ALEVI BEKTASI SABETAY YAHUDI ILISKISI
 

http://www.angelfire.com/wy/yaw/Alevi-Bektasi/alevi-bektasi.html

  ALEVİ-BEKTAŞİ-SABATAYCI MÜNASEBETLERİ
   
 


Sabetaycılar, Aleviliğin SARI KEÇELİ TÜRKMENLERİ, KAYALAR BEKTAŞİLERİ, ALİ KOÇLULAR ve BABAİLER (Otman Baba) kollarına mı girdiler? Özellikle SARI KEÇELİ TÜRKMENLERİ ve KAYALAR BEKTAŞİLERİ hakkında bilgi sahibi olanlar var mı? Çünkü bu kol, Yunanistan'ın Selanik iline bağlı Vardar nehri yakınında bulunan Gevgeli ilçesi, Nutya, Kara Sinanlı, Alçaklar, Vodina, Kilkis , Mayadağ, Poroy köylerinden mübadele ile göç ettirilmiş. Bu toplum Tekirdağ iline bağlı Şarköy ilçesinin, Uçmak dere, Gazi köy, Hasköy, Kirazlı, Çinarlı, Yukarı ve Aşağı Kalamış, Mürefte, İğdelibağlar köylerine yerleşmiş. Bir kısmı ise İstanbul, Bursa, İzmir, Balıkesir, Çanakkale, Edirne ve Kırklareli'ne yerleşmişler. KAYALAR BEKTAŞİLERİ ise, Babagân koluna bağlı olan guruplar içinde yer alır ve günümüzde; Kırklareli, Keşan, Tekirdağ ve Manisa’da toplu halde mahalleler kurmuşlar. Bu toplum mensuplarının tümü Bektaşi kökenlii Yunanistan'ın Kayalar kasabası ve çevre köylerdendir. Özellikle bu iki kol tamamiyle Sabetaycılarla AYNI özellikler teşkil etmektedirler!

Acaba yukarıda sözü geçen guruplar arasından, Cumhuriyetin ilk yıllarında Alevi insanlarımızın yoğun olarak yasadığı, mesela Sivas’a Alevi görünümüyle gelen ve Alevi topluluğun içine sızan insanlar mevcut mu? Mevcuttur.  Bu yıllarda Sivas’a hükümet göreviyle gelen MAN soyisimliler Sabetaycıydı.
Bülbülderesi Mezarlığı sadece Sabetaycı Mezarlığı mıdır? Mezarlığın aşağı kesimlerinde Aleviler de yatıyor mu? Bu zatlar Aleviliğe girmiş Sabetaycılar olabilirler mi? Hangi gurupların mensuplarıdırlar?
Bedri NOYAN kimdir? Bu zat, Sabetaycı mıdır değil midir?

Ben daha çocukken çok yakın bir arkadaşım bana gelip kendisinin Alevi olduğunu söylediğinde, ben ‘ne farkeder ki?’ demiştim. Çok saşırmıştı. Belli ki, kendisine öğretilenler benim için göya farkedeceği yönündeydi. Bu memlekette, çok ilginçtir, Türk Sunnilere Alevileri sorduğunuzda bir düşmanlık ya da bir art niyetli söz duymazsınız. Laf edenler de zaten kendini din koruyucusu zanneden birkaç kendini bilmezdir. Ayni soruyu Alevilere sorarsanız, Sunnilerin kendilerine düşman olduklarını sanırlar ve daima uzak durmaya çalışırlar. Sunnilerce kesinlikle böyle bir şey yokken peki Alevilerce neden böyle bir his vardır? Bunun sebebi, Sabetaycı Yahudilerdir.  Alevilerin içine 19.-20. yüzyıldan itibaren sızmış ve maddi zenginliklerinden dolayı yükselmeyi başararak, esas ve gerçek Alevi ailelere sözlerini geçirmiş, ve bu andan itibaren Alevilerin güvenini kazanarak onların temel düşünce öğretilerini değiştirmis, kutsal Dedelik ünvanını dahi alarak ve bazıları da kendi geliştirdikleri gelenekler ve Alevilik tarihi kitapları yazarak Alevi insanların doğuştan itibaren, Sabetaycı mahsülü bu doktrinlerle beyinlerini yıkamışlardır. Aynı zamanda
Güner Ümit gibi Sunni görünümlü provakatör bir Sabetaycıyı da kullanaraktan, göya Güner Ümit’in kasten kullandığı sözcük, sanki Sunnilerin genel ve gerçek tavrıymış gibi Alevilerin beyinlerine tekrar bu gerçekte olmayan imajı kolayca yerleştirmeyi başarmışlardır. Zaten Güner Ümit’in para içinde yüzmesi biraz garip değil miydi? Kimin adamıydı? Türkiyede bunca kolay para kazanmanın yollarını bize de söylesinler de biraz biz de ihya olalım!
Sunniler içinde de yerleşik Sabetaycı bir gurup vardır. Bu gurup Türkiye’nin kaymak ve üst düzey tabakası içinde yer alır. Aynı oyunlar Sunniler içinde de dönmektedir. Aynı türlü kitapları Sunniler içinde de yazmaktadırlar. Sizi temin ederim, bunu size memleketimizde dönen kirli hesapların farkında olan ve yine Sabetaycıların bu ülkenin insanlarının arasını açmak maksadıyla yarattığı ne ‘İslamcı’ ne de ‘Milliyetçi’ terimine uymayan görmüş geçirmis bir vatandaş olarak yazıyorum. Sayın Alevi kardeşlerim, eğer hala aranızda Yahudiliklerine sıkı sıkıya bağlı Sabetaycıları görmüyorsanız, inanınız bu çok büyük bir gaflettir. Çünkü, onlar Türkiye’de Sunni ve Aleviler arası tansiyonu ellerinde bulundurmakta ve gerektiğinde de bu kozlarını çok iyi kullanmaktadırlar. Bunu direk inkar etmek yerine lütfen oturup bir düşününüz. Gözlerinizden ve gözlerimizden perdeler insin artık. İnsanlar arasına düşmanlık sokan ve Yahudi kimliklerini gizleyen Türk isimli şahısların farkına varalım. Çok geç olmadan gerçekleri görelim artık.

Hem siz hem de biz, içimizde bizim kılığımıza bürünmüs kişileri farkedelim, içimizden defedelim.
Unutmayalim ki, beyin yalan ve dolanlarla yikanır, gerçeklerle beyin yıkanmaz!      

Abgeschickt von Tarihsel belge                                                                  
Menü için sağ
                                                                                                                                           tuşu tıklayınız !
llllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll
Hacı Bektaş-ı Veli’nin yolu                            Online: 3  Hits insg.: 323925  Hits heute: 144
 

 
 

Dün, Büyük âlim Hacı Bektaş-ı Veli’nin hayatından, inancından ve yaşayışından bahsetmiştim. Bugün de tasavvufta takip ettiği yoldan bahsetmek istiyorum...
Bu yola, adına izafeten, “Bektaşilik” denildi. Bektaşi denilen tarikat mensupları, Hacı Bektaş-ı Veli’ye bağlı olarak Anadolu’nun dinî, iktisadî, askerî ve sosyal teşekkülü olan Ahilik teşkilatına büyük yardım ve hizmetlerde bulundular.

Fakat, Bektaşi denilen bu tarikatın hak yolda olan mensupları zamanla azaldı. Tekkelere, kendilerini Bektaşi gösteren Fadlullah-ı Hurufi’nin bozuk fikirleri yayıldı. Bir müddet sonra da hakiki Bektaşilik tamamen unutularak yerini hurufi fikirleri aldı. Bugün Bektaşi denince iki çeşit insan anlaşılır: Birincisi, hakiki doğru Bektaşi olup, Hacı Bektaş-ı Veli’nin gösterdiği hak yolda giden temiz Müslümanlardır. İkincisi sahte, yalancı bektaşilerdir. Bunlar bozuk yolda olan hurufiler olup “batıla” ismi ile anılırlar.
Bu arada, Bektaşiliğin içine sızıp, adeta istila eden “Hurufilik” nedir, biraz da bunun üzerinde durmak istiyorum. Hurufilik, İslâmiyeti yıkmak için kurulan bozuk yollardan biridir. Kurucusu bir Acem (İran) Yahûdîsi olan Fadlullah bin Abdurrahman Tebrizî’dir.

Kurduğu bozuk yolun esaslarını anlatmak için Câvidân adında Farsça büyük bir kitap yazdı. Kitabında, Kur’ân-ı kerîmdeki harflere mânâlar vererek, kendisinin “tanrı” olduğunu bildirdi. Bütün dinleri inkâr ve İslâmiyetle alay etti. Kurduğu bu bozuk yola, Yahûdîlik, Hıristiyanlık, Zerdüştlük gibi inançları da karıştırdı. Bunlarla iç içe oldu.
Nitekim, Yahudi Sabataist İlgaz Zorlu, Bektaşiliğin içine nasıl sızdıklarını şöyle ifade ediyor: “Sabetaycılar kendi din adamlarını Melamilik tarikatı içinde yetiştirmişlerdir. Bu çok ilginç; adam hahamdır, ama dışarıdan baktığınız zaman Melamilik, Mevlevilik ve Bektaşilik tarikatları içinde din adamı gibi görünür.” ( Eğitim-Bilim dergisi, Kasım 2000)

Hurûfîliğin bu bozuk inanışları İslâm ülkelerinde câhil halktan bazı kimseler arasında yayılmaya başlayınca Tîmûr Hanın oğlu Miran Şah, babasının emri ile 1393 senesinde Fadlullah-ı Hurûfî’yi öldürdü. Bacağına ip takıp sokaklarda sürükledi. Böylece Tîmûr Han, İslâmiyet için çok tehlikeli olan Hurûfîliğin yayılmasını önledi. Bunun için Bektâşî ismi altında kendini gizleyen Hurûfiler, Tîmûr Hanı sevmezler, hep kötülerler.

