ALI NESIN'DEN BABASI AZIZ NESIN'E SON MEKTUP!
Ali Nesin: Babama son Mektup
Babam öldükten uzun süre sonra kendime gelemedim. O kendimde olmadığım süre
içinde babama bilgisayarımda birçok mektup yazdım. Babama yazmaya alışmıştım.
Başıma gelen her olayı nerdeyse günlük gibi babama yazmaya başlamıştım. Herhalde
bir tür terapiydi. Bu mektupların kimini sildim, kimini kaybettim. Elimde bir bu
kalmış.
Sevgili Babacığım,
İşte öldün... Söylemiştin bir gün öleceğini. Bir kez, iki kez değil, bin kez
söylemiştin. Ben de hep inanmıştım! Oysa babacığım, sen benden daha iyi
bilirsin, ve artık ben de senin kadar biliyorum, ölüm inanılır gibi değil.
Ölüm haberine hazırlıklı olduğumu sanıyordum. Yaşlı olduğun ve bir gün öleceğin
belliydi. Hepimiz ölmeyecek miyiz? Öleceğiz. Bundan kuşkum yoktu. Dolayısıyla
ölüm haberine kendimi hazırlamalıydım. Zaten sen de ölüm haberini duyduğumuzda
herkesin ortasında hüngür hüngür ağlamamamız gerektiğini söyleyip durmaz mıydın?
Dolayısıyla kendimi hazırlamıştım. Hazırdım. Daha doğrusu hazır olduğumu
sanıyordum. Değilmişim. Hiç değilmişim...
Haberi alır almaz hüngür hüngür ağladığımı sanma sakın. Son derece sakin aldım
haberi. Sanırım gerçeğin tam ayrımına varamamıştım, şaşkındım, beklemiyordum, o
yüzden sakindim. Hangi nedenden olursa olsun, çok sakindim. Ve bu yüzden
kendimden memnunum.
Babacığım, öldüğüne öylesine inanamıyorum ki, güzel bir müzik dinlediğimde,
ilginç bir olayla karşılaştığımda, torunlarının bir başarısında, “bunu babama
anlatayım,” diye içimden geçiriyorum hemen... Sanki ölmemişsin gibi... Öylesine
gerçeksin ki babacığım, bende öylesine yer etmişsin ki...
Güzel bir resim gördüğümde, güzel bir şiir okuduğumda, güzel bir müzik
dinlediğimde, hatta güzel bir kız gördüğümde, sen artık bunları göremeyeceksin
diye üzülüyorum.
Yıllar önce, Manuela, Aslı’ya karnı burnunda hamileyken, Manuela’yla birlikte
doğum filmleri seyretmeye gitmiştik. Aslı’nın doğumunda ben de bulunacaktım...
Derslere gittik birlikte. Doğum gününe hazırlıklı olalım diye doğum filmleri
göstermişlerdi son gün. İyi ki göstermişler. O filmleri görmeseydim doğuma
dayanamazdım. On kadar doğum filmi gösterdiler... Kimi kadın gülerek, kimi kadın
ağlayarak doğuruyor... Bir doğum öbürüne benzemiyor... Bebek doğar doğmaz, daha
göbeği kesilmeden anasının karnının üstüne koyuyorlar... İşte o anda kendimi
tutamayıp hüngür hüngür ağlamaya başlıyordum... Dışarıya çıkıp elimi yüzümü
yıkıyordum... Sakinleşiyordum... Salona yeniden girip de bir sonraki doğumu
gördüğümde gene başlıyordum ağlamaya... Bilirsin, pek sulugözlü değilimdir,
kolay kolay ağlamam. Ama o doğumlar beni çok sarsmıştı. Hiç beklemediğim bir
biçimde sarsılmıştım.
Sonradan, neden bunca ağladığımı kendi kendime sordum. Ve neden hep o sahnede
ağlıyordum? O sahne duygusal olarak çok yüklü bir sahneydi. Ama sanıyorum
duygusallıktan çok, doğumun (dolayısıyla yaşamın da) inanılmazlığı ve
saçmalığıydı beni sarsan... Kadın, birdenbire, aniden, birken iki oluyor ve
kendinden bağımsız yaşayabilen bir varlık ortaya çıkarıyor. Sanki doğuracağını
bilmiyordum... Öylesine şaşırıyordum. Yaşamın birdenbireliği, saçmalığı,
inanılmazlığı sarsıyordu beni. Doğum olayını, varolmayı ve varetmeyi hiç böyle
algılamamıştım daha önce.
