DERIN DEVLET DERIN PKK ELELE MI?

 

Evet Internette songunlerde bu tarz yazilar yayimlanmaya basladi. Bu haberlerin bazilarini siraliyoruz. Derin devlet ve Derin PKK el ele mi?

 

Derin PKK ile Derin Devlet Elele http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=24863 den alinmistir.

Derin PKK ile derin devlet birlikte


 

Derin PKK’nın karşısında kimseyi istemediğini söyleyen İbrahim Güçlü, derin devlet ile derin PKK’nın birlikte çalıştığını iddia ediyor.


Türkiye İbrahim Güçlü ismini ‘Kürtler için en iyi yol federasyondan geçer.’ açıklaması ile duymaya başladı. Kapatılan Kürt-Der Başkanı Güçlü daha çok aykırı çıkışları ile Türkiye’nin gündemine geldi zaman zaman. Uzun yıllar İsviçre’de yaşadıktan sonra Türkiye’ye gelip memleketi olmamasına rağmen Diyarbakır’a yerleşen İbrahim Güçlü, PKK’nın derin bir yapılanma olduğunu ve Türkiye derin devleti ile birlikte hareket ettiğini iddia ediyor; PKK’nın Osman Baydemir ve Ahmet Türk’ü kullandığını söylüyor. Uzun yıllardır Abdullah Öcalan’ı tanıyan Güçlü onun için ‘o kaypak bir liderdir’ diyor. Aksiyon, eski İşçi Partili, Rizgari dergisinin kurucusu ve halihazırda HAK-PAR üyesi olan İbrahim Güçlü ile Diyarbakır’daki evinde konuştu.

-Değişik konulardaki sert çıkışlarınızla gündeme geliyorsunuz. İbrahim Güçlü’yü bu hale getiren dönüşüm nasıl başladı?

Ailem İç Anadolu’ya sürgün olarak gelmişti. Kürtçülükle tanışmam lise yıllarıma dayanıyor. Ankara’da Yıldırım Beyazıt Lisesi’ne gidiyordum. Okulun olduğu yer bir varoştu ve genellikle Erzurum’dan, Haymana’dan gelen Kürt çocukları burada okurdu. Bu sırada İşçi Partisi (İP) ile tanıştım. 1966’da bu kimlikle ortaya çıktım. 1967’deki doğu mitinglerinde bulundum. Sıraç Bilgin gibi arkadaşları orada tanındım. Üniversiteye girdiğimde politik yönüm daha da gelişti. Mehdi Zana, Tarık Ziya Ekinci, Ruşen Aslan, Ahmet Aras gibi isimlerin İP’te belirli etkinlikleri vardı. Ben de sol görüşü benimsemiştim ve Kürt meselesini sadece sol çözer zannediyordum. Mehmet Ali Aybar toplumcu sosyalizmi, güler yüzlü sosyalizmi ölçü alıyordu. İP’te biz Aybar’a yakındık. Hukuk fakültesindeydim ve önemli işler yapıyordum. Daha sonra Doğu Devrimci Kültür Ocakları’nda (DDKO) bulundum.

-Öcalan ile o sıralarda mı tanıştınız?

Hayır. Öcalan benden biraz büyük. DDKO’ların üyesi değildi. Bir iki defa gelip gitmiş. Daha çok sağa yatkındı o dönemlerde. Ben Rizgari dergisini örgütleyip Kürtçülük yazıları yazmaya başladım. Bunun üzerine 1978’de Türkiye’de hakkımda tutuklama kararı çıktı. Daha yeni avukat olduğum bir dönemdi bu. 12 Eylül sonrasında Suriye’ye, Irak’a gidip geliyordum. Bir ara Lübnan’a da gittim. 1987 yılına kadar Suriye, İran ve Irak bölgesinde kaldım. Avukat eşimle birlikte daha sonra İsviçre’ye geçtik. 1998 yılında Türkiye’ye geri döndüm ve şu anda Diyarbakır’da yaşıyorum.

-Diyarbakır’a döndükten sonra siyasi çalışmalar yürütmeye başladınız…

Abdülmelik Fırat ile 2002 yılında siyasi bir parti çalışması başlattık. Hak ve Özgürlükler Partisi (HAK-PAR) kurucu üyesi ve ilk başlarda genel başkan yardımcısıydım. Yeni bir parti modeli düşünmüştük. Ama eskiyi benimseyen Abdülmelik Bey’in muhafazakâr tutumundan dolayı bir kırılma noktası oluştu. Parti tıkanmıştı ve önünün açılması gerekiyordu. Partideki görevimden ayrıldım. Ancak benim üyeliğim hâlâ devam ediyor. Bunun dışında da bir ilişkim yok. Çünkü ben Kürtlerin kendi kimlikleriyle yaşayacakları bir federasyonu düşünüyorum.

-Nasıl bir federasyonu öngörüyorsunuz?