Fadlullah-ı Hurûfi öldürülüp, Esterâbâd şehri yakılınca dokuz yardımcısı kaçtı. Bunlardan Aliyyül-a’lâ adında bir kimse, Anadolu’ya gelerek bir Bektâşî tekkesinde Câvidân’ı gizlice yaymaya ve câhilleri aldatmaya başladı. “Hacı Bektâş-ı Velî’nin yolu budur” dedi. Hacı Bektâş-ı Velî’in yolundan ayrılmayan hakîkî Bektâşîler, bunlardan tamamen ayrıldılar.
Bektâşî tarîkatı adı altında saklanan Hurûfîlere göre, namazı bir kere kılmak, orucu bir kere tutmak, guslü de ömründe bir kere almak farzdır. “Gusül edip vücudunuzu hırpalamayın” derler.
Bektaşiler çoğu zaman bilhassa Tanzimattan sonra siyasetle de içli dışlı olmuşlardır. Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisine göre; Bektaşiliğin siyasetle yakın ilgisini gösteren hadiseler 19. yüzyılda da devam etmiştir. Jön Türkler ile Bektaşi Tekkelerinin münasebetleri eskiden beri bilinmektedir. (bk. Ramsaur s.7-14) Özellikle 1826’dan hemen sonra, Mason locaları ile iş birliğine girmeleri ilgi çekicidir. Bektaşi şeyhlerinin çoğunun bu localara kaydoldukları, bunun sonucu olarak Bektaşilerin siyasi düşüncelerinde, tarikatın ayinlerinde önemli ölçüde mason tesirlerinin belirdiği görülmektedir (bk. Melikoft,Turcica, XV,160-162)

Özetleyecek olursak, Bektaşilik Ehli sünnetten ayrıldıktan sonra, İslam inancından tamamen uzaklaşarak; Şaman, Şii, Budist, Maniheist, Zerdüşt, Hıristiyan (Hıristiyanların teslisine, üçlü ilah inancına benzeyen “Hak-Muhammed-Ali” inancı gibi) vs. pek çok bozuk düşünceleri içine alan bir inanç haline gelmiştir. (Daha geniş bilgi için, Diyanet İslam Ansiklopedisi, “Bektaşilik” maddesine bakılabilir.)
llllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll
HURUFÎLİK                                                        Mason, Bektaşi ve Melâmi Jöntürkler

Sabetaycılar en çok Bektaşilik içinde daha sonra da Hurufilik, Mevlevilik, Melamilik içinde görülüyor. Son bulgulara göre, Nakşibendi Sabetaycılar da varmış.
İslam mistisizmi ile Yahudi mistisizmi bu tarikatlarda buluşuyor. Sabetaycılığa en yakın öğreti Hurufiliktir. Hurufilik, Allahı ve genel olarak da alemi sayılar ve harflerle açıklayan bir öğreti.

Sabetaycılıkta Tanrı'nın söylenmesi yasak olan adının harflerinin sayısal değerlerinin toplamı 26, o yüzden 26 kutsal sayıdır. Hurufilikte de bu sayı 28. Kuranı meydana getiren harflerin toplam sayısı 28. Huruf, harfin çoğulu oluyor, harfler demek. Huruf ilmi ya da ilm-i huruf harflerden anlam çıkarıp yorumlamak oluyor.
Hurufilere göre insan yüzünde de 28 harf var, dolayısıyla insan yüzü Tanrı'yı gösterir. Örneğin, ağız ayın harfine, burun lam harfine,çene ye harfine benzetilerek insan yüzünde Ali okunuyor derler.

'Orhan Pamuk’un bir romanında insan yüzlerini okuyan bir karakter vardı. Bu bölüm daha sonra "Gizli Yüz" ismiyle senaryo olarak yazıldı ve sinemaya aktarıldı. Sabetaycı Orhan Pamuk'un bütün yazdıklarında, Kabala'dan kaynaklanan bu tarz mistiklikler vardır zaten.

Daha çözemedim, ama Orhan Pamuk'un kitaplarının isimlerinde renkler var. Beyaz Kale, Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı. Bu renklerin de anlamı olmalı. Özellikle Benim Adım Kırmızı'da roman kahramanları ve muhtemelen katil olacak kişiler de renklerle sembolize edilmiş. Orhan Pamuk'un kitapları Türkiye'den sonra en çok İsrail'de satıyormuş. Hurufiler, 14. yüzyılda
Bektaşilik içine girmişlerdir. Bundan sonrasını www.alevibektasi.com sitesinden bir alıntıyla bağlayayım.

Hurufilik, Esterabadlı Fazlullah (Ölm. 1393) tarafından İran (Horasan)’da kurulmuştu. Kurucusu Fazlullah’ın katledilmesi sonrası Hurufilik, Fazlullah’ın baş halifesi Nesimi ve diğer halifelerin çabalarıyla Irak, Azerbaycan ve Anadolu’da yayıldı. Bu halifelerden Ali-ül-Ala Fazlullah’ın ölümü sonrası Anadolu’ya geçerek Bektaşi dervişleri arasına girdi. Bazı kaynaklara göre, Ali-ûl-Ala Hacı Bektaş tekkesinde bulunuyor, Bektaşilere Hurufiliği telkin ediyordu. Hurufilik XV.yüzyılda Osmanlı sarayına kadar sızmış hatta Fatih Sultan Mehmed’i bile etkilemişti. Ancak ulemanın şiddetli tepkisi sonucu genç şehzadeye hurufi fikirleri aşılayan kişi yakılarak öldürüldü. Bundan sonra Osmanlı Devleti hurufiliğin kökünü kazımaya, Kanuni Sultan Süleyman zamanında da devam etti. Bu durum, hurufilerin bektaşilerin arasına sızmalarıyla, fikirlerini bektaşilik perdesi altında yaymaya çalışmalarıyla sonuçlanmış, propagandalarını ancak bu yolla sürdürebilmişlerdir. Hurufilik esas olarak harflerden dinsel anlamlar çıkarmaya dayanır. Hurufilik’te varlığın özü sesten oluşur ve Tanrı harfler aracılığıyla insanda tecelli eder. İnsan, tanrısallaştırılır. Hurufiliğin temeli, Tanrı’nın insanda tecelli ettiği düşüncesine dayanır. Hurufiliğin Alevi-Bektaşi inancına etkilerini edebiyat alanındaki örneklerde (Örn. Virani Baba’nın şiirlerinde olduğu gibi) açıkça görmek mümkündür. GÖKYÜZÜ

Kaynak:
http://f6.parsimony.net/forum7330/messages/27868.htm
llllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll
”DERİN DEVLET” TÜRKİYE’NİN GERÇEĞİDİR         Sabataycı-Bektaşi ilişkisini gösteren tarihî belgeyi
                                                                                                                       okumak için lûtfen üstteki resme
tıklayınız.
I- Giriş:
Türkiye’de stratejik siyasi kararlar devletin ilgili kurumları tarafından alınmaz. Başka yerlerde alınan kararlar o kurumlara onaylattırılır. Mesela; parlamento, hükümet, cumhurbaşkanı ve hatta Milli Güvenlik Kurulu, kararları belirleyen asıl kurumlar değildir. Bu artık bilinmeyen bir durum da değildir. Onun içindir ki Türk medyası ve kamuoyunda ”zinde güçler”, ”derin devlet” tabirleri bu gerçeği vurgulamak için sık sık kullanılır oldu. ”Zinde güçler” ya da ”derin devlet” ülkede ordunun yönetiminde etkindirler. Denilebilir ki ordu onların elindedir. Bu güç ile istediklerini yaptırabiliyorlar. Devletin kurumlarının başına gelenler istenmeyen davranışlar içine girerlerse mutlaka başlarına bir şey gelir. Ya tehdit ya skandal ya faili meçhul olmak ya da darbe ile yönetimden uzaklaştırılmak.

O halde Türkiye’deki bu ”derin devlet” ya da ”zinde güçler” kimlerdir?
Devlet icraatları üzerinde yaptığımız yıllarca süren siyasi gözlemlerimiz ve literatür araştırmalarımız ile bizde bu ”derin devletin” ya da ”zinde güçlerin” kimlerden oluştuğuna dair bir kanaat oluşturdu. Bu kanatimize göre onlar ”dönmelerden” oluşmaktadır. Bu kanaatimizi detaylı bir şekilde delillendirmek bir kitap çalışması kapsamında olacağı için bu yazıda detaylara ve tafsili delillere girmeyeceğiz. Sadece bizi bu kanaate ulaştıran bazı hususlara dikkat çekmekle yetineceğiz.

II- Dönmeler ve Kısa Tarihçesi:
Dönme” tabiri; aslında yahudi olup da müslüman ve Türk görünen, müslüman ismi ve Türk ismi taşıyan çağdaş zındıklardan bir kesim için kullanılır. Bunlara ”Sabataycılar” da denilir. Böyle adlandırılmalarının sebebi Sabatay Sevi isimli bir yahudidir.

1492 yılında İspanya’daki yahudiler oradan sürüldüler. Onlar da doğuya doğru göç ettiler. Osmanlı Devleti’ne sığındılar. Osmanlı Devleti de onların Balkanlarda çeşitli yerlerde, Selanik’te, Edirne’de, İstanbul’da, Bursa’da, İzmir’de yerleşmelerine izin verdi.

Bunlar, Avrupa dillerini biliyor olmaları ve tıp bilgilerine sahip olmalarından dolayı, kâtip, tercüman, hekim ve hekimbaşı gibi sıfatlarla saraya sirayet etmeye başlamışlar, vezirler ve hatta bazen padişaha dahi yakın olmuşlardır. Ayrıca ekonomik alanda da gelişmişlerdir. Osmanlı’nın emanı ile belki de tarih boyunca hiç yaşayamadıkları 400 yıl güven içinde yaşamışlardır. Buna rağmen her zaman yaptıkları gibi Osmanlı’ya ihanetten geri kalmamışlardır. İslâm ümmeti ve devletindeki İslâm’ı anlama ve tatbik hususundaki zaafları istismar ederek Osmanlı Devleti’nin yıkılmasında büyük rol almışlar, hatta Osmanlı’yı yıkmakta kullanılan el olmuşlardır.

