi Nursi'yi okuyordunuz, bunu açar mısınız?
N.V.: Risale-i Nur okuyorduk. Fakat Risale-i Nur okuma esnasında, kendisi bir Nurcu ve Risale-i Nur talebesi olarak değil de.. iyi kitaplar bunlarda da İslami açıklamalar var, gibi yaklaşarak, bizden iyice emin olduktan sonra Risale-i Nur'ları bize de söyledi.
H.Ç.: Sizi önce bir sınavdan geçirdi...
N.V.: Tabii, önce vaazlarıyla camide tanıdığımız bir insanız, bizimle beraber arkadaşlığı ilerlettikten sonra Risale-i Nur'ları oradan alıp okuyor. Biz de ne kadar güzel bir şey filan diyoruz...
H.Ç.: Siz 16 yaşındasınız o 26 yaşında...
N.V.: Yaş farkı var. Biz orada Risale-i Nur'ları bu asrın en iyi tefsiri diye düşünüyoruz. Ama yeni gelen arkadaşlara bunu öncelikle sunmuyoruz. Biz sadece namaz kılan insanlarız. Bizim yurtlarımızda içki-sigara alışkanlığı olanlar barınamaz, o yok. Aramıza gelenler de zaten bizim namaz kıldığımızı görüyor. O havaya adapte olacak insanlar gelip 2. ev 3. ev 5. ev derken işte bu yurtlar oluştu....
Nihai hedefe ulaşana kadar, her yöntem ve yol mübahtır. Bunun içine yalan soylemek de, insanları aldatmak da girer. Yeter ki, 'hizmet' kesintiye uğramasın. Hizmet denilen çalışmanın en büyük özelliği, sessiz ve derinden olmasıdır. Bu gizlilik de güçlü oluncaya kadar devam edecektir. Gülen'in deyişiyle, bunun ölçüsü, 'Gelinen hiçbir noktadan, hiçbir güç tarafından geri adım attırılmayacak kadar güçlü olmaktır'. Cemaatin temel felsefesi budur..."
Nurettin Veren, liderinin iki farklı Kuran yorumunu yaşamak zorunda kalmış:
Turgut Özal'ın vaazları dinlemeye geldiğini söylüyorlar. Ben bir sefer İzmir'de, bizim, Çeşme'deki eve geldiğini hatırlıyorum. Tabii o zaman Devlet Planlama'da memurdu. Vaazlara geliyormuş ama yakın bir temas görmedim... Turgut Özal'ı kendine yakın bulduğu için destekleme kararı aldı. Erbakan hocaya antipatisi vardı.
H.Ç.: Işık evlerinin her biri Nur Medresesi değil mi?
N.V.: Gerek yok diyor, yurt kurs gibi şeylere. Onu Süleymancılar yapıyor. Ve beğenilen ve takdir edilen bir stil değil. Risale-i Nur stili evlerde oturup kitap okumak haftada 1-2 gün ve daha emniyetli, daha güvenli ev hizmeti. Gelenler de çok rahatsız olmuyor, tehlike görmüyorlar veya o günkü şartlarda ancak onu yapabiliyorlar. Şimdi Fethullah Hoca'nın bu tarz talebeye ev tuttuğunu ve onları organize ettiğini görünce eski Nurcular Fethullah Hoca'ya tavır aldılar. Bizi de orada refere ederek yıllar sonra toplantıda diyor ki, ''Ben o gün Mustafa Birlik'e dedim ki.. biz Bir stil geliştirsek, talebe yetiştirerek, üniversiteleri hayatın içine, sosyal hayata... İslamiyet sadece Kuran kursu ve camilerde kalmasın, bu işi dışarıya taşıyalım, İslamiyeti üniversite gençliğine taşıyalım.'' Bu sefer 'senle ayrı bir teşkilat kurmak istemeyiz' gibi yaklaştılar olaya ve ertesi gün bir toplantı yapalım evde, işyeri, dükkânda görüşelim diye gidince, onlar ''Biz Bediüzzaman'a bağlıyız. Sen dışarıdan gelen bir insan olarak Mustafa Birlik, dükkânı açıp, hayır dediğini'' anlatıyor yıllar sonra. ''İşte diyor, o gün onlarla yolumuz ayrıldı. O gün sadece bana destek veren Nurettin Veren'le İlhan İşbilen'' diyor, kendi sesinden bir kasette.