Türkiye’nin yeni bir toplum senaryosuna, bir paradigmaya ihtiyacı var. Üniter ve tek ideolojili bir devlet var. Temeli Türk ulusuna dayanıyor. Ama idarede sınıfsal olarak küçük elit bir sınıf var; askerî ve sivil. Bu sınıf tam olarak Türkleri bile temsil etmiyor. Türkiye’de sivil ve askerî bürokrasi var ve değişmiyor. Bu her zaman iktidarda. Türkiye’de baskın unsur olarak Türkler var, Kürtler var. Ulusların üstünde onların temsilini projelendiren ve ulusların kendi kendilerini yönetmelerini sağlayan bir sistem olması lazım. Bu da federasyon ile olabilir.

ÖCALAN PSİKOLOJİSİ BOZUK BİR LİDER

-Abdullah Öcalan konfederalizm fikrini ortaya atmıştı.

Öcalan cephesinden görülen ile görülmeyene bakmak lazım. İmralı öncesi ve sonrası diye iki dönem var. Ben önceki dönemlerde Öcalan ile tartışan, konuşan birisiyim. PKK ana konsept olarak Kürtlerin bağımsızlığını savunuyordu. Ancak Öcalan’ın yakalanmasından sonra çok ciddi bir sapma oldu. Öcalan’ın bakış açılarında takiyye ve kendisine ait olmayan düşünceler ortaya çıktı. Demokratik cumhuriyet ve konfederalizm tezlerini ortaya attı.

-Ama bahsettiğiniz bu görüşler PKK üzerinde etkili oldu.

Sadece PKK’nın üzerinde değil, Kürtlerin önemli bir kesimi üzerinde etkili olduğunu düşünüyorum. Kurdurduğu DTP de PKK çizgisine yakın değil desek doğru olmaz. Ancak bir değişim sancısı var. Bu dönemi Kürtlerin yakaladığı geçici bir durum olarak değerlendiriyoruz.

-Öcalan’ın böyle görüş değiştirmesi PKK tabanındaki konumunu sarsmıyor mu?

Öcalan alabildiğine kaygan, değişken özelliği olan birisidir. Çok rahat taraf değiştirebiliyor. Celal Talabani, ben ve Öcalan geçmişte çok tartıştık. Mesela çok rahat biçimde ben onların düşüncelerine katılıyorum deyip işi kapatma özelliğine sahipti. Ben itiraz ediyordum. O ise çıktıktan sonra itiraz ediyordu. Herkesin adamı olabilir, hiç kimsenin adamı olmayabilir. Güçlü olursa saldırır, aciz olursa düğme bağlayan bir insan. Kapasitesini, özelliklerini çok iyi biliyorum. Bu değişkenliği yalpalanmaya çok uygundur. Öcalan birilerine çok kolay yatan biridir. Bu normal değil. Bir liderin görüşleri böyle sık sık değişmez. Bence Kürtlerin onu çok fazla dikkate almaması gerekiyor. Öcalan’ın bu durumu çok dramatiktir.

-Dramatik diyorsunuz ama bir sözüyle DTP’yi etkiliyor, PKK’yı kontrol ediyor ve onun için tecride son kampanyasında bir milyon imza toplanıyor.

PKK sistemleşmiştir. Bir ekonomik sistemdir. Yerel iktidardır, askerî güçtür. Aynı zamanda fedaileri olan gizli ve açık çalışan bir organdır. Sisteme dönüşen Öcalan’ın görüşleri değildir. Öcalan HEP ilk kurulduğunda bu partiye karşı çıkmıştı. HEP veya DEP tam manasıyla kurumsallaşmış olsalardı Öcalan’ın İmralı’ya gelişiyle birlikte PKK biterdi. Zaten kendi tezleri PKK’yı bitirirdi. Ancak öyle olmadı. Öcalan’ın PKK üzerindeki etkisini bir lider etkisi olarak görmemek lazım. Bu kurumlaşmış bir sistemin devam etmesidir. Orada rantlaşan, kemikleşen bir sistem oluşmuş durumda. Öcalan’ın başından beri oluşturduğu ve ideolojik anlamda kabul ettirdiği bir şey var: ‘Bu sistem bensiz olmaz, siz benimle varsınız.’ Hatta bazıları onun için ‘bizi sen yarattın’ diyor.

-Peki Kürtlerin geneli Öcalan’ı nasıl görüyor bugünlerde?

Öcalan İmralı’da mahkemeye çıkarken dobra dobra konuşmadı. Suriye’den çıktıktan sonra kendi arkadaşlarının yanına gitmemesi de bir kırılma noktasıdır. ‘Biz bağımsızlık talep ettik’ deyip ‘sonuçlarına da katlanıyorum’ demeliydi. Gerçek bir lider olsaydı bunu yapardı. Oysa döndü ‘Ben şehit analarından özür dilerim, bu söylediklerimi hiçbir baskı olmadan söylüyorum’ dedi. O zaman yıllardır yaptıklarını niye yaptın? Böyle bir adam lider olamaz.

-Ama PKK’ya alternatif de üretemiyor Kürt siyaseti.