Sabatay Sevi’ye gelince; o 1626’da İzmir’da doğdu. İspanya’dan Romanya’ya oradan da İzmir’e gelen bir yahudi ailesinin çocuğudur. Bazı yahudi hahamlarından dini eğitim aldı. 31 Mayıs 1665’de mesihliğini ilan etti. 1666’da tutuklanıp sarayda Sadrazam vekili ve kadı’nın huzuruna çıkartıldı. Ölüm korkusundan dolayı padişahın aslen yahudi olan başhekimi Hayatizaden Mustafa Fevzi Efendi’nin telkini ile müslüman olduğunu söyledi. Müslüman kıyafetine girdi ve Mehmet Efendi ismini aldı. 1676’da Arnavutluk’ta öldü. O gizli gizli kendi mezhebini yaydı ve kendisine takriben 200 aile bağlanmış ve onun gibi resmen din değiştirmiştir. Bunlar resmen müslüman milletine dahil olarak fakat aslında ise kendi yahudi inancı ve kimliklerini muhafaza ederek yaşarlar. İşte tarihte ”dönmeler” olarak adlandırılan cemaat böyle doğmuş olmaktadır.

Daha sonraki tarihi süreç içinde bunlar üç gruba ayrılırlar. Kapaniler, Karakaşlar, Yakubiler. Daha çok Selanik, İzmir, Edirne ve İstanbul’da yoğunlaşmışlardır. 1900’li yıllarda Selanik’in nüfusu 150 bin civarındadır. Bunun 60 bini yahudi kimlikli 20 bini dönme olmak üzere 80 bini yahudidir. Bugün Türkiye’de takriben 200 bin dönme 100 bin yahudi azınlık kimlikli olmak üzere 300 bin civarında yahudi vardır.

Selanik’in, Osmanlı’nın yıkılışı ve T.C. Devleti’nin kuruluşunda büyük rolü olmuştur. Osmanlı’nın yıkılması için çalışan Jön Türkler ve İttihat terakki Partisi, çeşitli mason lojaları, Abdulhamid II’yi 1908’de görevden indiren Hareket Ordusu Selanik’te kurulmuştur. T.C. Devleti’nin kurucusu M. Kemal Selanik’te doğmuş ve bir dönme okulu olan Şemsi Efendi Okulunda okumuş bir dönmedir. Ayrıca Jön Türkler’in liderlerinin hemen hemen tamamı İttihat Terakki Partisi’nin liderlerinin önemli bir kesimi dönmedir.

Osmanlı’nın yıkılışında İngiliz-Yahudi/dönme işbirliği:
Son İslâm Devleti olan Osmanlı Devleti ve Hilâfet hem İngilizlerin sömürü emelleri önünde bir engel ve sömürgeleri için bir tehlike teşkil ediyordu. Hem de yahudilerin Filistin’de devlet kurmaları önünde bir engel teşkil ediyordu. İşte bu ortak tehlikeyi bertaraf etmek hususu; İngilizleri, yahudiler ve dönmeleri kullanmaya, yahudileri ve dönmeleri İngilizlerin gücüne sarılmaya sevk etmiştir.

Bu İngiliz-Yahudi/dönme işbirliği ile Osmanlı yıkılmış ve yine bu işbirlik ile Laik T.C. Devleti kurulmuştur.
Laik T.C. Devleti kurulduktan ve Hilâfet’i ortadan kaldırdıktan sonra Lozan-1924 Anlaşması ile İngilizler T.C. Devleti’ne hem bir coğrafi sınır hem de bir siyasi çerçeve çizip kendi haline bırakmıştır. T.C. Devleti kendisi için belirlenen bu sınır ve çerçevede kaldıkça İngilizlerin maslahatını korumuş ya da maslahatına hizmet eder olmuştur. Bu çerçevenin dışına çıkmadıkça dahili icraatlarında T.C. Devleti’ni kendi haline bırakmıştır. Böylelikle iktidar dönmelerin elinde kalmıştır.

Dönmeler, Sabatay Sevi zamanından beri Balkanlarda, Edirne’de, İstanbul ve İzmir’de bazı Bektaşi, Mevlevi, Melaimi, Halveti ve hatta bazı Nakşi tarikatlarına sirayet etmişler. Onların bugünkü çeşitleri adetlerinin mimarı olmuşlardır. Mesela; Bektaşilik’teki ”mum söndü” olayı, Mevlevi’deki çeşitli inanış ve adetler gibi. Cumhuriyetten sonra da genelde tarikat, tekkeler, zaviyeler yasaklandığı halde bu üç tarikata dokunulmamıştır. Ve bazı tarikat şeyhlerine de dokunulmamıştır. Bu tür sirayetler onları bu toplum içinde çok iyi kamufle etmiş toplum onları pek fark edememiştir. Onları kendilerinden sanmışlardır. Mesela, şu anda Ankara’da Bektaşi tarikatının iki önemli dede-babası dönmedir. Mevlevi tarikatı şeyhi dönmedir.

Laik T.C. Devleti kurulduğunda Anadolu’da halk yaşlılar, dul kadınlar, sakatlar ve çocuklardan müteşekkil idi. Osmanlı’nın son zamanındaki sürekli savaşlar ve sözde Kurtuluş Savaşı esnasında toplumun gençleri, aydınları, alimleri adeta katledilmiştir. Mesela; M. Kemal’in komutasındaki Anafartalar ve Çanakkale savaşında takriben 500 bin Anadolu toplumunun genci ketledilmiştir. Daha sonra da T.C. Devleti çeşitli katliamlar yapmıştır.

Buna ilaveten İslâm’a karşı topyekün savaş ilan edilmiştir. İslâmî kurum, kuruluş ve kavramlara yönelik devrimler ardı ardına gelmiştir. Bunlardan birisi de Harf Devrimi’dir. Bu devrim ile halkın tamamı bir gecede okuma yazma bilmez konuma getirilmiştir. Latin harflerini bilen dönme ve yahudilere meydan tamamen kalmıştır. Onlar bu yeni devremin içerdiği eğitimi hem kendi açtıkları özel okullarda almışlar. Fevziye Liseleri, Işık Lisesi, terakki Lisesi, Robert Koleji, Galatasaray Lisesi v.b. Bu okulları Fransız, Amerika, İngiliz finansörlüğü ile dönmeler açıp yürütmüşlerdir. Hem de Avrupa’ya gidip çeşitli dallarda eğitim almışlardır.

Ayrıca Harf Devrimi, bu halkı bütün kültürel, tarihi ve İslâmî kaynaklarından koparmıştır. Toplum kültürel köklerinden kopuk şaşkınlar topluluğuna dönmüş. Bu anda bir kompleks/aşağılık duygusu oluşturmuştur.Böylelikle bu toplumun muallimleri, doçentleri, aydınları, yöneticileri dönmeler olmuştur. Devletin önemli kurumlarında önemli yerlerde özellikle de ordu içinde tamamen onlar hakim olmuştur. Nitekim T.C. Devleti’nin başından bu güne kadar gelen Genel Kurmay Başkanlarının tamamına yakını onlardan olmuştur. Bugün de yine önemli yerlerde olanlar onlardandır.

Laik Cumhuriyet Devleti’nin ilk günlerinde çıkan gazete, dergilerin özellikle de harf devriminden sonra çıkan gazete, dergilerin, sanatçıların, sinema, tiyatro sektörünün radyo ve TV’nin tamamı dönmelerin hakimiyetinde Ermeni, Rum azınlıkların elinde olmuştur. Dönme olmayanların çıkardığı gazete ve dergiler bu güne kadar ve bugün de dahil halen cılız ve çok zor şartlar altında yayın sürdürürler.

Türkiye’de büyük holdingler, servet sahipleri, TÜSİAD üyelerinin tamamına yakını ya yahudi ya da dönmedir.
1950’ye kadar CHP’nin yöneticileri, ondan sonra DP, AP v.b. partilerin yöneticilerinin büyük kesimi dönme ya da masondur. Şu andaki partilerden DSP, CHP, DYP, ANAP, MHP’nin başkanlarından Bülent Ecevit, Altan Öymen, Tansu Çiller dönmedirler. Mesut Yılmaz ve Devlet Bahçeli’nin ise dönme ya da Ermeni olma ihtimalleri var. Demirel’in masonluğu malumdur. Fakat dönme olma ihtimali de vardır. İnönü’ler dönmedir.

Şu andaki YÖK’ün başkanı Kemal Gürüz, İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu ve önemli üniversitelerin rektörleri dönmedirler. Şu anda parlamentoda yahudi ve dönme milletvekilleri oldukça fazladır.

İsrail’in kuruluşu esnasında Türkiye’de aktif rol almışlardır. 1943’de çıkartılan varlık vergisi uygulamaları ile Almanya ve Avrupa’dan Nazi tehdidi ile kaçıp Türkiye’ye gelen ve daha önce Türkiye’de var olan yahudilerin ve bir kısım dönmelerin Filistin’e göç etmeleri sağlanmış ve takriben bu uygulama ile 100 bine yakın yahudi ve dönme Filistin’e Türkiye’den göç etmeye zorlanmıştır. Bu uygulama aynı zamanda Avrupa’dan gelen yahudi göçünü Filistin’e kanalize etmiştir. Bunun dışında İsrail’in kuruluşunda T.C. Devleti’nin ne gibi rol aldığı ayrıca inceleme konusudur.

