DEDELER "AKP SUNNILIGIN ODAK NOKTASYISA CHP DE KIZILBASLIGIN ODAK NOKTASI"

Hakkı DEDELER'den tarihi beyanat:

Ne dediysem, ne yazdıysam o!..

Hakkı DEDELER BÜYÜK TURAN PARTİSİ’Nİ KURMA ÇALIŞMALARINA ARA VERDİ

Parti resmi sitesi donduruldu

Bir ülkede demokrasi yoksa, partiler de olmaz!Parti kurup, yer üstü siyaset yapma devri bir kez daha yok edilmiştir.

AKP’nin kapatılma talebiyle; Egemenliğin TBMM’nin elinde olmadığı bir kez daha kamuoyuna izah edilmiştir.  

Baykal’ı Cumhurbaşkanı, Perinçek’i de başbakan yapın olsun – bitsin

Türkiye’de egemenlik kayıtsız ve şartsız Milletimizin yani TBMM’nin elinde değilse; halkın hiçbir söz hakkı da olamaz.. Halka rağmen rejim ve halka rağmen devlet esir edilen ve müstemlekeyle idare edilen ülkelerde olur..

MHP’nin yaptığı açıklama Türk Milliyetçilerini utandırmıştır..

CHP Kızılbaşlığın odak noktası haline gelmiştir. Neden kapatma davası açmazlar?

DTP, PKK’nın odak noktası haline gelmiştir. Neden kapatamazlar?

AKP hakkında kapatma davası açılmasını değerlendiren,  Büyük Turan Partisi Kurucu Genel Başkanı Hakkı DEDELER; “5 yıldır ne yazdıysam, ne konuştuysam aynen gerçekleşmiştir. ‘AKP ve MHP Müslüman Necip Türk Milleti’ni kandırmak istiyor’ dedim ve işte oldu” dedi.

Kendisiyle konuştuğumuz Hakkı DEDELER şunları söyledi: “Kadife bir halk devrimi yapılamazsa, Vaka-i Hayriye tipi bir vak’a gerçekleştirilemezse;  türban, Kur’an Kursu, İmam – Hatip okulları, İlahiyat fakülteleri gibi konuları gündeme getirmek, tartışmak ve hatta kanun çıkarmak – anayasayı değiştirmek abesle iştigal olur. İnönü’den sonra Türkiye Kızılbaşlığın odak noktası haline gelen CHP’nin işgali altındadır. Bu kadroları söküp atmak mümkün değilken, Gazi Paşamızın kurduğu Cumhuriyetimizin koruyup kollamamız gereken kurumlarımızdaki Marksist ve Materyalist 68 kuşağı temizlenmeden atacağınız her adım bu ülkeye ve bu necip Millete hizmet yerine, husumet getirir.

BÜYÜK TURAN PARTİSİ'Nİ KURMA ÇALIŞMALARINA ARA VERİLMESİYLE İLGİLİ GENİŞ AÇIKLAMA DEDELER TARAFINDAN BİLAHARE YAPILACAKTIR..

www.asilkan.org dan alinmistir.

DEDELER'DEN SOK ANI YAZI!
http://www.asilkan.org/sabit/yazar20/112.htm

***Bana göre Türkiye’de 2.5 milyon Alevilik adı altına alınmış Kızılbaş, Tahtacı, Bektaşi, Abdal vb var. Baykal’a göre; 15 milyon, İzzettin Doğan’a göre de 25 milyon. Bir tane olsa da, 70 milyon olsa da fark etmez benim için. Kalemimi kırıp paylaştığım, ekmeğimizin birini verip yüzünü güldürdüğüm Abdal Feyyaz’ı ve Abdal karısı anasını hala sevgiyle hatırlıyorum. Ama; Yazdığı kitabında; Şeyhülislam Ebu Suud Efendi’nin; “Kızılbaşların katli vaciptir” dediğini iddia eden ve Ebu Suud Efendi’nin intikamını biz torunlarından çıkarmaya çalışan Vural Savaş gibi, Çevik Bir gibilerini Allah’a havale etmeyi de bir insanlık borcu sayıyorum. Bu ülke insanının  birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde inançlara zulüm etmeyi rejim sayanları Allah’a havale ediyorum. Hürmetlerimle. Dünya arama motorlarına tırnak içine almadan hakkı dedeler yazın ve mucize sevgiyi görün. Utanmak duygusu olanlara ithaf olunur…