Türkiye’de demokratikleşmenin önünde askerî sivil bir elit var. Kürt siyasetinin önünü de PKK tıkıyor. Sistem, ilişkililerin yapılanması bize bunu doğrudan gösteriyor. Kürtlerin aşamadıkları genel bir problem daha var. Biz hâlâ Soğuk Savaş dönemini yaşayan bir siyaset sınıfıyız. Dünyayı hâlâ eski kavramlarla açıklamaya devam ediyoruz. Sorun sadece PKK değil. Hâlâ eski ideolojik değerlerle hayatı tanımlamaya çalışıyoruz. Böyle düşünen Kürt aydınları siyasetin önünü tıkıyor. Diğerlerine de pek şans tanınmıyor. Aydınların yerine ikâme olmuş başka güçler var. Mesela Diyarbakır’da 400 tane avukat, çok önemli aydınlar var. Yani Kürt meselesinde önemli bir merkez olabilir. Ama Diyarbakır’ı uzun yıllar 15-16 yaşındaki çocuklar yönetmişler, aydınların yerine konsey ikâme olmuş.

DERİN PKK BAYDEMİR’İ KULLANIYOR

-Belediye başkanı seçilen isimler var, aydın görünümlü. Mesela Osman Baydemir bütün Türkiye’de konuşulan bir isim.

Nasıl ki Türkiye’de seçilmemiş olan, şeffaf ve açık olmayan bazı güçler birtakım şeyleri tayin ediyorlar, Kürtlerin içinde de belirli güç odakları var. Bu güç odakları PKK’da sistemleşmiştir. Aydınlar o güç odaklarını aşamıyor. Muhafazakârlaşmış olanlar üzerinde aydınlar belirleyici olamıyor. Osman Baydemir bunları iyi anlamalı. Henüz sistem tam demokratikleşmemiştir, bazı dengeler tam yerine oturmamıştır. Baydemir bu şartlarda bazen benim dahi sindiremeyeceğim şeyler yapıyor.

-Baydemir’in farkında olmadığı bazı şeyler mi var diyorsunuz?

Öcalan Türkiye’ye getirildikten sonra ordu ile uyum içinde bir plan yürütülüyor. Düşüncede, stratejide bir değişiklik oldu. Bu arada Öcalan’a verilmiş sözler vardı. Kürtlerin taleplerini yerine getirmek yerine PKK’ya, Öcalan ve arkadaşlarına verilmiş sözlerdi bunlar. Özetle ‘Bu iş uzun sürmeyecek, belirli çözümler bulacağız ve sorunu sistemin içinde çözeceğiz, sana da özgürlük vereceğiz’ şeklinde sözler. Öcalan sonradan işin tam manasıyla istediği gibi gitmediğini anladı. Ve karşılıklı kartlar açılmaya başlandı. PKK için beni dinlemeyebilirler demeye başladı. Diğer taraftan silahlı çatışmayı da o zorlayarak başlattı. Devlet de bunu kullandı. Devlet derken derindekinden bahsediyorum. Ama filler tepişince olan çimenlere oluyor.

Baydemir sivili temsil ediyor. Dolaylı da olsa icazet aldığı yer PKK’dır. Ama PKK bir iş yaparken Baydemir’i hesap etmek zorundaydı. Diyarbakır olaylarında bu olmamıştır. PKK, Baydemir’e “belediye başkanı olursun ama bizim hesaplarımız sizinkinin üstündedir” mesajını verdi. Türkiye’deki derin devlet gibidir PKK. Hükümet olabilirsin ama karşında hep kendi hesaplarıma göre hareket ederim diyen bir derin devlet bulursun. DTP’de seçilmiş isimler var, bir de derindeki PKK’yı temsil eden isimler.

-Tanıdık isimler var mı bunların içinde?

DTP’de birtakım insanlar var ama aslında oraya ait değillerdir. Ahmet Türk bunlardan biridir. Ahmet, Türkiye’ye yakın, silahlı kanatta hiç olamamış, Kürtçüden çok sosyal demokrat bir adam olarak bilinir. Ama Aysel Tuğluk öyle değil. “Bizi PKK’dan koparamazsınız.” diye bir çıkış yapabiliyor. DTP’deki PKK’yı değerlendirirken Aysel Tuğluk ve Tuncer Bakırhan gibi isimlere bakmak lazım. PKK yerel iktidar olan Osman Baydemir üzerinden de politika yürütüyor, gerektiğinde onu eziyor. Ve Osman’ın bu işten haberi yok. Derin PKK karşısında kimseyi istemez, o kişileri sadece araç olarak kullanır. PKK derin bir sistemdir. Türklerin, Kürtlerin bunu anlaması lazım. Bir eliti var, kimseyi içlerine sokmazlar. Bir kast gibi işliyor PKK.

-Türkiye’de var olduğu söylenen derin devletle ilişkisi var mı bu ‘Derin PKK’nın?