İsrail kurulunca da onu ilk tanıyan devletlerin başında T.C. Devleti olmuştur. Aslen bir dönme olan İsrail’in ikinci Cumhurbaşkanı İzak Ben-Zwi, Türkiye’den giden Sabataycılardan/dönmelerden olduğu söyleniyor. Nitekim İsrail Başbakanı Ben Gurion, Dışişleri Bakanı Golda Meir, Dışişleri Müsteşarı Şimon Peres ve Genel Kurmay Başkanı Zui Zur ile birlikte 28 Ağustos 1958 günüü Türkiye Başbakanı Adnan Menderes ile görüşmek için gizli bir ziyaret yapmış olması da dikkat çekicidir.

III- Sonuç:
Bu ve daha bir çok husus bizde, Türkiye’de ”zinde güçler” ya da ”derin devlet” olarak ifade edilen kesimin dönmelerden teşekkül ettiğine dair kanaati doğurmuştur. Ancak onların yanında Alevilerden ve İngiliz yanlısı bazı İttihat Terakkici uzantıların olması bu gerçeği değiştirmez. Çünkü bu iki kesimin etkinliği sınırlı tutulmuştur.

Dönmeler yahudi oldukları için aralarında birlik yoktur. Ortak düşmanları ya da maslahatları ortadan kalkınca, kendi aralarında menfaat kavgaları olmaktadır. Bir kısmı İsrail yanlısı politika, bir kısmı ABD yanlısı politika, bir kısmı İngiltere yanlısı politika güdüyor olması dönme oldukları gerçeğini değiştirmez.

Türkiye’de gerçek iktidarın/derin devletin ”dönmelerden” oluşturduğu gerçeğinin bilinmesi ne ifade eder?
1- Bu coğrafyadaki toplum başlarına gelen bunca zulmün ve şerrin asıl adresini bilir. Yanlış yerlere yönelerek enerjisini boşa harcamaz.
2- Diğer müslüman halklar da Türkiye’deki bu denli dinsizliğin, zulmün, İslâm düşmanlığının asıl faillerini bilerek Türk toplumuna bakışlarını değiştirirler. Asıl failleri bilirler.

Şehulislâm Mustafa Sabri Efendi (1869-1954) bu gerçeği gören aydın müslümanlardandı. Hicret ettiği Mısır’da bu gerçeği anlatmaya çalıştı. Mesela; ”Hilâfet’in İlgasının Arka Planı” isimli eserinde şöyle diyordu:

”Oysa Türkler adına konuşan ve onlar adına iş yapanların ne gerçek Türklerle ne de İslâm’la bir ilgisi vardır. Bilakis onlar hile ve cebirle yönetimi ele geçirmiş, Türk halkının canına, malına ve dinine musallat olmuş ”dönmelerden” başka bir şey değildir. Onların sayesinde bugün Türk halkı fakir, zayıf ve geri kalmıştır. Bazı Arap kardeşlerimizin Türk halkına zorla musallat olan bu dönmelerin yaptıklarını Türk halkına malettiklerini ve Türk milletine düşman olmaya çağırdıklarını görüyoruz.” Müslüman kardeşlerimizin bu hususa dikkat etmeleri, İslâm için can veren Türk milleti ile onlar üzerine musallat olmuş azınlık grubu karıştırmamaları gerekir.”

Son günlerde Türkiye’de müslümanlara hitap eden bazı basın organlarında Türkiye’deki dönme gerçeği anlaşılmaya başlandı elhamdulillah. Bu hayra vesile olur inşaallah.
”Zalimler nasıl bir inkilap ile devrileceklerini yakında bileceklerdir.” (Şuara: 22)
A. Seyfulislâm
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ 

 

Aslan-Geyik-Tavşan

Şu satırlar John Freely'nin Kayıp Mesih adlı kitabından:
"(Sabatay) O sırada orada bulunan ve kendisine karşı oldukları bilinen başhahamla beraberindeki üç hahamı, Kutsal Kitap'ta sözü geçen "eti yenmeyen pis hayvanlara", (...) Benveniste'yi bir deveye, diğer üç hahamı da sırasıyla bir yaban tavşanına, domuza ve
tavşana benzetmiştir."

Bildiğiniz ve yukarıdaki pasajlarda görüldüğü gibi museviler domuz eti yemezler. İslâm'da da domuz murdar bir hayvandır ve eti haramdır. Ancak tavşanla ilgili bir yasak yoktur. Böyle bir yasağa alevilerde tesadüf edilir. Alevilerin tavşan eti yememeleri hangi sebeptendir, doğrusu tam bilmiyorum. Onlardaki bu uygulamada yahudilerin, dolayısiyle sabataycıların tesiri var mıdır, yoksa bu bir rastlantıdan mı ibarettir, sadece merak ediyorum.

"Sabetay mektubunu her zamanki gösterişli sözleriyle bitiriyordu: "Baba'nın katına yükseltilmiş adam,
Kutsal Aslan, Kutsal Geyik, İsrail'in ve Yahuda'nın Tanrısı'nın Kutsanmışı olan Sabetay Mehmet Sevi böyle buyurdu."

Bu satırlar da aynı kitaptan. Demek ki Yahudilikte aslan ve geyik, ama ikisi bir arada kutsal sayılıyor. Zaten Zwi(=Sevi) geyik demek. Aslan aynı zamanda Yeruşalayim'in (Kudüs) de sembolü. Aslanın her kültürde ve bu arada Türklerde de bir yeri var. Türklerin tarihinde pek çok Arslan ismi taşıyan şahsiyet mevcut. Kuvveti ve heybeti sebebiyle insanlarımız onu severler. Müslümanlıkta ise ne aslana ne başka bir hayvana kudsiyet izafe edilmez. Evet Hz. Ali için "Allah'ın Aslanı" tanımlaması yapılır, o kadar. Ancak şiilerde, alevi ve bektaşilerde Hz. Ali'yi temsilen aslan figurları kullanılır. Bektaşiler ise
Hacı Bektaş-ı Veli'nin hayâli resimlerinde bir kucağında aslanı öteki yanında geyiği tasvir ederler. Her ne kadar Türklerde hep kurtla kuzu karşılaştırması yapılarak misal getirilse de, bu motif avcıyla kurbanı dostane bir şekilde yanyana getirmek felsefesi olarak anlaşılabilir. Şimdi akla gelen soru şu; Geçmişte Bektaşi Tarikatı içinde yer almış sabataycılar kutsal aslanla, kutsal geyiği bu inanç sistemine taşımışlar mıdır?
Bunlar tesadüfi benzerlikler mi?                                                    

http://www.sabetay.50g.com/Tarikat/tarikat.html

BİR BELGE: "PROCURATOR AMPLUS"- İMTİYAZLI İDARECİ

Sayın editör, size Fransızca bir belge gönderiyorum. Bu belge İtalya'da Vino Ponti'nin özel kütüphanesinde 268 no. ile bulunmaktadır. Çevirisini yapsanız bile aslını da sitenize koyarsanız Fransızca bilen yabancılar da bu belgeden yararlanabilirler. Saygılar.
Sarah Aliye Rana


PROCURATOR AMPLUS

CASTELLUM DuoEt Vıgıntı Excellence,

  BU SITEYE

 
VER
 

Bu resmin altında ne var? Kazıyınız!

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

La règion du Castellum-Aegis Centrum, comprenant le prèfecture de Smyrne et une partie du prefecture de Magnèsie, est habitèe par une population de plus de 10.000 Juif-Bakhtasis auxquels il faut ajouter 3.000 Juif-Bakhtashis du prèfecture de Palèo-Castro. Ils y ont èmigrè depuis 1910; ils attendent anxieusement la libèration de leur Patrie pour regagner leurs foyers.
Le gouvernement de Kemal Pacha, après entente apocryphe avec Thalamus, a accordè 15 sièges aux Juif-Bakhtasis dans l'Assemblè National.
Les Juif-Bakhtasis ont ètè convertis à l'Islamisme, il y a environ 150 ans: ils gardent encore les pratiques juives, ils conservent le Torah et les livres de prière comme de prècieuses reliques et ils parlent entre eux la langue juive.
Les ayant pris sous ma protection sur la demande, on aurait pu supposer que c'etait un but de prosèlytisme que j'avais accèdè à cette demande.
L'Excellence Bozkurt Beg m'adressa une lettre pour me confier le pouvoir:
'C'est des Juifs nous avons pris cette contrèe, c'est à eux que nous la remettons aujourd'hui. Nous allons vous livrer aussi les synagogues que nous avons transformèes en mosquèes, transformez-les de nouveau en synagogues, si vous les croyez bon'
Mais dans un esprit d'apaisement des passions j'ai cru bon de ne pas y toucher, de les èvaluer après.
Par ordre du gouvernement Turc, aucune mesure concernant la population Juif-Bakhtasis n'a ètè prise par les autoritès sans que je sois consultè. Lorsque la bureaucratie Turc s'est dèsagrègèe en Musulmans, ils ont continuè à reconnaitre mon autoritè et à montrer leur confiance à l'èlèment Juif-Bakhtasi.
Ils m'ont instamment priè de faire partie du Grand Autoritè de sauver la règion des excès Musulmans.
En meme temps l'Excellence le chef d'Etat-Majeur m'ècrivit une lettre me demandant d'organiser un règiment des Juif-Bakhtasis, reconnaissant par la- meme l'influence et l'importance de l'èlèment Juif-Bakhtasi de la règion. Les officiers et les autoritès lègales continuent de nous tèmoigner la confiance la plus absolue.
Les Juif-Bakhtasis se sont montrès dignes de cette confiance; ils ont pu assurer la vie et les biens des officiers et des autoritès lègales. Malgrè le trouble des consciences et les difficultès exceptionels qui se sont prèsentèes, il n'y eut aucune perturbation.
Ces faits dèmontrent que le gouvernement de l'Excellence Moustapha Kemal Ataturk a reconnu que les Juif-Bakhtasis ètaient leurs seuls succeurs et les seuls capables de gouverner le pays, une fois l'idèologie musulmane abolie. En tout cas il a reconnu l'influence prèpondèrante de l'èlèment Juif-Bakhtasi.
Dans les circonstances les plus difficiles, les Juif-Bakhtasis ont pu assurer un ordre parfait. Avec mes remerciements anticipès, veuillez agrèer, Excellence, l'assurance de ma parfaite considèration.