Gerek Almanya ve Fransa’da  çalıştığım büyük gazetelerde ve dergilerde yayınlanan yazılarımda, gerekse; ülkemizde Ülkü Ocakları Genel Merkezi sitesinde, www.ülkücü.org.vr internet sitesinde ve kendi Bozkurt sitelerimde bu güne kadar  ne yazmışsam, toplantı ve kurultaylarda ne konuşmuşsam hepsi gerçekleşmiştir.

Başta Vatan topraklarımızın yabancılara satılması, Hacc ve Umre ticaretinde TÜRSAB eliyle 5 milyar dolarlık hırsızlık yapılması, ülke kaynaklarının yabancılara peşkeş çekilmesi, AKP’nin Siyonist bebek katili İsrail’e sınırsız destek vermesi, son 15 yılda ülkemize 7.5 milyon Ermeni, Kürt ve Yahudi’nin alınarak kendilerine TC kimliği verilmesi, Köksal Toptan’ın Süleyman DEMİREL’in casusu olarak TBMM başkanlığına seçilmesi ilk kez Türkiye basınında benim ele alarak ispatlanan dosyalarımdır.

Bu güne kadar araştırmacı Gazeteci ve Yazar olarak güncel magazinel hiçbir konuda yazı yazmadım. Değişik mahreçler kullanarak Türkiye’de en çok makale yazan gazeteci de benim. Tüm yazılarımı okuyan okuyucularım bilirler ki; her yazımı yenilikler katarak zenginleştirip, ısıtıp tekrar yazan birisiyim. Yazılarımın toplamını okuyanlar Müslüman Necip Türk Milleti’nin  sadece ülkemizde değil, tüm dünya coğrafyasında esir – müstemleke bir hayat sürdüğünü sebepleriyle ispatlayan da benim. Bunları övünmek için yazmıyorum. Ama, Necip Milletimizi yalan ve suni gündemlerle avutan sözde duayenler karşısında nasıl bir başarı elde ettiğimi de okuyucularımdan gelen tepkilerden anlamaktayım.

GELELİM BU GÜNÜMÜZE

Bebek katili Abdullah ÖCALAN’ı  40 bin vatan evladını öldürmekten sanık olarak 40 bin ayrı dosya ile yargılayıp, 40 bin ayrı idam cezası verilmesi için mütaala hazırlaması gereken Eski Başsavcı Vural SAVAŞ, güdümlü olarak bir tek dava açıp, bir tek ceza verilmesiyle yetinerek, zihniyetini ve güdümlülüğünü ispat etmişti. Aynı Vural SAVAŞ, “Türkiye Cumhuriyeti Çökerken” adlı kitabı yayınlamıştı. Emekli General Çevik BİR ve diğer Kızılbaş generaller 28 Şubat gizli darbesini yapmışlardı. Örnekler o kadar çok ki; saymakla bitmez. Ama ben başka bir açıdan bakacağım konuya;

Bugün Gazi Paşamızın kurduğu 84 yıllık Cumhuriyetimizin kazanımı olan kurum ve kuruluşlarımız Kızılbaş ve Kürt asıllı İnönü zihniyetinin odak noktası haline gelmiştir. Ülkemiz evlatları arasında başka general, savcı ve hakim yokmuş gibi, atamalarla solcu ve Materyalist kişiler bu kurumlara İnönü zamanında getirilmiş ve daha bu günden emekli olacak olanın yerine 25 sene sonra hangi generalin, hakimin ve savcının getirileceği bilinir hale gelmiştir. Bu bir CHP işgalidir. Müslüman Necip Türk Milleti’nin inançları CHP’nin inisiyatifine terk edilmiştir. Necip Milletimiz CHP’nin istediği ölçüde demokrasi nimetlerinden yararlanmaktadır. CHP istediği zaman darbe veya muhtıra  gelmektedir.