Eskiden beri var. Öcalan’ın açıklamalarında da bunu görürüz. 1970’lerde Öcalan diyor ki, Mahir Kaynak’ın Türkiye’deki rolü neyse benim de Kürt hareketi içindeki rolüm o. ‘Türkiye’ye gelmeden önce de yaptığım işle ben Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar vermedim’ şeklinde açıklamaları oldu. ‘Bizim tutumumuz Kürtlerin Türkiye’de devlet olmasını engelledi’ demesi de ortak bir çalışmayı ortaya koyuyor.

KANDİL’DEKİLERİN ÇOĞU TÜRKİYE’DE

1982’den bu yana operasyonlar yapılır Kuzey Irak’a yönelik. Oysa o zamanlarda orada PKK yoktu. Türkiye’nin hedefinde hep Kerkük vardı. Şimdi böyle bir hareketi psikolojik olarak yapmayı planlıyor. 2007’de yapılacak Kerkük referandumu için aksi bir durum olursa böyle girebiliriz mesajını veriyor. Kaldı ki, PKK sadece Irak’ta yok. İran’da, Suriye’de de var. Buralar için niye bir operasyon düşünülmüyor. PKK son dönemlerde İran üzerinden işlerini yürütüyordu. Zaten şu anda Kandil’de de değil. Dağılmış durumda. Kandil’de orada kalmak zorunda olan yaşlı kadınları bulursun. Sorun askerî bir mantıkla çözülmez. Zira Kandil’dekilerin çoğu Türkiye’ye geçmiş bulunuyor. Sınırda binlerce asker varken bu geçiş nasıl sağlandı, onu da anlamak mümkün değil. Bunlar şu anda Diyarbakır ve çevresine kadar sızmış durumdalar. Akşamları halkla birlikte oturup sohbet edebiliyorlar.
 

Imrali PKK nin komuta merkezi http://www.netpano.com/haber/1085/imrali/PKK'nin/Komuta/Merkezi  den alinmistir. Haberin orijinali http://www.baztab.com/news/51510.php

İmralı, PKK’nın Komuta Merkezi
 

Türk Silahlı Kuvvetleri , iç ve uluslararası kamuoyu nezdinde kendine PKK sorununu halledebilecek makbul bir sima oluşturmak istemektedir. Bu çerçevede de örgütün silah bırakmasını ve Silahlı Kuvvetlere teslim olmasını istemektedir. Bunun gerçekleşmesi durumunda ordunun kamuoyu nezdindeki konumu güçlenecektir. Bu oyunu ordunun kazanması ve Erdoğan hükümetinin kaybetmesi durumunda onlar da ABD çizgisine girmeye mecbur olacak ve Kürtlere yaklaşma yönünde pratik adımlar atacaktır. Çünkü ABD'nin yeni Ortadoğu stratejisinde Türk ve Kürt ittifakı bir zarurettir ve bunlar ABD'nin bölgedeki en güvenilir müttefiklerindendir.

 

 

 

Muhammed Hadi
Baztab Haber Portalı
İRAN, Tahran:
Marmara Denizi'nde bulunan yerleşime kapalı İmralı Adası yüzölçümü bakımından da bu denizin ikinci büyük adasıdır. İmralı hapishanesi Deniz Kuvvetleri'ne bağlı İmralı Adası'nda bulunuyor. Hapishane, Abdullah Öcalan'ın buraya naklinden önce tamamen boşaltıldı. İmralı hapishanesinde şu anda sadece bir hükümlü bulunuyor: Öcalan. Türkiye'nin eski Başbakanlarından Adnan Menderes'in de bu hapishanede idam edildiği söyleniyor. 

 

 

 

Güvenlik Durumu

 

 

Adada 24 saat boyunca, üst düzey 250 subayın yanı sıra er ve özel tim askerlerinden oluşan toplam 700 güvenlik görevlisi görev yapıyor. Güvenlik unsuru olarak biri büyük,  ikisi küçük savaş gemisi, bir denizaltı ve altı adet sahil güvenlik botu bulunuyor. Öcalan 24 saat an be an gözetim altında tutuluyor. Bina içinde görev yapan korumalar silahlı değil, hatta silahlı bir görevli bile içeriye girmiyor. Görevliler girmeden önce  silahlarını teslim ediyor. Öcalan, binanın en alt katında tutuluyor. Burada etten bir duvar oluşturulmuş ve burası elektronik cihazlarla donatılmış. İkinci ve üçüncü katlarda iç güvenlik sorumluları, personele ait çeşitli araç-gereçler, arşiv, bilgisayarlar, radar sistemleri ve ilaç deposu var. Öcalan'ın bulunduğu alt katta hava almak için kullanılan 9-10  metrekarelik alanın üzeri dikenli tellerle kapatılmış, 10'a yakın güvenlik kamerası bulunuyor. Öcalan, banyoda, tuvalette, uyurken, hava alırken, yazarken yani 24 saat bu kameralara bağlı monitörlerde gözetleniyor. Komandolar dışında adada görev yapan kişiler her üç ayda bir değiştiriliyor.