Farhi Gollanzo
PROCURATOR
Smyrne, le 16 Mars 1937

AKADEMYA'NIN NOTU: Misafir yazarımızdan bir hafta önce gelen bu belgeyi bu süre zarfında tercüme ettirdik. Akademya kadrosundan değerli mütercim gönüldaşımıza candan teşekkür ederiz. Yukarıdaki belgenin tercümesi şöyle:

İMTİYAZLI İDARECİ

22 No.lu KALE Hazretleri,

 
ANKETE KATILINIZ
Size göre sabataycılar...
 


 

 

İzmir vilayetiyle, Manisa vilâyetinin bir kısmını ihtiva eden Kale-Merkez Ege bölgesinde 10.000'den fazla Yahudi-Bektaşi nüfusu ikâmet etmektedir ve bunlara Paleo-Castro (Balıkesir) vilâyetindeki 3.000 Yahudî-Bektaşi'yi de ilâve etmek lüzum eder. (Onlar) Oraya 1910 yılından itibaren hicret ettiler; Vatanlarının hürriyete kavuşmasını ve ocaklarına (ortamlarına) geri dönmeyi sıkıntı içinde bekliyorlar.
İç Oda ile (varılan) hafî (gizli) mutabakattan sonra Kemal Paşa idaresi Yahudi-Bektaşiler'e Milli Meclis'te 15 adet sandalye (koltuk) tahsis etti.
Yahudi-Bektaşiler yaklaşık 150 yıl evvel İslâm'a ihtida ettiler: Yahudi pratiklerini hâlâ muhafaza ediyorlar, Torah'ı ve dua kitablarını değerli kalıntılar gibi koruyorlar ve aralarında İbranî lisanıyla konuşuyorlar.
Taleb üzerine onları himâyeme almam suretiyle, bu talebe iştirak etmiş olmam bir dönmelik gayesi olarak kabul edilebilirdi. Bozkurt Bey hazretleri iktidarı (salâhiyyeti) bana emanet (ettiğini gösteren) bir mektub gönderdi:
'Biz bu emaneti Yahudiler'den aldık, bugün onu yerine iade ediyoruz (onlara geri veriyoruz). Camilere çevirdiğimiz sinagogları da size vereceğiz, eğer iyi olacağına inanıyorsanız onları yeniden sinagoglara çevirin'
Fakat ihtirasların ağırlığı (baskısı) esprisi dahilinde, onlara dokunmamanın, daha sonra değerlendirmenin iyi olacağına inandım.
Türk hükümetinin tâlimatı gereği, benim değerlendirmem (tavsiyem) olmaksızın, yetkililer tarafından Yahudi-Bektaşi toplumunu alâkadar eden hiçbir ölçü ortaya konmadı (karar alınmadı).
Türk bürokrasisi Müslümanlar'la mutabık olmadığı zaman (olmadığı müddetçe), benim yetkimi tanımaya ve Yahudi-Bektaşi unsuruna itimad etmeye devam ettiler.
Benden mütemadiyen, bölgeyi Müslüman artıklarından kurtarmak için Büyük Otorite'nin bir parçası olmayı rica ettiler.
Aynı zamanda genelkurmay başkanı hazretleri, bölgedeki Yahudi-Bektaşi unsurunun ehemmiyetini ve tesirini tanıyan (ona minnet duyan) ve benden bir Yahudi-Bektaşi (sistemli) birliğini organize etmemi taleb eden bir mektub yazdı.
Yahudi-Bektaşiler bu itimaddan gurur duydular; Kanunî yetkililerin ve subayların iyiliğini (huzurunu) ve hayatını garanti edebildiler. Sergilenen şuur bulanıklıklarına ve istisnai zorluklara rağmen hiçbir karmaşa olmadı.
Bu olup bitenler gösteriyor ki, Mustafa Kemal Atatürk hazretleri, bir kere Müslümanlık ideolojisi bitip tükenmeye görsün, Yahudî-Bektaşiler'in kendilerinin tek halefi olduklarını ve ülkeyi idare etmeye kabiliyetli yegâne (toplum) olduklarını gördü (bildi, farketti). Her hâl-u kârda, Yahudî-Bektaşî unsurunun ağır (câlib-i dikkat) tesirini gördü (bildi, tanıdı).
En zor şartlarda, Yahudî-Bektaşiler mükemmel bir nizamı kesinleştirebildiler.
Hazretleri, mükemmel niyetimin kat'iyetini öncelikli teşekkürlerimle beraber (lûtfen) kabul buyurunuz.
 

Farhi Gollanzo
IDARECI
İzmir, 16 Mart 1937

MÜTERCİM'İN NOTLARI:
1- 1. paragrafta geçen 'vatan'dan kasıt 'Arz-ı Mev'ud'dur.
2- İç Oda (Thalamus), KALE'nin idari kadrosudur.
3- Bu mektubda, kaleme alanın hitab ettiğinin kim olduğu belli değil fakat
muhtemelen Dünya Siyonizm Kongresi'ne veya onun birimlerinden birine hitab ediliyor.
4- Çok değerli bir belge olduğuna şübhe yok.
5- Vino Ponti kütübhanesi Vatikan içindedir.
6- Kale'den kasıt gizli bir teşkilâttır, daha üst teşkilâtlara Kule denir ve merkezidir.
7- Gollanzo ailesinin bir kolu Almanya diğer kolu İspanya mahreçli olub katışıksız Yahudidir
8- 'Procurator' kelimesi Latince olub aynı zamanda 'ajan' mânâsına da gelmektedir.
 

   
 

Sayfa içinde kelime ara

 

 

www.akademya.org   ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
 
Belgeleri Kimler Yok Etti?

GERSHOM SCHOLEM, Sabatay Sevi ile ilgili kitabında (Fransızca tercümesi, s. 403, 176 numaralı dipnotu) “Sabatay Sevi ile ilgili hiçbir resmî Türk belgesi bu güne kadar bulunamamıştır ve gelecekte de bir şey bulmak ümidi pek kuvvetli değildir. Profesör Uriel Heydt, 1665 Ekiminden 1678 Nisanına kadar olan zaman içindeki hükümet kararlarını ihtiva eden ciltlerin (dosyaların) İstanbul Devlet Arşivlerinde mevcut olmadığını ortaya çıkartmıştır” diyor. Profesör U. Heydt’in, Tarbits, XXXV (1956), s. 337-339’da yayınlanan İbranice araştırmasının başlığı “Sabatay Sevi ile ilgili bir Türk belgesi” olduğuna göre, arşivlerimizde İzmirli Mesih hakkında en az bir belge olması gerekmektedir. Yahudi Profesör ve araştırıcı Heyd’in iddiası doğru ise, devlet arşivlerimizden Sabatay Sevi ve Sabataistlerle ilgili belgeleri kimler yok etmiştir?
Tarihini tam olarak hatırlamıyorum, büyük ihtimalle 1986’daydı, bir gün Beyazıt’ta bir sergiciden Başbakanlık Devlet Arşivi’ne ait bir tomar vesika satın almıştım. Bunları daha sonra, Yeni Haber gazetesi vasıtasıyla Arşiv’e verdirttim. Maalesef titizlikle korunması gereken resmî evrakımızın bir kısmı kaybedilmiş, hatta bir ara balyalar halinde okkası 2,5 kuruştan Bulgaristan’a satılmıştır.
Devlet Arşivimizdeki Sabatay Sevi ve Dönmelerle ilgili resmî belgeleri kimler, niçin, nasıl yoketmişlerdir? Bunlar arşivden alındıktan sonra bir yerde saklanmış mıdır, yoksa imha mı edilmişlerdir?
Sabatay Sevi son üç buçuk asırlık tarihimizin yetiştirdiği çok önemli bir şahsiyettir. Ben onu, bu devre içinde zuhur etmiş on mühim kişi listesine koymuşumdur. Sabatay Sevi, krallığını ilân etmiş ve bu ülkede hakimiyetin Türklerden Yahudilere geçtiğini korkmadan ve açıkça beyan etmiştir. Bilhassa son bir asırlık tarihimizde meydana gelen akıllara durgunluk verecek hadiseleri anlamak için Sabatay Sevi’yi ve Sabataycılığı iyi bilmek gerekir. Yazık ki, Türk tarihçileri içinde İbranice bilen kimse yoktur ki, gereken araştırmaları yapsın, bu konuda daha önce yayınlanmış olan ilmî ve tarihî tedkikatı gözden geçirebilsin.
Türkiye’yi, yakın tarihimizi ilgilendiren çok önemli bir konuda cahil olmak, araştırma yapmamak afedilebilir mi? Ankara’daki Tarih Kurumu Sabatay Sevi ve Sabataycılar konusunda niçin ilmî, ciddî, mufassal araştırmalar yaptırtmıyor, yayınlamıyor?
İslâmî kesimde bir sürü vakıf, cemaat var. Her yıl islâmî hizmet ve faaliyetler için milyarlarca dolar harcanıyor. Bu paraların bir kısmı ile niçin ilmî çalışma ve araştırma yapılmıyor?
Evet soruyorum: Devlet arşivlerimizdeki Sabatay Sevi ve Sabataycılarla ilgili önemli belgeler ne olmuştur?