Ben kendimden örnekler vereyim;

6 yaşındaydım. Seydişehir’de Eski Hükümet caddesi üzerinde evi olan Kavaklılı Hoca namıyla anılan bir Hoca efendiye baban beni namazlığımı öğrenebilmem için göndermişti. 20-25 arkadaşımla ders görüyorduk. 1962 yılında, Menderes Rahmetli ve diğer demokrasi şehidi arkadaşları yeni idam edilmişlerdi. Caddenin bir ucunda; CHP’lilerin çocukları “Ya ya ya, şa şa şa; Türk Ordusu çok yaşa diye bağırıyorlardı. Ben de onlara katılmıştım. Önüme gelen babam çok sert bir tokat vurarak beni sürükleye, sürükleye eve götürmüştü. Daha sonra bana anlayamayacağım bir dille tokadın sebebini anlattıysa da benim tek anlyabildiğim o yaşta; suratımda patlayan tokadın sızısıydı. Ertesi gün Hoca efendide derse başlayacaktık. Hoca efendi her birimizi Jandarmalara karşı yarım saat arayla kapıya nöbetçi dikiyordu. Jandarmalar makaslama tabir edilen şekilde ikişerli olarak evin önünden geçiyorlardı. Tam evin önüne geldikleri zaman biz hoca efendiye; “Jandarmalar geliyor” diye bağırırdık. Hoca efendi de  Kur’an-ı Kerim’i saklıyordu.  6 yaşındaki bir çocuğun kendi ülkesinin sünnetsiz, peturust, Türkçe bile bilmeyen meymenetsiz jandarmasına  duyduğu nefreti bir göz önüne getiriniz.

İlk okul birinci sınıfta Feyyaz adında bir sıra arkadaşım vardı. Seydişehir’de 200-250 kişinin yaşadığı bir ‘Abdallar Mahallesi’ vardı. Feyyaz’da bir Abdal çocuğuydu. Abdal kadınları sabahları erken kalkar, boyunlarına bezden bir torba takarak; ev ev Seydişehir’i dolaşırlar ve ekmek deşirirlerdi. O zamanlarda, herkes ekmeğini kendisi yapar, yufka açardı. Ama biz çarşı ekmeği adı verilen fırın ekmeği yerdik. Bir gün bakkaldan 4 adet sıcak fırın ekmeği aldım. Eve girerken Abdal karısı ‘Allah rızası için isteyince ben de ekmeğin birisini verdim. Biz de pek zengin birisi değildik. Ama annem merhum ve babam bana kızmamışlardı. Hatta babam ‘Bırak gariplerin kursağına bugün sıcak bir ekmek girsin’ demiş ve başımı okşamıştı. Okula giderken babamla birlikte kırtasiyeciye uğradık. Bana Faber marka yeni çıkan ‘Faber Balıklı’ kurşun kaleminden alıverdi. Baya pahalıydı. Ama o kalem o kadar güzeldi ki; anlatamam. Derse başladık. Öğretmen yanımıza geldi. Feyyaz’ın kalemi yoktu. Öğretmenimiz kalemi olmadığı için Feyyaz’a çok şiddetli bir tokat vurdu. Ben hemen yeni balıklı kalemimi ortadan kırarak Feyyaz’a verdim. Akşam olunca babam yarım kalemimi görünce çok kızdı. Ben de kendisine olanları anlattım. Yine başımı okşadı. Şimdi o Feyyazlar büyüdüler TSK’lerinde General, Yargıtay’da, Sayıştay’da, Danıştay’da, Anayasa Mahkemesinde hakim ve savcı oldular. Milli mutabakat şöyle dursun; benim ve Necip Milletimin tüm değerlerine Atatürkçülük adına, Laiklik adına, Cumhuriyet ilkeleri adına yasaklar koyuyorlar.