 

 

 

Öcalan ve Türk Genelkurmay Başkanlığı

 

 

Basında yer alan bilgilere göre, Öcalan tutuklandığından bu ana kadar eşi görülmemiş bir izolasyonun hakim olduğu bir alanda tutuluyor. Genelkurmay'ın izni olmadan su bile içilemeyen bir alan. Öcalan tutuklanıp uçakla Türkiye'ye getirilirken,  "Beni idam etmezseniz sizin hizmetinizde olurum" dedi. Siyasi uzmanlara göre, Öcalan, "Demokratik Cumhuriyet" görüşünü ortaya atıp uzun bir dönem silahlı faaliyete son vererek gerçekten de hizmet vermiş olduğunu ispatladı. Yoğun güvenlik tedbirleri altında tek başına tutulan hapishaneden Öcalan, bazen savaş bazen ateşkes ilan ediyor ve Türkiye Genelkurmay Başkanlığı da fiilen İmralı'yı PKK'nın komuta merkezi olarak tanıyor. Bu gerçek, uzmanların çeşitli ve ilginç yorumlarına neden oluyor. Öcalan'ın bazen ateşkes ilan edip bazen militanlarını silahlı faaliyete yönlendirmesini, Genelkurmay'ın adada hazırladığı demokrasi ve özgür ortamdan yararlanarak Öcalan'ın, avukatlarına ve medyaya mesajlarını iletme imkanı bulmasını bazı uzmanlar savunuyor.

 

 

 

Çünkü bu süreç, ordunun planları dahilinde gerçekleşiyor ve Öcalan PKK, Talabani ve Bush arasında tam bir koordinasyon sağladıktan sonra ateşkes ilan  ediyor. Öcalan 23 Eylül 2006 tarihli haftalık görüşmesinden sonra yani 27 Eylül 2006 tarihinde kendisine bahşedilen görüşmede şunları söylüyor: "Ben üstüme düşen görevi yerine getiriyor, PKK'yı ateşkese çağırıyorum. PKK'nın bu çağrıya  kulak vermesini umut ediyorum ve eminim ki sonuç verecektir." Komutanının emri üzerine PKK, resmen, "Liderimizin 1 Ekim 2006  tarihli emrinin ardından kayıtsız şartsız ateşkes ilan ediyoruz" diyor. Öcalan'a tutuklandığından bu yana hiçbir zaman bir hafta içinde iki kez görüşme izninin verilmediğini söylemek gerekiyor. Ancak stratejik mesaj için Öcalan'a bu görüşme verildi.

 

 

 

Türk Ordusu Ateşkese Karşı mı?

 

 

Türk ordusu neden ateşkesi kabul etmediğini ve silahların  tamamı teslim edilene kadar mücadeleyi sürdüreceğini ilan etti. Bu konuda bazı sorular akla geliyor. Örneğin: Öcalan'ın ateşkes ilan edememesi için 27 Eylül 2006 tarihli görüşme izni önlenemez miydi? Yoksa Türk ordusu, ABD'nin dikte ettiği programlar çerçevesinde bu görüşme iznini vermek zorunda mıydı? Bazı  yorumculara göre ordu, bu pazarlıkta daha fazlasını elde etmek için ateşkesi kabul etmediğini söylüyor. Bazılarına göre de ordu, şunu söyleyecektir: "Bu süreç içinde Öcalan'ı himaye etmemizin nedeni, iki kanadın hakim olduğu PKK'da Öcalan kanadının zayıflamasını istemememizdir. Biz PKK'nın Öcalan  çizgisinde kalmasını ve Öcalan'ın da bizim programlarımız çerçevesinde hareket etmesini istiyoruz."

 

 

 

Bu sorular uzayıp gidiyor. Ordunun rolü açısından yorum yapanlar şu soruyu soruyor: 2004 tarihinde Öcalan'ın beş yıllık ateşkese son vermesi, PKK'nın yeni bir silahlı mücadele safhasına girmesi ve bu iki yıl zarfında yüzlerce askerin öldürülmesinden ordunun kazancı neydi? Şu ana kadar terörle mücadele için ayrılan bütçe, 150 milyar dolardan fazla değil mi? Yoksa ordunun ülkede efendiliğini sürdürmesi için PKK'nın varlığı gerekli miydi? Bir takım yorumculara göre ordu, ateşkese karşı değil sadece ABD'nin bölgede başlattığı süreçte kendi efendiliğinin göz önünde bulundurulmasını garanti altına almak istiyor. Türkiye'nin AB Uyum Yasaları çerçevesinde ordunun iç politika alanındaki rolünün azaldığını biliyoruz. Atatürkçülüğün en büyük kalesi olan ordu, Atatürk'ün amaçlarından birinin AB'ye üyelik yönünde ülkenin modernleşmesi ve Batılılaşması olmasına rağmen, ülke içi politikadaki belirleyici rolü ve nüfuzunun azalmasından rahatsız.