Mehmet Şevket Eygi   ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
 
Nebioğlu ve Bağlar                                                     Online: 4  Hits insg.: 156610  Hits heute: 168

Ünlü Mocan Yalısı, diğer adıyla Pembe Yalı’nın sahibi Şevket Mocan, ünlü bir sağcı, mason ve DP milletvekili Şevket Mocan’ın karısı Sara Hanım, ismini Mustafa Kemal vermiş (Bkz. Mahmut Çetin Boğaz'daki Aşiret) Nazım Hikmet’in teyzesi. Şevket Mocan’ın çocukları Ayşe, Dündar Baştımar’la evleniyor, diğer çocuk Rüya da Samet Ağaoğlu’nun oğlu Mustafa Kemal Ağaoğlu’yla. Daha sonra da Rüya Hanım bir evlilik daha yapıyor İlhan Nebioğlu’yla evleniyor ve Londra’da oturuyorlar. Kemal Derviş’in, çocukluk arkadaşım deyip Londra’da kaldığı ev burası.

İlhan Nebioğlu daha önce de, "müslüman" Hasan Celal Güzel'in dayısı, 6-7 Eylül'ün baş aktörlerinden, CHP'den milletvekili ve bakan Ali İhsan Göğüş'ün kızı CHP Milletvekili, gazeteci Zeynep Göğüş'le evlenmiş. Zeynep Göğüş şu anda Okay Gönensin'le evli.

Ali İhsan Göğüş’ün bir diğer akrabası da Hatay’ın ilk Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen. Tayfur Sökmen’in oğlu Murat Sökmenoğlu MHP’den TBMM Başkanvekilliği yapıyordu. Sökmen Ailesi (ki aile lakapları Sökmenoğlu falan değildir, bu soyad sonradan hiç bir bağ olmadan alınmış; lakapları Mürseloğulları’dır) Hatay’a sonradan gelen ve pek çok araziyi üstüne yolsuzlukla geçiren bir mütegallibe yönetici. CHP’den Turizm Bakanlığı da yapan Göğüş'ün diğer yakın akraba da MHP’li Alpaslan Pehlivanlı'dır.

Şevket Mocan’ın Nazım Hikmet’in teyzesi olan Sara(h) Hanım’la evlenmeden önceki eşi olan Nihal Hanım’ın babası eski milletvekili Ahmet Refik Uluçay, Nihal Hanım Necmettin Sadak’ın da baldızı. Sedef Adası’nın eski sahibi Reyap Şehsuvaroğlu, Şevket Mocan’ın kuzeni. Necmettin Sadak, eski Dışişleri Bakanı ve Ali Naci Karacan’ın da ortağı, Akşam Gazetesi’nin eski sahibi. Necmettin sadak, Çetin Altan'ı "keşfedip" gazeteci yapan kişi.

Şevket Mocan’ın babası Deli Remzi Paşa (Enver Paşa’ya çok yakın ve Almanların adamı), annesi ise Ayşegül Mediha ve Ayşegül Mediha Hanım’ın babası da İngiliz Sait Paşa.
İngiliz Mehmet Sait Paşa : İngiltere’de okuduğu için İngiliz deniyor. Müşir, Vali, Rasathane Müdürü; Divanyolu 2. Ada’da gömülü. Şevket Mocan’ın baba dedesi de Fethi Ahmet Paşa, Pembe Yalı’yı yani Mocan Yalısı’nı da yaptıran o zaten ve ilk Viyana Sefiri.

Şevket Mocan’ın çocukları Ayşe, Dündar Baştımar’la evleniyor, diğer çocuk Rüya da Işık Lisesi Mezunu Samet Ağaoğlu’nun oğlu Mustafa Kemal Ağaoğlu’yla. M. K. Ağaoğlu ressam. Nihat Sargın’ın eşi Yıldız Hanım, TKP Genel Sekreteri Zekai Baştımar’ın amcasının oğlu Şişli Terakki Mezunu Dündar Baştımar’ın kardeşi. 
Baştımar ile Banker Kastelli (Abidin Cevher Özden) kardeş torunu. Baştımar ya da Başdamar diye geçen köyden çıkan diğer ünlü Dündar Kılıç.

Gökyüzü  ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


NEBİOĞLU KLANI

 

SİTE İÇİNDE KELİME ARA

   
PicoSearch

 

 

Bu klan Sefarad kökenli olup, 2. Beyazit’in fermanı üzerine İspanya’dan Anadolu’ya göç eden büyük soylardan biridir. Genelde Amasya, Çorum, Sivas ve İç-Doğu Karadeniz bölgelerine yerleşmişler, bu alanlarda Alevilik içinde örgütlenmişler ve birçok tekkeyi ele geçirmişlerdir. Kanuni Sultan Süleyman padişahın güvenini kazanan bu soy hala daha Alevilik içinde hatırı sayılır bir konuma sahiptir. CEM Vakfı başkanı İzzettin Doğan’a da yakın olan Nebioğulları Karadeniz bölgesinde de Sunniler’in içine sızmış ve bölge ticaretinde etkin rol almıştır. Şu anda Türkiye’nin her tarafında, her alanda etkinlik göstermektedirler.
 

Nebioğlu soyundan ünlüler arasında Sivil Toplumcu Serpil Nebioğlu,
Toptancı tüccar Hamdi Nebioğlu ve Ahmet Nebioğlu,
Dresdner Kleinwort Bankası’nın Türkiye Masa Şefi İlhan Nebioğlu (Kemal Derviş’in yakın dostu, seçim kampanyasına büyük bir finans desteği sundu),
DİSK’in kurucularından Kemal Nebioğlu,
Türkiye-Malezya ortak ticaret işbirliği komitesinin üyesi Mustafa Nebioğlu,
Prof. Dr. Doğu Nebioğlu,
Deniz ticaret firmasi sahibi Sema Nebioğlu,
İsrail’in Türkiye’deki ekonomik ajanlarından Osman Nebioğlu,
Barometre gazetesinin başkan danışmanı Aptullah Nebioğlu,
Ressam Neslihan Nebioğlu,

    


Naci MOCAN
Asriye MOCAN
Rodica MOCAN
Dorina MOCAN
Ioan MOCAN
 

 

BUNLAR BİR AİLEDEN Mİ?


Faruk Ökte’nin yazdığı, ‘Varlık Vergisi Faciası’ isimli kitabın yayıncısı Nebioğlu Yayınevi (bunu finansmanını Turkish-Jewish Friendship Over 500 Years-500 yıllık Türk-Yahudi Dostluğu kuruluş üstlenmiştir, aynı kuruluş Tayyip Erdoğan’ın Siirt milletvekiliği kampanyasında da köylülere tarım kredisi sağlanmasında aracı olmaktadır),

Bu arada AKP milletvekili ve Tayyip Erdoğan’ın sağ kolu
Egemen Bağış da Nebioğlu soyuyla akrabalık ilişkisi içindedir. Mustafa Kemal Paşa’nın en yakın çevresinden olan Alevi-Bektaşi lideri Cemalettin Çelebi efendinin damadı da Nebioğlu soyundandır ve Atatürk tarafından büyük bir iltifat görmüşlerdir…
Şu anda Dış Ticaret Müsteşarlığı, Deniz Ticaret Müsteşarlığı, Tarım Bakanlığı ve Haydarpaşa Limanı, Antalya Marinası, TV8 gibi kurum ve kuruluşlar büyük ölçüde Nebioğlu klanının elindedir…

Sarah Aliye Rana www.akademya.org   ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


MOCANLAR…
 

  Mehr Infos hier...  

Tarih ve Demokrasi Forumu iyi işler yapıyor, sağlam bir ekibi var ve tam yerine parmak basıyor. İstihbaratları kuvvetli. Birçok şey öğrenebiliyoruz. Dün, bir usta buradan bir alınti gönderdi, Şevket Mocan ve Nebioğlu ailesiyle ilgili. Bayağı ilginç. Sarah Aliye Rana da ‘Nebioğu Klanı’ diye bir yazı yazmış, hayli enteresan ve aydınlatıcı. Ne hikmetse buram buram İslam kokan bu soyisimler hep sabbataist’in, yahudi’nin, Mason’un, kemalist’in üstünde kalmış, ziyadesiyle manidar… Tabii ki arif olana…

Simdi bütün bu yazılıp çizilenlerin ve daha başkalarını Türkiye’de sokakta yaşayan vatandaşın hatta mürekkep yalamışın ve hatta hatta entellektüelin bilgisi dahilinde olabileceğini kim düşünebilir. TC tarihinde bu nev’i netameli (amma hayati) mevzuları kalemine, kağıdına, ağzına repertuar yapabilecek kaç tane ‘yiğit’var, haydi bırakalım ‘yiğit’i, kaç tane ‘vicdanlı’ adam var? İki elin parmaklarını geçmez. Mesela, Şevket Eygi. Adam yıllardır bu Sabbataistler’in durumunu kurcalıyor. Tamam, mazide, hususiyetle sosyalistler’e karşı kemalist devletten yana bir tutumu var, bu onun eksiği fakat bundan pişman olduğuna inanıyorum zira savunduğu kemalist kudret, bizzat kendisinin de musdarib olduğu sabbatay soylu. Uğraşıyor bu işle fakat yalnız, devlet tepesinde, nefes aldırmıyor. Prof. Dr. Yalçın Küçük de yeni yeni bu işlere teşne olmaya başladı, evvelden hiç ilgilenmezdi veya şöyle bir yalayıp geçerdi, hepsi o kadar. Gecikmiş ve illetli bir tarz, sonuç alır mı bilinmez. Ama şunu bilmeli ki, Orhan Pamuk ve Ahmet Altan düşmanlığıyla Türkiye’deki yahudi-dönme-kemalist kudrete meydan okuyamaz, daha cesur davranmalı. Perinçek vs. gibi tiplerin çıkışları ise tamamen dönemsel ve yüzeyseldir. Ilgaz Zorlu ise, yarı-egzotik bir sabbatay. Biraz cesur biraz aventurie, biraz dengeleri gözeten kara koyun rolünü oynuyor. Başına birşey gelmeyeceğinin garantisini almış. Adnan Oktar’ın sesi pek çıkmıyor, herhalde ona cok yöneldiler, belki biraz enerji toplama ve vetireyi okuma aşamasında. İşte hepi topu bu kadar, belki unuttuğum birkaç isim daha vardır. Onlar da kusura bakmasınlar. Bunun dışında mevzuya, ses getirici, derinlikli ve teferruatlı olarak asılan tek muhit Akademya ve Beklenen Nizam’dır. Allah Yar ve Yardımcıları olsun, kalemlerine ve zihinlerine kuvvet.