Senin ölümünden sonra ölümün de doğum kadar inanılmaz olduğunu anladım. Ölümü
ilk kez böylesine somut bir biçimde algıladım. İnsan birken sıfır oluyordu.
Birken iki olmaktan daha da saçma...
Yalnızca ölümüne inanmıyor değilim, öldüğün için sana kızıyorum da! Evet,
öldüğün için sana kızıyorum, çok kızıyorum. Sanki isteseydin ölmezdin gibi
geliyor bana. Sanki banyoda ayağın kaymış... Sanki bir kaza, sanki bir
dikkatsizlik... Biraz dikkatli olsaydın... Kendimi öldüğün için sana kızarken
yakalıyorum pek çok kez. Masaya yumruğumu indirirken örneğin... Hem bu
kızgınlığımın saçma olduğunu biliyorum, hem de kızmamazlık edemiyorum!
Ölümümü yazamayacağım diye hayıflanırdın. Hiç olmazsa ölümünden sonra başıma
gelenleri anlatayım sana. Neler başıma geldi neler...
Sen öldükten iki saat sonra geldi haber. “Kötü haber tez ulaşırmış,” derler ya.
Doğruymuş. Tez ulaştı kötü haber. Sabaha karşı saat üç dolaylarında Bilkent’teki
lojmanımın kapısı çalındı. Kapının hemen yanındaki odada yatıyordum. Haa, sana
söylemeyi unuttum. Bilkent’te bir yıl önce kaldığımız lojmanı verdiler bana.
Hani bize gelmiştin... İşte o evi... Yattığın odayı anımsarsın sanırım, işte o
odada yatıyordum. İlginçtir, aynı lojmanda kalacağım söylenince sevindim. Ama
kapının önüne gelince birden buruksadım. Çoluk çocuk aklıma geldi. Evimiz cıvıl
cıvıldı. Hele sen bize geldiğinde... Bir gece masa başında nasıl eğlendiğimizi
anımsıyorsun değil mi? Birer kadeh içmiştik hani... Tahin Pekmez yemiştik. Yemek
sonrasında oğlumla güreşmiştim. Sen de bizimle güreşirdin ya... Aynen öyle.
Kıkır kıkır gülüyordun biz güreşirken. Mutluydun, neşeliydin. Sonra usul usul
sohbet etmiştik... Daha doğrusu, çoğu zaman olduğu gibi sen konuşmuştun ben
dinlemiştim. İşte bütün bunlar aklıma geldi. Ne güzel bir geceydi. Unutmuş
olamazsın. Ölüm herşeyi silip süpüremez... Onca anı kaybolamaz.
Kapıyı açmadan sordum,
– Kim o?
– Hocam bir telefonunuz var... dedi bir erkek sesi.
Belli ki gece nöbetçisiydi. Evime telefon almamıştım. Bu saatte bir telefon için
geldiklerine göre önemli birşey olmalıydı. Açtım kapıyı. İki kişi çıktı karşıma.
– Hocam, dedi biri, size kötü bir haberimiz var...
O anda anladım sana birşey olduğunu, hatta öldüğünü... “Tanrım,” diye içimden
geçirdim, “umarım hastaneye kaldırılmıştır, umarım ölmemiştir. Umarım...”
– Babanız bu gece vefat etmiş...
İnsanlar senin ölümünden değil vefatından sözediyorlar. “Babanızı kaybettik,”
diyorlar. Ölüm sözcüğü ağza kolay gelmiyor. Benimle konuşurlarken en azından.
– Biraz önce Çeşme’den aradılar, birazdan gene arayacaklar...
Peşlerine düştüm. Ama kanımın donduğunu da söylemeliyim. Yüzüm kireç gibi
bembeyazdı belki de.
Hemen Çeşme’ye yola çıkmam gerekiyordu. Savcılık ben olmadan seni
bırakmıyormuş...
Fotoğrafçılar itiş kakış. Flaşlarını patlatıyorlar onümde. Aynen filmlerdeki
gibi. Umursamadan indim merdivenleri. Kimseyi umursayacak durumda değildim
zaten. Sanki bir düşteydim. Yaşamımın en zor sınavını vermeye gidiyordum. Yatılı
okul mutfağına benzeyen bir bölüme alındım. Fotoğrafçılar içeri sokulmadı. Bir
başka oda... Bir başkası ve işte buzdolabı... Buzdolabının kapısı aralandı.