 

 

 

Türkiye'nin AB'ye katılarak, Orta Doğu'ya ait İslami bir ülke konumundan çıkıp laik ve Avrupai bir ülkeye  dönüşmesi ordunun tercihi gibi görünüyor. Ancak AB'nin  demokratikleşme ve sivilleşme değerleri orduyu, asıl müttefiki olan ABD'ye daha fazla yaklaştırıyor. Çünkü ABD, ne Türkiye'nin iç politika konularında ne de bölgedeki  stratejik konularda, Türkiye'den AB kadar isteklerde bulunuyor. ABD, AB gibi, sivilleşme ve demokratikleşmeyi Türkiye'ye dayatmadan stratejik ve güvenlik çıkarları  doğrultusunda kendi politikalarına öncelik veriyor. Dolayısıyla Batılılaşma ve sekülarizm alanında ordunun  liderlik rolünden memnundur.

 

 

 

ABD'nin Kuzey Irak ve Kürt sorunu hakkındaki stratejisinde Türk ordusunun kolaylaştırıcı rolü, onun orduyu himaye etmesine  neden oluyor. Emekli General Suat İlhan, "AB'ye Neden Hayır" adlı kitabında, "AB'nin istekleri yerine getirilirse Türkiye'nin PKK ve radikal İslamcıların faaliyet alanı haline geleceğini yazıyor. AB, mütekabiliyet esasına dayanarak hareket etmiyor sadece istiyor. Türkiye'nin içinde bulunduğu coğrafya istikrarsızdır. Türkiye'nin jeopolitik çıkarları Ankara'nın siyasi bakımdan herhangi bir şey dayatmayan ABD ve İsrail ile paralel hareket etmesini gerektiriyor" şeklinde yazıyor. Türkiye'de bölgenin jeopolitiği hakkında yapılan yorumlar çerçevesinde, ordunun ateşkese karşı çıkmasının, ABD'nin planları dahilinde olduğu söylenebilir. Böylece yaramaz  çocuğu yani PKK'dan en fazla çıkarı sağlayabilecek ve ABD'nin çıkarları yönünde yeni bir görev alması için PKK'yı yalvartabilecektir. Şimdi ordunun İmralı'dan çıkacak sonraki mesajının ne olacağını görmek için bekleyeceğiz. (İran'ın Baztab adlı haber portalı - 26 Ekim 2006-Saaf)

 

 

 

Yazar, Öcalan'ın avukatları aracılığıyla 27 Ekim'de verdiği mesajı ateşkes sonrası verilmiş yeni bir mesaj diye değerlendirerek yeni bir yazı kaleme aldı. Yeni yazısı şöyle:

 

 

PKK komuta merkezinin ateşkes sonrası mesajı

 

 

Hepimiz, PKK'nın İmralı'daki komuta merkezinden göndereceği bir sonraki mesajın ne olacağını bekliyorduk. Böylece ülkedeki muhtelif kesimlere verilen bir aylık süre sonunda konuyu analiz edebilecektik. 27.10.2006 tarihinde PKK komutanlığına avukatlarıyla görüşme yapması ve bir sonraki mesajını iletmesi için izin verildi.

 

 

 

Abdullah Öcalan, (ordunun) asıl mesajını anlayabilmemiz için ateşkesle ilgili olarak şu üç noktayı vurguluyor. Öcalan'ın mesajını aşağıya alıntılıyoruz.

 

 

 

1- "Operasyonlarla imha amaçlı üzerlerine giderlerse, doğal olarak savunma hakkı doğar.

 

 

2- Eğer bu şans da kullanılamazsa, zaten her şeyin bir sınırı vardır, ben ancak beş-altı ay bu ateşkes üzerinde etkili olabilirim. Ondan sonra etkili olmak istesem de olamam. Çünkü bu süreç de değerlendirilmezse ne PKK beni dinler artık, ne de ben bir şey yapabilirim. Bu son şanstır. Önümüzdeki Mayıs'a kadar, çözüme yönelik adım atılması gerekir. Eğer çözüm için adım atılmazsa önümüzdeki altı aylık sürenin sonunda süreç değişecektir.

 

 

 

3- Onlarca Belediye kazansan da on-on beş milletvekili meclise koyarsan neye yarar, bir şey değiştirmedikten sonra. Çünkü senin kimliğin tanınmadığı müddetçe belediye başkanı, milletvekili olmak çok önemli değil.

 

 

 

Birinci madde, militanlarla ilgilidir. O, kendilerini savunabilirler diye emir buyuruyor! Halbuki ordu da PKK güçlerini temizlemek için ülke içindeki operasyonlarını sürdürüyor. PKK'nın verdiği rakamlara göre geçen bir ay içinde (yani ateşkesin ilan edildiği Ekim başlarından itibaren) PKK'dan 8, Türk ordusundan da 12 kişi ölmüş.

 

 

 

İkinci maddede, devlete verilen süre belirleniyor. Yani kışın son ayına kadar PKK'nın istekleri doğrultusunda adım atılmazsa tıpkı geçmiş yıllarda olduğu gibi, saldırılar tekrar başlayacaktır. Bu mesaj, "PKK'nın ateşkesi taktik gereğidir, bu şekilde kışın güçlerini yenilemekte ve yazın silahlı saldırılarını tekrar başlatmak için hazırlık yapmaktadırlar" diyenlerin görüşünü teyit eder niteliktedir.