H.Ç.: Fethullah Gülen söylüyor.
N.V.: Eski Nurcular.. talebeyle ilgilenme, talebeye dönük ev açma stili bizim usulümüzde yok. Yani sen yanlış bir iş yapıyorsun. Bir de bizim kendi içimizde Bediüzzaman'ın varisleri olan Mustafa Sungur, Bayram Avcı var. O insanların, işte o varislerin yönetiminde bugün Türkiye. O ağabeyler çıkar Bediüzzaman'ın talebeleri, sağlığında beraber olduğu kimseler, kıymet bilir insanlar. Unvan olarak sadece ağabeylik var, kardeş ve ağabeyler. Onlar Bediüzzaman'ın varisleri.
İlk ekip tasfiye edildi
H.Ç.: Peki Fethullah Gülen ne?
N.V.: Fethullah Gülen'in şimdi böyle bir fonksiyonu olmadığından, Hizmet Vakfı'nda varislerin tasvibiyle bir vakıfta bulunmadığından ayrı bir şey yapacak, riskli bir kimse diye Fethullah Gülen'e sıcak bakmadılar. O da İlhan İşbilen, Ali Candan ve beni yanına aldı. 14 kişilik bir arkadaş grubuyduk ama.. ilk destek veren, ilk beraber olan bu üç kişi oldu.
H.Ç.: Nurettin Veren burada, Ali Candan nerede?
N.V.: Ali Candan İzmir'de, yıllarca orada öğretmenlik yaptı emekli oldu.
H.Ç.: İlhan İşbilen nerde?
N.V.: O da İstanbul'da,
H.Ç.: Fethullah Gülen nerde, nasıl, onlar da aforoz mu edildiler?
N.V.: Çok önce aforoz edildiler de, sonra tabii bu ortamda, tekrar onlara göstermelik olarak işin içinde tutmak için birtakım fonksiyonlar verildi.
H.Ç.: 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, biliyorsunuz, 1982'de anayasa oylaması oldu. 1980-82 arasında, hatta buna ANAP'ın, Turgut Özal 'ın iktidar oluşuna kadar, 1983 seçimlerine kadar, Kenan Evren 'in altında bulunan birtakım kurmay subaylarla Fethullah Gülen'in görüştüğü, anayasa oylamasına destek vermesi istendiği biliniyor. Aynı zamanda da duvar ilanıyla bütün Türkiye'de aranıyor. Burdur'da, Isparta'da, Antalya'da dolaşıyor. Siz o sırada berabersiniz. Bir yandan Fethullah Gülen aranıyor, bir yandan da anayasa oylamasına evet denmesi için pazarlıklar yapılıyor. O süreci anlatır mısınız?
N.V.: Ben o esnada, sadece duvar ilanlarıyla arandığı dönemde, 1979.. Adapazarı'na gittim, İstanbul'da kaldım ve 1982 yılında yedek subaylığımı yapmak üzere Tuzla'dan Çerkezköy'e gittim. 35 yaşındaydım. 35 yaşına kadar da hizmetle meşgul olmak için gidemedik, kaçtık ve benim bakaya durumum oldu. Tekrar mahkeme kararıyla, 4 tane çocuğum varken 35 yaşında yedek subay oldum. O esnada İstanbul'a geldi ve arandığı dönemde beraber dolaşalım, dedi, ben yedek subay olduğum için. Kimliğim var, elbisem subay elbisesi, beraber bütün Türkiye'yi İstanbul'dan Erzurum'a, Erzurum'dan Antalya, Burdur, tekrar İstanbul'a bir tur yaptık. Aşağı yukarı 56 gün.
H.Ç.: Siz izin mi aldınız?