– Ali Bey hazır mısınız? diye sordu arkamdan birisi.
Ben de zaten bu soruyu soruyordum kendikendime. Hazır mıydım? Birazdan buzdolabı
açılınca düşüp bayılacak mıydım? Filmlerde de öyle olmaz mı? Ve herşey bir
filmlerdeki gibi değil mi? Yokladım kendimi. Başım dik olmalıydı...
Birkaç saat önce bu anın provasını yapmıştım, Ankara’dan Çeşme’ye gelirken.
Babamla başbaşa geçireceğim son bir iki dakikayı gözümde canlandırmaya
çalışmıştım o yolculuk sırasında. Tek başıma kalıp seninle son kez sohbet
edecektim. Öyle kurmuştum bu anı aklımda. Ben konuşacaktım, sen susacaktın.
Başka türlü olamazdı. Ölmüştün çünkü. Öyle demişlerdi. “Babanız vefat etti,”
demişlerdi. İnanamamıştım. İnanmıştım da inanamamıştım. Bugün hâlâ daha
inanamıyorum öldüğüne. Oysa sen, “bir gün öleceğim,” derdin yaşarken. Derdin de
ben bu sözlere şaşmazdım, karşı koymazdım ve hatta inandığımı sanardım, başımı
sallayarak onaylardım da... Şaşırmam gerekirmiş, şimdi anlıyorum.
Aslında sen de inanmazdın ölüme. Hayır, yanlış söyledim. Ölüme inanırdın elbet,
ama ölümü inanılmaz bulurdun. Tam bir yıl önce bana bir gece,
– Öldüğümüzde nereye gidiyor bildiklerimiz, duyduklarımız, duyumsadıklarımız?
demiştin. Hadi etimiz, kemiklerimiz toprağa karışıyor, ya sevgilerimiz,
kızgınlıklarımız, gözyaşlarımız... Bütün bunlar nereye gidiyor? Ben inanamıyorum
herşeyin kaybolduğuna...
Çok uzun konuşmuştun o gece. Ölüm ve inanmadığın Tanrı üzerine... İlk eşine
Bursa’dan, sürgünden yazdığı mektupları okuyordum sana. Her mektubunu Tanrı’dan
birşeyler dileyerek bitirmiştin. Oysa otuzunu geçmiştin o mektupları
yazdığında... Şaşırmıştım.
– Baba, dedim, nasıl oluyor da hep Tanrı’dan birşeyler dileyerek bitiriyorsun
mektuplarını?
– O zamanlar inanırdım, dedin gülerek. Benim gelişmem çok geç oldu. Öylesine güç
koşullarda ve olanaklardan öylesine yoksun ki...
Bunları biliyordum, ama bundan sonra söylediklerine şaşırdığım kadar senin
hiçbir söylediğine şaşırmamışımdır.
– Bugün de bir şeye inanıyorum, diye sürdürdün sözlerini.
Sonra her şeyin kaybolduğuna inanmadığını söyledin.
– Bir şey olmalı. Bütün bunlar rastlantı olamaz. Bu çiçekler, bu gökyüzü, bu
güneş, bu ay, bu yıldızlar... Hava, su, meyvalar ve düşünen, hisseden, seven,
kızan insanlar... Bunları var eden bir şey olmalı. O şey nedir? İşte onu
bilmiyorum. Biz aptal insanlar her şeyi kendi metremizle ölçüyoruz, her şeyi
kendi metremizle düşünüyoruz. Başka türlüsünü de yapamayız. Hayal ettiğimizde
bile kendi metremizin dışına çıkamıyoruz. Tanrı’yı bize benzeyen, geleceği
görebilen bir varlık olarak düşünüyoruz. Yok, öyle bir şeye inanmıyorum, ama
bütün bunları gerçek yapan bir şey olmalı. Biz aptal insanların yarattığı
Tanrı’ya inanmıyorum. Ölümden sonraki yaşama da inanmıyorum. Ama bildiklerimiz?
Düşüncelerimiz? Bunların kaybolacaklarını aklım hiç almıyor...
Çoğu zaman olduğu gibi sen konuşmuştun ben dinlemiştim. Şaşarak dinlemiştim bu
kez.
Keşke biraz kurcalasaydım, tam ne demek istediğini anlamaya çalışsaydım. Kanımca
iki şey söylemek istemiştin o gece: 1) Bütün bunları var eden evrensel bir
kural, bir formül, bir şey olmalı, 2) Nasıl yaşam bir tansıksa, ölüm de bir
tansıktır, inanılmaz bir şeydir.