Bu bilgiler çerçevesinde, Tarih ve Demokrasi Forumu ve Sarah Aliye Rana’nın aydınlatıcı verilerinin yanına küçük bir katkı olarak bir iki şey yazalım;

Mocan, öz Türkçe’de ideal sahibi anlamına geliyor… Üsküdar’daki Dilruba korusunun sahibi Avukat Şevket Mocan aynı zamanda meşhur aktör Cüneyd Arkın’la (Dr. Fahreddin Cüreklibatur) akrabalık ilişkisi var ve Cüneyd Arkın da yüksek dereceli mason. Merak edenler, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum A.B.D başkanı Prof. Dr. Turgut Yardım’a başvursunlar, o iyi bilir.

Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Tıp Fakültesı Dekanı Prof. Dr. (Türkiye Patoloji Derneği Başkanı ve Hacettepe'nin Sitoloji [Hücrebilim] Bölümü eski patronu) Gamze Mocan Kuzey (Prof. Dr. Ziya Mocan’ın kardeşi) de aynı soydan, mason ve devletin sabbatay kliğinin favorilerinden. Zonguldak Karaelmas Üniversitesi’ni de büyük oranda Sabbatayist klik kontrol ediyor.

Prof. Dr. Naci Mocan-Colorado üniversitesi’nde (Denver) ekonomi kürsüsü bölüm başkanı… Mason. Boğaziçi Ün. mezunu. ABD’de bir Müslüman Türk!ün kürsü başkanı olması imkansız denecek kadar zordur. Ari bir soyu temsil ediyorsa ve ‘Müslüman’ değilse o zaman başka. Naci Mocan da Mocanlar soyundan…

Prof. Dr. Ziya Mocan… Zonguldak TED Koleji, Ankara Tıp mezunu, Hacettepe ihtisaslı, İngiliz General Medical Council üyesi, TÜBİTAK ödülleri adayı, halen Okmeydanı SSK Hastanesi'nin Dahiliye Şefi Ziya Mocan'ı. Dahiliyeci-Nefrolog. Cok medyatik, gazete manşetlerinden inmiyor. KTÜ Tıp Fakultesi’nde rahat edemedi zira KTÜ Tıp Fakültesi’nde sabbatay etkinliği düşüktür. Orada tutunamadı. Yüksek dereceli Mason…

Prof. Dr. Hilal Mocan, Prof. Dr. Ziya Mocan’ın eşi. Çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı ve de ülkemizde profesörlük ünvanını 36 yaşında almış ilk kadın tıp doktorlarından. O da eşiyle beraber KTÜ’de çocuk nefrolojisi yaptı ve oradan Amerikan Hastanesi’ne zıpladı. Hacettepe Tıp mezunu oğlu Cem Mocan, oftalmoloji (Gözbilim) ihtisası, Bilkent İşletme mezunu Efe Mocan ise New York'ta master yapıyor, Halil Bezmen’le iyi tanışıyorlar. Dr. Cem Mocan aynı zamanda The Tango Club üyesi…

Türkiye Model Uçak Klubü de Sabbataylar’ın ve Masonlar’ın elinde. Aralarında, Semih Oksay, Ohannes Kalaycıyan, Mustafa Koç (Rahmi’nin oğlu), Ahmet Oranos, Can Arbak, Murat Atabey, Murat Kiliccote, Minas Mezedur, Volkan Öztemel, Murat Eşibatir, Burak Ataman, Ferhat Tigrel, İlker Conker, Burak Tegul, Selim Nuri Etger, Savaş Gizer, Ali Haydar Ustay, Cenk Berk, Togan Alper, Necat Revanbas, George Robert Wagner, Ahmet Alp, Agop Apgar, İhsan Oğuz Bilbaşar gibi ünlü yahudiler, sabbataylar ve masonların da bulunduğu klubün azalarından biri de işadamı Ferhan Mocan. O da aynı soydan… Prof. Dr. Asriye Mocan-A.Ü. Dişhekimliği fakültesi profesörü, Diş ve Çene Cerrahisi profesörü. Mason. Aynı soydan…

Bu soyun çok farklı yerlerle bağlantıları olduğu muhakkak. Zannediyorum, Tarih ve Demokrasi Forumu da, Sarah Aliye Rana da ve belki başkaları da bu konulara eğilecektir ve Türkiye’nin, olup bitenlerden bihaber halkını aydınlatacaklardır. Bu arada ‘Gökyüzü’nü de başarılı araştırmalarından ötürü kutluyorum…                        

Dr. Hakkı Açıkalın   ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

 

TEKZİP
Ben Ankara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Asriye Mocan. Oğlumun e-mail adresinden size ulaşmış bulunmaktayım. Sitenizin http://www.sabetay.50g.com/Tarikat/tarikat.html
adresli sayfasında benimle ilgili olarak vermiş olduğunuz bilgilerin yanlış olduğunu size bildirmek üzere size ulaşmış bulunuyorum. Şevket Mocan ve akrabalarıyla hiç bir ilgim olmadığı gibi, masonluk örgütü ile de benim, eşimin ve çocuklarımın hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Şevket Mocan ve ailesiyle sadece soyadlarımız benzerlik göstermektedir. Yanlış bilgilerin sayfanızdan çıkartılmasını önemle rica ediyorum.

Prof. Dr. Asriye Mocan     ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

 
 

Kuzguncuk

Görmemiz gereken son köy Kuzguncuk'tur. Buraya varmadan önce, bu kez deniz kıyısında değil bir tepenin eteğinde, güzel ahşap bir köşk görürüz. Burası geçen yüzyıl sonlarında yaşamış bir aydın olan Cemil Molla'nın köşküdür. Bunu Alberti adında bir İtalyan mimarın yaptığı söylenir. Deniz kıyısındaki zarif minareli küçük ahşap camiyi yaptıran da Cemil Molla'dır.

Ortaköy gibi Kuzguncuk'ta da türlü ırktan insan yaşardı. Nitekim burada biri büyük, biri küçük iki sinagog, camiyle yan yana bir Ermeni (Surp Krikor Lusavoriç) kilisesi, iki de Rum kilisesi vardır. Bunlardan biri denize yakın ve adı Ayia Trias. Öbürü Ayios Panteleymon ve içeriye giren cadde üstünde. Cemaat gitmişse de, binalar durmaktadır. Surp Krikor, İstanbul'daki tek kubbeli Ermeni kilisesidir. Camiyle yanyana durur. Kuzguncuk'ta çevre korunmuştu, hatta şimdi inşaat yapmak yasaklanmıştır. Artık vapur iskelelerinin yanıbaşında restoranlar görmeye alıştık, nitekim buradada iki restoran vardır. Daha ileride büyük, çekici bir yalı görürüz. Bu yalı Fethi Paşa'ya aitti. Şimdi genel park olan tepenin üzerindeki korunun sahibi de aynı paşaydı.

Fethi Ahmet Paşa Türkiye'de ilk müzeyi kuran kişidir. Cephanelik olarak kullanılan Aya İrini'de kalmış silah ve malzemeyi düzene sokarak bu binayı müze haline getirdi. Mankenlere askeri kıyafetleri ilk giydiren de odur. Abdülmecit'in kardeşlerinden Atiye Sultan'la evlendi. Cumhuriyet döneminde yalı, yeni sahibi Fethi Paşa'nın torunlarından
Şevket Mocan'ın adıyla anılmaya başlandı. Mocan, Demokrat Parti'nin milletvekillerindendi. Kıskançlığıyla da ünlüydü. İki karısından olan iki kızı yalının şimdiki sahipleridir. Bunlardan birinin, TKP'nin genel sekreteri Zeki Baştımar'ın kardeşiyle evlenmesi Şevket Mocan'ın istemediği ama önleyemediği bir olaydı.

Böyle bir dedikodu aktarmamın nedeni, Kuzguncuk'ta Türkiye sosyalizminin birçok ünlü kişisinin yaşaması.
Mehmet Ali Aybar ve Oktay Rifat burada oturdular. Názım Hikmet burada çok vakit geçirdi. Nihat Sargın da Kuzguncuk'ta yalı sahibidir. Bunlara dayanarak, herkesi bağrında yaşatan Boğaziçi'nin, Türkiye sosyalizminin doğuşunda da payı olduğunu söyleyebiliriz.

Kuzguncuk'la Üsküdar arasında Paşalimanı vardır. Bu adın da kuşatma sırasında Baltaoğlu Süleyman Paşa'nın bazı gemilerini burada demirlemesinden geldiği söylenir. Buradaki eski çeşme, Abdülaziz'in hal'i olayına karışan ve sonra bir suikast sonucu öldürülen Serasker Hüseyin Avni Paşa tarafından, 19. yüzyılın görkemlilik ölçülerine göre yeniden yaptırıldı. Oldukça anıtsal bir çeşmedir. Paşanın yalısı da tam burada, kıyıdaydı. Nüfuz kullanarak fetva alıp, burada bulunan mezarlığı yalısının arsasına kattığı iddia edilmiştir. Genellikle pek sevilmeyen bir paşadır. Kızı, Beylerbeyi'ndeki (yanan) ünlü yalının sahibi Hasip Paşa'nın oğluyla evlenmişti.

Üsküdar'a iyice yaklaşırken görülen yüksek taş binalar (şimdi yarı yıkık) III. Selim zamanında yapılmış tahıl ambarları ve değirmendir. Daha sonra Tekel'e verilmişlerdir. İlk bina ise Abdülmecit'in yaptırdığı karakoldur.