İlk okula başlamıştık. Gavur ali lakaplı bir İlköğretim müfettişi vardı. Halen hayatta ve İzmir’de diyaliz makinesine bağlı olarak yaşam mücadelesi vermektedir. Kerim Efe adlı bir öğretmene düşmüştüm. Bu alçak hemen hemen her derste Allah’ın olmadığından bahseder, bizi aşılamaya çalışırdı. Bu ikili çok sıkı fıkıydı. Yine Gavur Ali lakağlı Köy Enstitüleri kurucularından Ali Yılmaz kitabında da bir vakayı saklamadan şöyle nakleder: “Vergi borcundan 2 bin Seydişehir erkeği Toros’larda çalışma cezasına çarptırılmış, evlerinden aynı Kürt Jandarmalar tarafından alınarak götürülmüşlerdi. Cuma günü Cuma saatinden önce halk namazı Seyyid-i Harun Veli Hazretleri’nin Camiinde eda etmek istediklerini jandarmalara anlatmışlardı Bunun üzerine jandarmalar Allah’sızca masum halkı dipçikle dövmeye başlamışlardı. Halk Jandarmaların elinden silahlarını alarak linç girişiminde bulunmuş, bunun üzerine vali yetkisiyle görevlendirilen Gavur Ali araya girerek kızgın halka; ‘Yahu sakin olun!.. Cuma namazı her yerde kılınır. Gelin şurada cemaat olalım ve kılalım’ diyerek kendisi de abdestiz olarak namaza durmuş ve hayatında takiyyeylede olsa ilk kez alnı secdeye değmişti”

Daha sonra İzmir’e yerleştik. Yarımada adı verilen Urla, Çeşme, Seferihisar ve Karaburun bölgesinde 14 yaşımda TRT ve diğer gazetelerde taşra muhabirliği yapmaya başlamıştım. Tercüman Gazetesi’nin haber servisinin sevilen bir muhabiriydim. Urla bölgesinde dolaşırken tarihi camilerimizin yürekler acısı haline şahit olmuştum. Güzelim Osmanlı camilerine zincir vurulmuş, zinciri kırak Kızılbaşlar camiyi ahır haline getirmişlerdi. Binlerce yıllık tarihi halıların üzerinde keçiler ve koyunlar yayılıyordu. Çiniler tezekten görünmüyordu. Konuyu fotoğraflarıyla merhum Ege bölge temsilcimiz Muammer Övünç Bey’e götürdüm. Tam sayfa Tercüman gazetesinde yayınlanınca, Kızılbaş Vakıflar Bölge Müdürü camileri temizleterek tekrar zincire vurdurmuştu.

Daha sonra Urla Müftüsü M. Ali Bey’in ısrarlarıyla Cami Yaptırma ve Yaşatma derneğine üye seçildim. Yaşım tutmadığı için başkan yardımcılığı görevini bana verdiler. Başkanımız Allah Rahmet eylesin; 12 Eylülün 4 konsey üyesinden birisi olan Sayın Sedat Celasun Paşa’nın Ağabeyi Hasan Celasun idi. Urla’yı dolaşırken yine dikkatimi çekti, Bademler Köyü’nde bir tek cami yoktu. Türkiye’nin en modern köyü- kasabası olan Bademler’de cami yoktu. Ama; tiyatro ve kooperatifler vardı. Henüz 17 yaşımdaydım. O zamanlar ‘Alevilik’ diye bir terim bile yoktu. 68 kuşağı adını verdiğimiz Köy Enstitülerinin zakkum çiçekleri Kızılbaş, Tahtacı, Bektaşi, Abdal vb toplulukları bir arada değerlendirip, aslında her biri birbirine zıt kutupları tek adla değerlendirip; ‘Alevi’ adını takmışlar, Yunus Emre Hazretleri, Mevlana Hazretleri gibi şahsiyetlerle bir kültür oluşturma çabalarına girişmişlerdi.  Ben elbette bunların hiç birisini bilmiyordum. Bademler’de Kızılbaşların yaşadığını da bilmiyordum. Cami Yaptırma ve Yaşatma Dernek Başkan Yardımcısı olarak konuyu Hasan Celasun Merhum’a anlattım. Birlikte yeni gelen Urla Müftüsü M. Ali Bey’in yanına gittik. Müftü bey çok memnun oldular. Sağ görüşlü olduğunu bildiğim ve beni çok seven Süleyman isminde bir kaymakamımız vardı. Randevu alıp; Müftüyle birlikte kaymakam beyin yanına gittik. Hafta sonu Cumartesi günü Bademler Köyü’ne birlikte gidecek, muhtarla görüşecek, cami için yer temin edecektik. Her şey güzeldi. Ben İzmir’deki tüm gazeteci arkadaşlarımı davet ettim. Tüm gazeteciler Cumartesi Bademler Köyü’nde olacaklardı. Seferihisar yolundan Bademler Köyü’ne önde Kaymakamlığın, onun arkasında Müftülüğün, İlköğretim Müdürlüğünün araçları arkalarında da basın ve TRT’nin araçları döndü. Bademler halkı, patika toprak yolun iki tarafını da çoluk – çocuk doldurmuşlardı. Ben ve heyettekiler bizi karşılamaya geldiklerini düşünerek neşe içerisinde ilerliyorduk. Kaymakamlığın ve müftülüğün araçları kalabalık arasından geçerken yolun iki tarafını da tutan kalabalık, araçları eteklerine doldurdukları taşlarla taş yağmuruna tutmaya başlayınca bizim şoförümüz tarlalara dalarak geri dönmeyi başardı. Diğer araçlarda  sağlam cam kalmamıştı. Ben daha sonra öğrendim ki; Bademler bir Kızılbaş köyüdür. Osmanlı bu köye 40’dan fazla cami yapmış ama köylüler camileri sökerek evlerine taşlarla bahçe duvarı yapmışlardı. Kaymakam Süleyman bey bu ziyaret için  muhtarın haberdar edilmesi için İlköğretim Müdürü Ali bey’i görevlendirmişti. Meğerse Ali Bey’de o köydenmiş. Köylüleri organize eden de O imiş.