Birlikte olduğumuzda genellikle sen konuşurdun, ben susardım, saygıyla ve
ilgiyle dinlerdim. Seni hep saygıyla dinlemişimdir. Babam olduğundan değil.
Saygıyla dinlenecek şeyler söylediğinden. Şimdi ölmüştün. Öyle demişlerdi.
Dolayısıyla konuşamazdın. Ne diyecektim başucunda? Seni sevdiğimi söyleyecektim.
“Rahat uyu,” diyecektim. “Dinlenmeyi hakkettin,” diyecektim. “Gözün arkada
kalmasın,” diyecektim. “Bir insanın yapabileceğinden çok fazlasını yaptın,”
diyecektim. Sanki beni duyabilirmişsincesine konuşacaktım. Konuşacaktım da
konuşacaktım... Öyle tasarlamıştım bu anı birkaç saat önce.
– Evet, diye yanıtladım hazır olup olmadığımı soranı.
Yanıtım üzerine – belki de soruyu soran ayrıca başıyla onaylamıştı – bir başkası
buzdolabının aralanmış kapısını ardına dek açtı. Bu gibi sahneleri her gün
birkaç kez yaşadıkları ve alışkın oldukları hareketlerinden belliydi. Doğrusu bu
ya, bu kanıksanmış hareketler bana ölümün doğal olduğunu ve herkesin öldüğünü
anımsatıyordu ve dolayısıyla güç veriyordu. Soğuk bir hava esti buzdolabının
açılan kapısından. İnsan sevdiklerinin ölümüne gerçekten inanamıyor.
Haklıymışsın. Bir kez daha haklıymışsın. Ölüm inanılması zor bir gerçek. O soğuk
havayı hissedince, orada üşüyeceğini düşündüm ilk. Nerdeyse görevliler
azarlayacaktım seni öyle soğuk bir dolaba yatırdıkları için.
Önce başının gözükeceğini sanıyordum. Yanılmışım. Beyaz çarşafa sarılı ayakların
göründü ilk. Yattığın yatağı hızla çekti görevli. Ama çarşafa sarılı gövdenin,
ağırçekim filmlerdeki gibi yavaş yavaş belirdiği kalmış belleğimde. Karnının
biraz üstüne bitiştirilmiş kolların da çarşafa sarılıydı. Sonra bembeyaz kıllı
göğsün göründü. İşte ilk orda sarsıldım. Yatan gerçekten babamdı, sendin. Daha
sonra... Daha sonra yüzün göründü. O sahneyi anlatmak benim için çok zor.
Betimlemek daha da zor. Ama anlatmalıyım. Neden anlatmam gerektiğini bilmiyorum.
Belki rahatlamak için. Heybetli bir aslan gibi yatıyordun. Apak gür saçların
sanki yelendi. Seni tanımayan biri yüzünün asık olduğunu sanabilirdi. Oysa
değildi. “İşte bu işi de başardım, işte öldüm de,” der gibiydi yüz ifaden. İyi
tanırım senin o yüz ifadeni. Önemli bir işin üstesinden geldiğinde işte böyledir
yüzün. “Bu iş bitti, sıra öbür işlere geldi,” diyordun.
“Gibiydi” dedim bir satır yukarda. Ama öyle düşünmedim o anda. Sanki gerçekten
önemli bir işi başarmıştın, sanki yeni bir yaşam sınavına hazırlanıyordu.
Kuşkuya kapıldım. Ya ölmedinse? Elimi korka korka yüzüne yanaştırdım. Yanağını
hafifçe okşadım.
O günden iki hafta önceydi aşağı yukarı yüzünü okşadığımda en son, birbirimize
sarılıp çocuklar gibi ağladığımızda. Florence Nightingale Hastanesi’nde
yatıyordun bir kalp rahatsızlığından. Hastanede ya son günündü ya da çıkmana bir
gün kalmıştı. Kardeşim Ahmet ve Ahmet’in oğlu Aziz Can gelmişti ziyaretine. Aziz
Can sana şaşırtıcı bir biçimde benzer...
[Yazının bundan sonrası mektup biçeminden çıkmış. Düzeltme yapmadığımdan olduğu
gibi sunuyorum.] Babam çocukları çok severdi. “Çok severdi” ne demek! Babam –
bebeklere değil – çocuklara bayılırdı. Torunu Aziz Can yıllar önce annesiyle
birlikte babamı ziyarete gelmişti Vakfa. Daha küçücük bir çocuktu Aziz Can o
zamanlar. Dört yaşında ya vardı ya yoktu. Dedesini tanımıyordu. Annesinin
kollarından ayrılmamış o ziyareti boyunca, dedesine bir kez olsun sarılmamış...