N.V.: Ben 30 gün izin almıştım
H.Ç.: 20 gün de rapor
N.V.: Sonra da rapor aldık.. bir şeyler yaptık.
H.Ç.: Siz kaçıyorsunuz onunla beraber, siz ya da onu kaçırıyorsunuz...
N.V.: Evet. Şimdi onun otobüse binme şansı yok, uçağa binme şansı yok. Trene binemez. Benzin istasyonlarına ben önce gidip bakıyorum, orada ilan varsa o benzin istasyonuna girip yemek yemiyoruz, başka bir yere gidiyoruz. Öyle zor bir durumda.
H.Ç.: Burdur'da yakalanmış, fakat polisler serbest bırakmış...
N.V.: Ama bu olaydan sonra, 83-84-85'te değil. Son şey döneminde (emin olamıyor)
H.Ç.: 80'li yılların başında, ihtilalin olduğu yıllarda.
N.V.: Onun yakalanıp kurtulduğunu biliyorum, ama ben yoktum o esnada. 56 günlük dolaşma esnasında birlikteyiz kendisiyle.
Gülen, Nur talebesi değil
H.Ç.: Anayasa'yı destekleme kararı aldı ve ondan sonra Yeni Asya grubuyla koptu ipler bildiğim kadarıyla..
N.V.: Bu talebeler daha önce koptu. Talebelere yurt yapma işi Süleymancılıkta var. Nurculukta böyle bir şey yok. Fethullah Gülen Nur Talebesi değildir... Bediüzzaman bir eserinde de diyor ki, hocalar Nurcu olmaz. İşte onu yayımlayarak da Fethullah Hoca'yı Nurcu değildir, ona bağlanmayın, esas Nur hizmeti buradadır.. cemaate, sempati duyanlara elden çoğalttıkları kâğıtlar dağıttılar. Orada, eski üstadın talebeleriyle, Fethullah Gülen'in yapmış olduğu bu şekil ayrıldı. Ve bizi arkasına alarak, yaşlı, eski Nurcuları terk etti. Ayrı bir stil meydana getirerek yürüdük.
H.Ç.: Yani genç Nurcularla üniversite gençliği hedef alınıyor.
N.V.: Evet.
H.Ç.: Küçük Dünyam'da anlatır, Kâbe'ye gitmiş, Kâbe'de sivrisinek çokmuş, hacı adaylarını sivrisinekler ısırmış, sokmuş.. ona hiçbir şey olmamış. Bir tanesi de şudur, komşuları varmış köyde, onların kazlarını dövmüş komşuları ve bir anda gök kara bulutlarla kaplanmış, yağmur dolu yağmaya başlamış ama sadece o komşularının evine.
N.V.: Zaten etrafındakileri, yani bizi, genç nesli o fantezilerle etkilerdi. Hatta büyük tepkiler aldı. ''Sahabeyle aklını bozmuş'' dediler. Sahabenin hayatındaki ütopyayı anlatıyor. Sahabenin öyle bir hayatının olup olmadığı da belli değil. Ama insanlara, diyor ki: Adam muharebede, bacağının bir tanesi kopmuş, 8 saat muharebe etmiş. İneceği zaman özengiden düşünce ayağının olmadığını anlamış. Böyle olağanüstü şeyler anlatırdı. Sahabeden Ebu Dücane 'nin gözüne ok gelmiş. (Biz artık bunları ezberlediğimiz için, biz de aynı hatiplikten nasibimizi aldık. Yani 4 saat kesintisiz irticalen konuşabiliyoruz bir televizyon canlı yayınında, etkilendiğimiz için, hafızada dolu menkıbe var.) Gözüne ok isabet eden sahabe, eline gözünü almış, neye yararsın sen, bugüne kadar İslamla şerefyab olup Peygamberi görmedin, geç kaldın.. deyip gözü çıkartıp atmış. Böyle hamasi, İslami ve Kuran'i olmayan hikâyeler.. bunlar Kuran değil. Bunlarla böyle etraftakileri de buna özendiriyor
http://www.memleketinsesi.com/Dizi/tarikat/ dan alinmadir.