Bana göre Türkiye’de 2.5 milyon Alevilik adı altına alınmış Kızılbaş, Tahtacı, Bektaşi, Abdal vb var. Baykal’a göre; 15 milyon, İzzettin Doğan’a göre de 25 milyon. Bir tane olsa da, 70 milyon olsa da fark etmez benim için. Kalemimi kırıp paylaştığım, ekmeğimizin birini verip yüzünü güldürdüğüm Abdal Feyyaz’ı ve Abdal karısı anasını hala sevgiyle hatırlıyorum. Ama; Yazdığı kitabında; Şeyhülislam Ebu Suud Efendi’nin; “Kızılbaşların katli vaciptir” dediğini iddia eden ve Ebu Suud Efendi’nin intikamını biz torunlarından çıkarmaya çalışan Vural Savaş gibi, Çevik Bir gibilerini Allah’a havale etmeyi de bir insanlık borcu sayıyorum. Bu ülke insanının  birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde inançlara zulüm etmeyi rejim sayanları Allah’a havale ediyorum. Hürmetlerimle. Dünya arama motorlarına tırnak içine almadan hakkı dedeler yazın ve mucize sevgiyi görün. Utanmak duygusu olanlara ithaf olunur…

Not: Gelecek yazım Büyük Turan Parti’sini kurmayı neden dondurduğumla ilgili olacaktır. Şen ve esen kalın.

 http://www.asilkan.org/sabit/50/13.htm 

Dinimizin vecibelerini tam olarak yerine getiren kadınlara ‘Mümine kadın’ adı verilir. Mümine kadınların giyinmeleri ve genel davranış biçimleri de Ayetlerle, hadislerle ve gelenekler – göreneklerle dünden bu güne bir çizgiye oturmuştur. Dinin uyulmasını istediği kurallar vardır. Bu kurallara göre; Müslüman bir kadının, reşit olmasını müteakiben örtünmesi, dişiliğini teşhir etmemesi, saçının bir tek telini ve saçının yoğunluğunu dahi göstermemesi gerekir. Eğer Müslüman bir ülkede dine yasak getirilmiyorsa, inananlara müstemleke güçleri zulüm etmiyorsa, o ülkenin fertleri özgürce dini vecibelerini yerine getirirler.

Gerek İslamiyet öncesi ve gerekse İslamiyet’in gelmesiyle Müslüman Türk kadınları da giyim ve kuşan konusunda Allah’ın emirlerini; Ayetler, Hadisler, gelenek ve görenekler açısından  mükemmel bir şekilde yerine getirmişlerdir.