Babam çok üzülmüştü. Her Türkiye’ye gelişimde bu olaydan sözederdi birkaç kez.
Gelinine kızmıştı çocuğu yabani yetiştiriyor diye. Gelininden yakınırdı. Kızgın
olmaktan çok kırgındı. Hastanedeki Aziz Can biraz daha sıcaktı. Ne de olsa
büyümüştü. Gene çekingendi çekingen olmasına, gene babama doğrudan bakamıyor,
gözlerini kaçırıyordu ve ancak kaçamak bakabiliyordu, ama bir çaba gösteriyordu,
gülümsüyordu en azından ve korkusunu yenmeye çalışıyordu. Elinde dedesinin bir
kitabı vardı. Ahmet incelik yapmış, hastaneye gelmeden önce kitapçıdan babamın
bir kitabını almıştı oğluna. Gitmeden önce Ahmet babama kitabı verdi Aziz Can’a
imzalaması için. O anda pencereden dışarı mı bakıyordum, ne yapıyordum tam
anımsamıyorum. Belki de hayal kuruyordum. Birden bir tuhaflık hissettim. Kitabı
imzalaması uzun sürmüştü. Odada bir sessizlik, bir tuhaflık vardı. Bunu
duyumsadım. Babama baktım. Babamı hiç o durumda görmemiştim. Yatağında
oturuyordu. Yüzü gerilmişti. Dudakları büzülmüştü. Gözlerini sıkıyordu.
Dudakları titremeye başladı. Başını sağa sola salladı. Fenalık geçiriyor, o an
ölecek sandım. Anlayamadım ne olduğunu. Bakakaldım hiçbir şey yapamadan... Neden
sonra ağlamamak için kendini zor tuttuğunu anladım.
Ahmet ve Aziz Can gittiler. Babamın o duygulu anında yalnız kalmak isteyeceğini
düşündüm. Ben de kalktım. Elini uzattı. Hani Mikelanj’ın Vatikan’ın Sixtine
Chappelle’ında bir duvar freski vardır. Tanrı’yla Adem’in elleri birbirine
değmek üzeredir. Tanrı bulutlar arasından yerde yatan Adem’e yaşam verecektir
dokunarak. Adem, “bana yaşam ver,” diye yalvarırcasına uzatmıştır elini
Tanrı’ya. Avcu yukarıya, Tanrı’ya dönüktür. İşte babamın eli de Adem’in o
freskteki eli gibiydi. Benden yaşam istemiyordu. Bana sarılmak istiyordu salt.
Elini tuttum. Sarıldık birbirimize. Ağladık. Yüzümü okşadı. Babam sevgisini pek
belli eden bir insan değildi. Bu gibi sevgi gösterilerinden kaçınırdı. Çok
yakında öleceğini anlamıştı. Ayrılmadan önce babamın yanağını okşadım.
Yumuşacıktı her zamanki gibi. Ve sakalları her zamanki gibi uzamıştı. Küçükken
de okşardım babamın yanağını. Yanakları her zaman yumuşaktı. Sakalları her zaman
batardı. Yanağını okşarken, hazza dalmışken birden bir aslan gibi kükrer
korkuturdu. Korkutacağını bilirdim ve hazırlıklı olmaya çalışırdım korkmamak
için. Ama hep korkardım.
Babamın yanağını son kez okşayacaktım. Elimi uzattım yavaşça, çekinerek. Ne
kadar çok isterdim dokunarak yaşam verebilmeyi o anda. Parmaklarım önce uzamış
sakallarına değdi. Daha önce birçok kez yaşamıştım bu duyumu. Gene aslan gibi
kükreyecek, gene beni korkutacak... Biraz daha dokundum. Yumuşak değildi
yanakları bu kez. Sertleşmişti...
İki kez hüngürdedim, sonra kendimi toparladım.
– Kapatın, dedim.
– Dışarı çıkmaya hazır mısınız? diye sordu biraz önceki soruyu soran, sanki
dışarı çıkmak bir marifetmişçesine.
– Evet, diye yanıtladım bir kez daha.
Babam gerçekten ölmüştü. Hiç kuşku yoktu. Gene de inanamıyorum