Bundan sonra yolumuzun üzerindeki semt Üsküdar. Boğaziçi yolculuğumuz burada sona eriyor.

Murat BELGE (İstanbul Gezi Rehberi. Tarih Vakfı Yurt Yayınları. 5. basım. 1997.)              

http://www.sabetay.50g.com/Tarikat/Bektasi/bektasi.html den bektasilik hakkinda yazi.

http://www.angelfire.com/wy/yaw/Alevi-Bektasi/Not/not.html

  • BİRKAÇ TARİKAT BÜYÜĞÜ
    1868 Yanbolulu Elhac Ali Turabi Dedebaba'nın Hakk’a yürümesi (p.o.1849) S.19yıl
    1871 Ali Celalettin Çelebi'nin Hakk’a yürümesi (doğ.1808)
    1874
    Selanikli Hacı Hasan Dedebaba'nın Hakk’a yürümesi (p.o.1868) S.6yıl
    1878 Feyzullah Çelebi'nin Hakka yürümesi (doğ.1811)
    1879 Konyalı Perişan Hafız Ali Dedebaba'nın Hakk’a yürümesi (p.o.1874) S.6yıl

    Deli Şükrü (Alevi Ozanı)
    19. yüzyılda yaşamıştır. Mehmet Ali Paşa'nın Mısır Hidivi olduğu sırada, Kaygusuz Dergâhında Postnişinlik etmiştir. Ayrıca, Deli Şükrü adlarında Kütahyalı ve
    Selanikli iki halk ozanı daha yaşamıştır. Üçünün şiirlerini de birbirinden ayırmaya olanak yoktur.

    El-Hacc Abdülgâni Baba: Mücerred Baba’dır. Müverrihler yıllar sonra; 06 Teşrin-i Sâni 1307 tarihinde
    Yakovalı Ramazan bin Seydi Efendi’nin bir evrakına binaen, kendisinin evli olduğuna hükmetseler de yol oğlu ile bel oğlunu birbirine karıştırarak, yanlış tarihsel sonuçlara ulaşmışlardır.

    Abdülgâni Baba (H. 1258-M. 1840) tarihinde Postnişin olup (H. 1289 M. 1873) yılında Hakk’a irtihal eylemiştir. O dönemin
    Pirevi postnişini Selanikli Hacı Hasan Dedebaba’yı (1285-1291) Hacı Bektaş ilçesinde ziyaret etmiş ancak dönüşte hastalanmıştır.
    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
    Melâmi Büyüklerinden Alî Urfî Efendi:

    Gürice doğumlu olup, 1305/1887’de Selânik’te vefât etmiştir. Mısır’da uzun zaman kalmış alim ve fâzıl bir zâttır. Seyyid Muhammed Nûr’a bağlanıp halife olduktan sonra Selânik’teki evini tekke olarak müridlerine açmıştır.
    Bu zâtın da manzûm ve mensûr eserleri vardır. Eserlerinden birkaçını şöylece sıralayabiliriz: Seyyid Muhammed Nûr’un Vâridât Şerhi ile Kitabü’r-reşad fi’l-mebdei ve’l-me’âd’ının Arapça aslından tercümeleri, Şerh-i Divanı Niyazi Mısrî, Terceme-i İnsân-ı Kâmil, Şerh-i Gazel-i Üftâde.
    “Ilgaz Zorlu’nun, “Evet Ben Selânikli’yim” adlı eserinde iddiâ ettiği saçma görüşleri şiddetle reddeder, ilm-i ledün hakkında bilgisi ve zevki olmayan birinin hezeyânı olarak görür, Alî Urfi Ef.’yi hürmetle yâdederiz.” (İnc. a.g.e. sh.45, v.d. 6. baskı, Temmuz 99)
    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
    NÂZIM & MELÂMÎLİK
    Nazım’ın diğer eşi Piraye Hanım (Memet Fuat’in annesi) Nazım’dan önce Vedat Örfi ile evliymiş. Vedat Örfi’nin dedesi Ali Örfi Efendi, Selanik’te Melamilik Dergâhı başı olan Ali Örfi Efendi bir Sabetaycı ve yalısını da Sabetaycı cemaate bağışlamış. (Bkz. Ilgaz Zorlu'nun kitabı)

    Nazım’ın eşlerinden Münevver zaten dayısının kızı ve Münevver Hanım’in ilk eşi Ressam Nurullah Berk. Münevver Hanım, babasından nefret eden Mehmet Nazım'ın yani Nazım Hikmet'in oğlunun da annesi. Polonya vatandaşı olarak öldü.
    (Burada dikkati çeken Berk ve Berkin soyadları. 99)
    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

    Bir Halifebabaya Göre
    Mason, Bektaşi ve Melâmî Jöntürkler
    Merhum Halifebaba Turgut Koca’dan kalan evrak arasında bulunan, kendisinin hazırladığı ‘’İttihat Terakki Üyeleri’’ başlıklı bu listeyi araştırmacıların dikkatine sunuyoruz.

    MASONLAR :
    Ali Fuat (Cebesoy), Ağaoğlu Ahmet Bey, Abdurrahman Şeref, Dr.Akil Muhtar (Özden), Abdullah Cevdet, Dr. Bahattin Şakir, Beşir Fuad (İlk pozitivist), Cavit Bey (Maliye Nazırı), Cevat Abbas (Bey), Eşref Sencer Bey (Kuşçubaşı), Edip Servet Bey, Halil (Kut) Paşa, (Enver Paşa’nın amcası), Hüseyin Cahit Yalçın, Halil Şerif Bey, İsmail Canpolat Bey (Dahiliye Nazırı), Kara Kemal Bey, Kazım Nami Duru, Mehmet Reşit, Mahmut Şevket Esendal, Nuri (Kıllıgil) Paşa (Enver Paşa’nın kardeşi), Osmancıklı Nuri, Dr. Nihat Reşat Belgevi, Dr. Rıza Nur, Sait Halim Paşa, Şemsettin Günaltay, Dr. Tevfik Şükrü Bey, Talat Küçük (Muşkara), Prof. Veli Bey, Yusuf Akçura, Hüseyin Kadri Bey, Hüseyin Haşim Sanver, Mithat Paşa, Nuri Bey (Yeni Osmanlıcı).

    BEKTAŞİLER :
    Ahmet Rıza Bey (Ayan Reisi), Ahmet Nesimi Bey (Hariciye Nazırı), Ali Haydar Mithat, Ali Şefik İzmirli, Ali Rüştü Hersekli, Ali Rıza Kırımi, Asaf Derviş, Ali Rıza Paşa, Gazi Ahmet Muhtar Paşa, İsmet Fazlı Bey, (Debreli) Behçet Efendi, Esat Paşa (Draç mebusu), Eyüp Sabri (Akgöl Bey), Avlonyalı Ferit Paşa,
    Selanikli Fazlı Necip, Şeyhulislam Ürgüplü Hayri, Hasan Rıza Paşa (Hudeyce mebusu), Çerkez Hayrettin Paşa (Tunuslu), Hilmi Tunalı Bey, Halil Muvaffak Bey, Şair Hüseyin Sıret, Kimyager Hüseyin, Hasan Tosun Bey, Gümülcineli İsmail Bey, İbrahim Temo, Dr. İsmail İbrahim Efendi (Dobrucalı), Kamil Paşa, Lütfi Fikri Bey (Dersim mebusu), Mahmut Paşa (Çürüksulu), Mithat Şükrü Bey (Bleda), Çorum mebusu Muhiddin Bey, Mahmut Nedim Paşa, Giritli Muharrem, Milaslı Murat Asker, Veteriner Mehmet Bey, Mustafa Ragıp, Mustafa Hayri Ürgüplü, Dr. Nazım Bey, Nabi Bey (Yücekök), Ömer Naci (Muallim Naci), İzmir Valisi - Mebusu Rahmi Bey, Rauf Ahmet Bey (İstanbul mebusu), Dr. Rusuhi Bey, Hariciye Nazırı Rıfat Paşa, Refik Bey (Manyasizade Adliye Nazırı), Dr. Rıfat, Eczacı Raşit Tahsin, Reşat Paşa Matlı, Dr. Refik Nevzat Bey, Recep Peker, Binbaşı Sabri Bey, Sezai Bey (Şurayı Ümmet Redaktörü), Bosnalı Veli Bey, Yakub Cemil Bey, Saffet Lütfü Tozan.

    MELAMİLER :
    Ahmet Şükrü (Maarif Vekili),
    Ali Suavi, Ahmet Vefik Paşa, Ahmet Mithat Efendi, Bezmi Nusret (Kaygusuz), Cemal Paşa, Fevzi Çakmak, Hafız Hakkı Paşa, Hüseyin Avni Paşa, Kadir Efendi (Hoca Mehmet Kadir Nasih), Mustafa Asım Efendi, Mehmet Tahir (Bursalı), Damat Mahmut Paşa, Necmettin Molla (Adliye Nazırı), Naili Efendi (Nakşibendi, Şeyh Abdülkadir’in kardeşi), Ömer Seyfettin, Menemenlizade Rıfat Bey, Miralay Sadık Bey, Sami Paşazade Sezai, Saffet Paşa.

    MASON + BEKTAŞİLER :
    Ali Fethi (Okyar), Ahmet Bedevi Kuran (R.K.), Cemal Bardakçı, Enver Paşa, Ethem Ruhi Balkan, Fuat Balkan, Niğde Mebusu Hayri Efendi, İhsan Namık Bey, Kazım Karabekir Paşa, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Dr. Miralay Mehmet Ali Baba, Mehmet Cemil, Namık Kemal, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Salih Cimcoz (İstanbul mebusu), Prens Sabahattin Bey, Talat Paşa, Cemal Paşa, Kara Vasıf Bey,Ziya Paşa, Hakkı Baha Bey. .
     
  •  

    ANA SAYFA