İşgal ve esir edilen Osmanlı coğrafyasına diğer ülkelerde olduğu gibi yasaklar getiren müstemleke güçleri, idareyi yöneten kuklaları vasıtasıyla dini yasaklar getirmişlerdir. Bu yasaklar ülkemizde İsmet İnönü ile başlamış ve artarak bu güne gelinmiştir. Bu gün hala, Suriye, Mısır, Lübnan, Balkanlar ve hatta Suriye ve Azerbaycan’da camiler zincire vurulmuş durumdadır. Dinini öğrenmesine ve uygulamasına tüm Türk coğrafyasında yasak getirilmiştir.

İslam coğrafyasında en büyük güç Türklerdir. Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra; ahlak ve faziletlerinin yanı sıra giyim ve kuşamlarıyla da diğer toplumlara örnek olmuşlardır. İslam coğrafyasında yaşayan Araplar, Acemler, ve Müslüman olan diğer kavimler her zaman Türklerin şeref ve iffetlerinden feyiz almışlardır. Buna karşılık; yerel bazı sapmalar hariç, Müslüman Necip Türk Milletinin kadın ve erkekleri atalarımız Oğuzlardan bu yana kılık ve kıyafetlerinde hiçbir zaman sapmaya lüzum görmemişlerdir. Bu gün bile hala Müslümanlığı kabul etmeyen Hıristiyan Gagavuz kadınları Türk gelenek ve görenekleri gereğince teşhirci, asri kıyafetleri değil, kapalı, iffetli ve başı kapalı kıyafetleri giymektedirler.  1960’dan sonra ‘Alevi’ diye isim değiştiren Kızılbaş topluluklarında da kadınların  başları örtülü ve Türk kadınının iffetini temsil eden teşhircilikten uzak bir konumdadır.

Türban, Kara çarşaf, burka, kep ipeksi lame örtüler, peruk ve abiye kıyafetler Arapların, Acemlerin, Kürtlerin, Hıristiyan ve Yahudilerin inanca göre kıyafetleridir. Parlaklığıyla, renk ahenkliğiyle vücut hatlarını teşhir eden  hiçbir kıyafeti Müslüman Türk kadınları tercih etmemişlerdir.

Bütün bunlara rağmen,  kanlı 1960 İhtilali ile birlikte, İsmet İnönü’nün emriyle Jandarmalar evleri basarak Türk kadınının başından fesi ve üçetek adı verilen folklörük büyük değeri olan giysileri yasak etmişlerdir. İnönü gücünü hiçbir zaman Müslüman Necip Türk Milleti’nden, Gazi Paşamızdan ve tarihinden almamıştır. Hayatı ve idaresi boyunca Bu necip milleti pranga mahkumu bir köle saymıştı. Kur’an-ı Kerim bulundurmayı yasaklayan, camilerimize zincir vuran ve hatta evinin önündeki tuz bataklığından yarım teneke tuzlu su çalana idam cezası veren de İnönü’dür.

Bugün Kızılbaş adı verilen topluluklarla hiçbir sürtüşmemiz yoktur. Ancak İnönü devrinde ‘Alevi’ ismini alan ve devlet üst kademelerinde odaklaşan bir kuşakla bugün sürdürülen mücadeleler İnönü’nün bina ettiği kadrolaşmanın eseridir. Laiklikle, Laik Cumhuriyet ilkeleriyle ve Oğuzoğlu Gazi Paşamız Mustafa Kemal Atatürk’le yakından ve uzaktan hiçbir bağı da yoktur. Millete rağmen Devlet kuralları oluşturmanın müstemleke’cesi de İnönü’nün bugünkü CHP zihniyetidir. Akıntıya kürek çekmeye devam eden bu zihniyet balolarda göbek göbeğe dans eden kadınlarımızın sayısını bir türlü artırmaya Muaffak olamadılar ya; çirkeflikleri o yüzden!...

İffet ve fazilet dolu Müslüman Necip Türk Milleti kıyafetlerinden bazılarını sizler için derledik. Arz ederim…

 


ANA SAYFA