 

 

Üçüncü mesaj ise PKK'nın Türkiye içinde Demokratik Toplum Partisi (DTP) adıyla faaliyet gösteren siyasi kadrolarına yöneliktir. Bu mesaj, kimliğin tanınmasının en önemli mesele olduğunu ve bu yönde hareket edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu mesajlar, bu mülakatı verenlerin ulaşmak istedikleri hangi hedefleri göstermektedir?

 

 

 

Genel bir bakışla bu üç mesajı şöyle değerlendirebiliriz:

 

 

-Meşru savunma: Yani savaş ortamını sıcak tutma.

 

 

-Ateşkes süresi: Yani hükümete baskı.

 

 

-Kimliğin tanınması: Yani Kürt meselesinin resmen tanınması.

 

 

Bir cümleyle: Yani eğer ben istersem başkalarının PKK ile hesaplaşmasına izin vermem. (Sonuç itibariyle şu sonuca varılabilir: Ordu, meselenin asli muhatabı benim ve her şey benim kontrolüm altındadır.)

 

 

 

Genel itibariyle bu mesajın daha çok hükümete yönelik olduğu söylenebilir. Meselenin sivil yollarla halledilmesi doğrultusunda çözülmesini isteyen ABD ve AB baskıları altındaki hükümetin, orta vadede bazı demokratik haklar tanıması ve bazı gerekli yasal değişiklikleri yapması mümkündür. Hükümet bu yönde adımlar atılması durumunda şiddetin büyük ölçüde azalacağını iddia etmektedir. Öte yandan da bu adımların sayesinde 2007 seçimlerine kadar ülkede çatışmadan uzak ve sakin bir ortam oluşacağına inanmaktadır.

 

 

 

Fakat askeri kesimin, ABD ve AB'nin Kürt meselesiyle ilgili son dönemlerdeki politikalarından razı olmadığı gözüküyor. Bununla birlikte askerler, ABD'ye karşı açıkça tavır almıyor; ama AB taleplerine karşı duydukları rahatsızlıkları dile getiriyorlar. Askerler, 8 Kasım'da yayınlanacak İlerleme Raporunda ordunun siyasetteki rolünün eleştirileceğine inanmaktadırlar. Bundan dolayı da AB'ye karşı çok daha sert bir tutum takınıyorlar. Bu çerçevede, ordu ile hükümet arasındaki gerginlik yükselecek gibi gözükmektedir.

 

 Sonuç olarak ordu, iç ve uluslararası kamuoyu nezdinde kendine PKK sorununu halledebilecek makbul bir sima oluşturmak istemektedir. Bu çerçevede de örgütün silah bırakmasını ve Silahlı Kuvvetlere teslim olmasını istemektedir. Bunun gerçekleşmesi durumunda ordunun kamuoyu nezdindeki konumu güçlenecektir. Bu oyunu ordunun kazanması ve Erdoğan hükümetinin kaybetmesi durumunda onlar da ABD çizgisine girmeye mecbur olacak ve Kürtlere yaklaşma yönünde pratik adımlar atacaktır. Çünkü ABD'nin yeni Ortadoğu stratejisinde Türk ve Kürt ittifakı bir zarurettir ve bunlar ABD'nin bölgedeki en güvenilir müttefiklerindendir. (İran'ın Baztab adlı haber portalı-Alptekin Dursunoğlu, Saaf)

Apo Astsubay nezaretinde nasil Suriyeye gecebiliyor? http://www.kuvvaimilliye.net/news_detail.php?id=9315

APO'nun sırları
12 Eylül 1980"de PKK bütün liderleri ile ele geçirilirken Abdullah Öcalan bir süre Tunceli kırsalında barındıktan sonra Suriye"ye bir astsubay nezaretinde nasıl geçebildi?
03 Ocak 2007 Çarşamba 15:51
İşte Apo'nun esrarengiz ilişkileri...

12 Eylül 1980"de PKK bütün liderleri ile ele geçirilirken Abdullah Öcalan bir süre Tunceli kırsalında barındıktan sonra Suriye"ye bir astsubay nezaretinde nasıl geçebildi?


ASLINDA o İmralı"da sırları ile oturuyor!.. Yargılanması sonucu kamuoyu hakkında hiçbir şekilde bilgi sahibi olmadı... Yakalanması sonrası güvenlik birimlerinde yapılan sorgularında elbette birçok ilişkisi (Türkiye"deki Avrupa"daki, ABD"deki ilişkileri başta olmak üzere...) deşifre edildi ama bunlar açıklanmadı...

Şimdi, öyle bir havası var ki; sanki kendisi ile bazı pazarlıklar yapıldığı izlenimi yayıyor!..
Hatırlanacaktır, Celal Talabani, Ankara"nın kendisinden PKK ile ateşkes konusunda aracı olmasını istediğini ileri sürmüştü!..

Ankara suskun kalmıştı...

Talabani"nin açıklamaları ile eş zamanlı biçimde Abdullah Öcalan da “ateşkes”ten bahsetmişti!..

O günlerde Mehmet Ağar da şu iddiada bulunuyordu: “Cumhurbaşkanlığı seçimine ve sonrasında genel seçimlere kadar PKK"nın rahatsız edici olmaması için Talabani"nin aracılığına başvuruldu.”

Ağar"ın açıklamaları kelime kelimesine böyle olmasa da bu mealde idi...
Apo"nun sözlerine bakalım...

Sanki kendisi ile yapılmış bir ateşkes süreci varmış gibi konuşuyor... Güvenlik operasyonlarını eleştiriyor...

“Bu sürecin bir oyun olduğu anlaşılırsa, o zaman ben de devre dışına çıkar ve...” diye devam ediyor... Dikkat edilirse bir “O zaman ben de devre dışına çıkarım” diye vurgu yapıyor... Bu “devreye girme” meselesi nedir?..

İmralı"dan yaydığı mesajlarla mektup mu yazıyor?..

“Cumhurbaşkanlığı seçimi karşılığında bu süreci bir pazarlık aracı olarak kullanabilir.”
Bu sözlerinde, Mehmet Ağar"ın öne sürdüğü “Mayıs"a kadar bekle” teklifini doğrulayacak bir örtüşme vardır denilebilir mi?..

İmralı"da eşine benzerine rastlanılmamış bir “mahkûm” gelecek planları yaparak ve Ankara üzerinde öncelikli konular arasında bulunarak Türkiye"yi gözlüyor...

O bir önemli kara kutudur...

Ankara ve İstanbul"daki ögrencilik yıllarından beri derin ilişkilerin içerisindedir... Çok net biliniyor ki, o yıllarından başlayarak derin ilişkilerinin izini süren değerli araştırmacı Uğur Mumcu bir suikaste kurban gitmiştir...

ESRARENGİZ İLİŞKİLER AĞI

Tuhaf değil mi; 12 Eylül 1980"de PKK bütün liderleri ile ele geçirilirken Abdullah Öcalan bir süre Tunceli kırsalında barındıktan sonra Suriye"ye bir astsubay nezaretinde nasıl geçebildi... Bir kaçak olarak nasıl Bekaa"ya konuşlandı, teşkilatını yeniden kurabildi. CIA denetimindeki terör kamplarında karargah sahibi oldu. Libya, Arap Yarımadası ve Almanya"da geçeci ve kaçak işçi durumundaki Doğulu gençleri nasıl devşirebilip Bekaa"ya yeni PKK militanları olarak taşıdı, hangi gizli servislerden yardım aldı?..

1984"te başlattığı eylemlerini Türkiye"nin dağlarına taşırken, mayınları, rpg roketleri, üst baş yiyecek giyecekleri nasıl sağladı?.. Siyaseten örgütlenmesine neden yol verildi?
Kış şartlarında ABD helikopterlerinin militanlarına yiyecek giyecek silah taşımasına neden kayıtsız kalındı?..

Suriye"deki karargâhından, Avrupa kentlerinde kurdurduğu televizyonunun canlı yayınında bir keresinde, Ankara"dan bir siyasi parti liderinden haber aldığını, bu haberde kendisine karşı operasyon yapılacağını, kaçıp kendisini kurtarmasını istendiğini bile söyledi... Hâlâ bu olayın içyüzü kamu oyundan saklanmaktadır... Apo"ya “Seni yakalayacaklar kaç kendini kurtar” diye haber gönderen siyasi parti liderinin kimliği saklanmaktadır!..

PKK"nın kaçakçılık sonucu sağladığı büyük sermaye hâlâ Türkiye"nin para piyasalarında büyük faiz ortamında da kullanılıyor, bu kara para devletin faiz politikası ile kat ve kat arttı... PKK"nın kara parası Abdullah Öcalan"ın direk kontrol ettiği atadığı kişilerce yasal şirketler şeklinde piyasaları kontrol ediyor... Apo"nun adamlarının bu rahat hareketlerinde siyasetten ve bürokrasiden işbirlikleri sağladıkları belirlenemedi mi?..

Sermaye piyasasındaki uzantıları... Mafya yapısı... Para ile desteklediği kalem erbabı!..
Toplumu manüple, kontrol eden eğlence dünyasındaki örgütlenmesi...
Siyasi beslemelerini nasıl organize ettiği... Şirketler, dernekler, sivil örgütleri, üniversitedeki uzantıları...

1993-94 yılındaki bir demecinde şöyle demiştir: “İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya bizim... Varoşlardan girdik... Bu kazanımlar kolay olmadı... Artık bizi sadece kendi örgütümüze katılanlar değil her kesimden sermayeden destek vardır.”

Bu açıklamasının yayınlandığı gazetesinde yan sayfasında da bir köşe yazısında Türkiye"nin büyük sermaye ailelerinden bir mensubuna övgüler düzülüyordu...
İmralı"da bir “dokunulmaz” oturuyor!..

 

 

ANA SAYFA